Dünya TarihiTarih

Saba Krallığı ve Kraliçe Belkıs

Saba Krallığı (aynı zamanda Seba olarak da bilinir), MÖ 8.yüzyıl ile komşu Himyar Krallığı tarafından fethedildiği MS 275 yılları arası dönemde Güney Arabistan’da (günümüzde Yemen) hüküm süren gelişmiş bir krallık idi. Bu tarihsel bilgiler en yaygın kabul görmelerine rağmen, farklı bilim insanları daha uzun veya daha kısa bir kronolojiyi savunurlarken, çoğu araştırmacı akademisyen yaklaşık nihai tarih olarak MS 275 yılı konusunda aynı düşünceyi paylaşıyorlar.

Saba Krallığı ile ilgili günümüzde en kapsamlı bilgi; Mukkades Kitap; Krallar 10:1-13 ve Kronikler II 9: 1-12 bölümlerinde adı geçen, Saba Kraliçesi/Melikesinin İsrail Kralı, Kral Süleymanı ziyaretiyle ilgili anlatısından ileri gelmektedir. Bu hikâye anlatımı Tanah/Ester kitabı Aramice çevirisi Targun Sheni’de, Kur’an-ı Kerim’de (Sure 27) ve Etiyopya Dini Metinleri olan Kebra Negast’ta geçen anlatı ile farklı şekilde gelişme gösterse de, Kebra Nagast Metinlerinde Saba Krallığı hikâyesinin Arabistan’da değil de Afrika Etiyopyasında yaşandığı ifade edilir. Saba Kraliçesine, aynı zamanda, Hıristiyan Yeni Ahit (İncil); Matta (12:42) ve Luka (11:31) kitaplarında da atıfta bulunulur ve Saba Krallığı da Eski Ahit (Tevrat) diğer kitaplarında (Eyüp 1:13-15; Isaıah 45:14 ve Joel/Yoel 3:4-8) ve de Kur’an-ı Kerim’de yer alır (Sure 34).

Saba Krallığı, güney Arabistan ile Akdeniz, Gazze Limanı arasında işleyen Tütsü/Baharat Yolları üzerinde yapılan ticari faaliyetlerle zenginleşen varlıklı bir krallık olarak biliniyordu. Saba Kraliçesi Belkıs hikâyesi de dâhil olmak üzere Kutsal Kitaplar; Tevrat, İncil ve Kur’an-ı Kerim’de yer alan referansların çoğunda, Krallığın zenginliğine ve ticari faaliyetlerde elde etmiş olduğu başarısına gönderme yapılır.

MÖ 8.yüzyıldan önce bölge ticareti, Main Krallığı, Minealıları tarafından kontrol edilmiş gibi görünüyor. Ancak Sabalılar MÖ 950 yılında bölgeye hâkim olmuş, kuzey bölgelerinden gelip güney komşuları Hadramawt, Kataban ve Kani limanlarına giden malları vergilendirmişlerdir. Saba Krallığı ticari faaliyetleri, Mısır Batlamyus Hanedandanlığı döneminde (MÖ 323-30), Batlamyus karayolları yerine deniz yolları taşımacılığını teşvik etmesi nedeniyle zarara uğramış ve Saba Krallığı itibarı da komşu Himyarlılar tarafından fethedilinceye kadar hep gerilemiştir.

Saba Kraliçesi/Melikesi

Seba olarak da bilinen Saba Krallığı, İsrail Kralı Süleyman’ın (dönemi MÖ 965-931) bilgeliğini ilk elden test edip deneyimlemek üzere Kudüs’e giden Kraliçe Belkıs’ın başında bulunduğu krallıktır. Kutsal Kitap anlatılarına göre, Kraliçe Belkıs, diğer hediyelerin yanı sıra, beraberinden antik bir ölçü birimi olan 120 Talent altın (yaklaşık 3.600.000,00 $) değerinde bir hediye götürmüştür (Krallar I, 10:10). Saba Kraliçesinin cömert hediyeler anlatısı, efsanevi Saba monarşisinin zenginliğiyle uyumlu olabilir, ancak Kutsal Kitapta ve yukarıda anılan diğer kitaplarda adı geçen daha sonraki Kutasl Metinler dışında Saba Krallığının varlığına dair hiçbir somut veri bulunmuyor.

SaBA KRALİÇESİ’NİN CÖMERT HEDİYELERİ, SaBA MONARŞİSİ ZENGİNLİĞİYLE UYUMLU OLABİLİR, AMA KRALLIK VARLIĞINA DAİR KUTSAL KİTAP DIŞINDA HİÇ BİR SOMUT VERİ BULUNMUYOR.

Tanah/Ester Kitabının Arami Diline çevirisi olan Targum Sheni’nin şerh konulmuş versiyonunda anlatılan hikâye, Saba Kraliçesi Belkıs’ın Kral Süleyman’ı ziyareti oldukça süslü bir uslupla kaleme alınmış bir versiyondur ve Kur’an-ı Kerim’de yer alan, daha sonra yazılmış olabileceği düşünülen anlatısından bazı farklılıklarla tekrar edilir. Bu efsanevi anlatı Etiyopya Kebra Negast Dini Metinlerinde tekrar gündeme gelir. Bu efsaneye göre, Kral Süleyman’ın, Kraliçe Belkıs’ı baştan çıkarmasını ve daha sonra Ahit Sandığını Kudüs’ten Etiyopya’ya taşıyacak bir oğlan çocuğunu doğurmasını konu edinen bir hikâye ile süre gelen efsane anlıtıyla devam ediliyor.

Saba Melikesinin Krallık ile özdeşleştirilme anlatısı, bazılarının Kraliçe Belkıs’ın Orta Afrika, Etiyopya’da bir kraliçe olduğu sonucuna varmasına yol açmıştır. Çünkü Afrika’da dilsel veya en azından kültürel olarak Arabistan’da bir krallık olduğuyla ilgili görünen bir Saba bölgesi vardı. Oysa Krallığın aslında var olup olmadığı sorusuna net bir cevap verilemez. Ancak böyle bir kraliçe var idiyse, büyük bir olasılıkla, MÖ 970-931 yılları arası dönemde kontrol ettiği Tüysü/Baharat Yolları ticareti sayesinde gelişip zenginleşen Güney Arabistan bölgesinde hükün süren birisi olmalıdır.

Tütsü/Baharat Yolları ve Saba Krallığı

Tütsü Yolları (Baharat Yolları olarak da bilinir), tüccarların Güney Arabistan’dan Akdeniz, Gazze Limanına kadar olan mesafeyi aldıkları yollardır. Bu ticaret yollarında MÖ 8. ve 7. yüzyılları arası dönemde en karlı faaliyetler gerçekleştirilmiştir; bu yollar çok daha önceden beri işler hale getirilmiş ve sonraları da işlerlik halleri devam etmiştir. Tütsü/Baharat Yolları 1.200 Mil (1.931 Km) yol katetmek ve tek yön bir seyahat olup 65 gün sürerdi. Kervanlar her günün sonunda farklı bir şehire uğrayıp konaklar, mal alışverişlerinden bulunur, develerini dinlendirir ve ertesi günün sabahından yeniden yola çıkarlardı.

Bu ticaret yollarından pek çok mal taşıması yapılmasına rağmen, en çok rağbet gören ürünler; sığla ve mühür sevkiyatı oluyordu. Güney Arabistan kıyılarında yetişen aromatik ağaçlardan özsuyu elde ediliyordu, Kani Limanı (aynı zamanda Kana veya Kade, Bi’r Ali, günümüzde Doğu Yemen) üzerinden Hindistan’dan gelen diğer aromatik ürünlerle buluşmaları varmış gibi görünüyor. Sevkiyatı yapılan ürünler kuzey kıyı krallıklarından Main’e ve oradan da Gazze Limanına naklediliyordu.

Shivta
Shivta

Eliot (CC BY)

Bu rotalarda seyreden en başarılı tüccarlar, su kaynaklarını kontrol etmeleri sayesinde rakiplerini alt edebilen Nebatiler (günümüzde Ürdün’de, başkentleri Petra ile bilinirler) olmuşlardır. Nebatiler, yağmur sularıyla doldurdukları kuyuları kazıyorlardı ve yalnızca kervan sahiplerinin gelip kullanabilecekleri şekilde kontrol altına alıyorlardı. Tücarların, su takası yapmak üzere, şehir veya kasabalarda daha fazla durmak zorunda kalmadıkları için daha hızlı ve daha az maliyetli seyahat etme imkânları oluyordu. Nebatiler, zamanla o kadar zenginlik elde etmişlerdi ki, Avdat, Haluza, Mamshit ve Shitva gibi güzergâhlar üzerinde önemli şehir merkezlerini kontrol ediyorlar, söz konusu bu şehirlerin hepsi de kendi başlarına gelişen birer ticaret merkezi haline gelmişlerdi.

Bu güzergâhlar üzerinde konaklama yerlerinden kâr elde eden Nebatiler ve diğerleri, ana bir dağıtım merkezi olmadan bu faaliyetleri yürütemezlerdi ve başlangıcından bu merkez, Minealıların baharat veya tütsü/buhur ticaretini kontrol eden tarafın Main Krallığı olduğu gibi görünüyor. Saba Krallığı Sabalıları bu dönemde zaten Main ile aynı bölgede bulunuyor ve büyük bir olasılıkla gerçekleşen ticari faaliyetlere katılıyorlardı. Ancak, bu dönem, MÖ 950 yılına kadar Saba Krallığının ticarete hâkim olduğu ve MÖ 8.yüzyıla kontrolün sıkı bir şekilde Sabalıların elinde olduğu gibi görülüyor.

Saba Krallığının Yükselişi

Sabalılar, ticaretin düzenlenmesinde Minealıların yerini almış ve Krallık, kısa sürede, Güney Arabistanın en zengin krallığı haline gelmişti. Ticari mallar Saba Krallığı topraklarından Mezopotamya’da Babil ve Uruk kentlerine, Mısır’da Memfis Limanına, Levant Bölgesinde Byblos, Sidon/Sayda ve Sur/Tyre liman kentlerine ve hatta daha da uzak bir mesafe olan Gazze Limanına gönderiliyordu. Asur Kralı II. Sargon’un (MÖ 722 -705) saltanatı döneminde ticaret yollarının faaliyet göstermesi ve Asur topraklarından geçebilmesi için Kralın izni olması gerekiyordu. Mısırlılar, 5.Hanedanlıklarından beri (MÖ 2498-2345) Punt ülkesine (günümüz Somali’de, Puntland Eyaleti) ve güney komşuları Nubia ile ticaret yapıyorlardı, o zamandan beri zaten Güney Arabistan ile ticari faaliyetlerti başlatmışlardı. Nubia kentinden gelen altınlar kuzeye, Mısır’ın o dönem başkenti Memfis liman şehrine, oradan da karayoluyla doğuya ve güneyde Saba toptaklarına sevk ediliyordu.

Saba kralları (mukarribler olarak da bilinirler) iktidara geldiklerinde, başkentleri Marib’de (günümüz Sana, Yemen) büyük inşaat projelerini başlatmışlardı. Bu projelerin en ünlüsü; Dhana Dağ Geçidinde (Wadi Adanah, Yemen) dünyanın bilinen en eski barajı olan Marib Barajı inşası olmuştur. Yağmur mevsiminde dağlık vadiye dolacak yağmur sularıyla vadi bölgesi daha düşük seviye alanlarında bulunan çiftliklerin sulanması amacıyla inşa edilmişti.

Ma'rib Dam
Ma’rib Barajı

Dan (CC BY-SA)

Bu bölgede tarım arazilerinin sulama faaliyeti o kadar verimli olmuştur ki, Saba Krallığı, Helenistik bir terim olan “Arabia Eudaemon” (Mutlu Arabistan), daha sonra Romalılar döneminde “Arabia Felix” (Bereketli Arabistan) olarak tanımlanmıştı. Büyük Pliny (yaklaşık MS 23-79) gibi eski dönem tarihçileri yazılarında sürekli olarak “Yeşil Ülke” olarak adlandırmışlardı. Antik Dünyanın en büyük mühendislik başarılarından birisi olarak kabul edilen Marib Barajı, Saba Kralı/Mukarribi Yatha’ Amar Watta I (MÖ 760-740) döneminde inşa edilmiştir.

Saba Krallık ekonomisi Tütsü/Baharat Yolları ticaretine ve aynı zamanda tarım ürünlerine bağlıydı. Marib Barajı bölge tarlalarına, yılda iki defa bol miktarda mahsul alacak şekilde sulama yapılmasını sağlıyordu. Hasadı yapılan ürünler; hurma, arpa, üzüm, darı, buğday ve bölgesel çeşitli meyvelerdi. Üzümden presleme marifetiyle üretilen şarap yerel olarak tüketildiği gibi, ihracata da veriliyordu. Ancak en önemli mahsul, Krallığı bu kadar zengin kılan, özsuyundan insanlara buhur ve mür (sarı sakız) aromalarını sağlayan ağaçların olmasıydı. Tarihçi Strabon (MS 1.yüzyıl) bu konuda şöyle yazıyor;

Bu aromatik maddelerin ticareti sayesinde hem Sabalılar ve hem de Gerrhaei’ler bütün kabilerin en zenginleri haline gelmişlerdi. Evlerinde pahalı bir ihtişam vardı; kapılar, duvarlar ve çatılar fildişi, altın, gümüş ve benzeri değerli taşlarla süslenmişlerdi ayrıca bütün bunlara eklememiz gereken kanepeler, tripodlar, taslar, içki kapları gibi büyük miktarda altın ve gümüş işlemeli eşyaları da vardı (Coğrafya, XVI.4).

Her ne kadar Strabon çok daha sonraları yazmış olsa da Saba ülkesi, daha önceleri olmasa da, en azından MÖ 7.yüzyıldan itibaren yüksek düzeyde bir refah düzeyi tadını çıkarmış gibi görünüyor. Tabiatın sunduğu güzellik manzaraları boyunca büyük şehirler yükselmiş ve bu şehirlerin içinde ve ayrıca surların dışında taş tapınaklar dikilmişlerdi. Şehirlerin dışında yükselen tapınaklarda tüccarlara ve göçebe kabilelere hizmet verilmiş, surlar içinde kalan tapınaklar ise sadece şehrin vatandaşların kullanımına açılmıştı. Anlaşıldığı kadarıyla şehrin Kralı aynı zamanda bir başrahip oluyordu; dini bayramlarda başkanlık ediyor ve de tapınak işleyiş işlerini de denetliyordu.

Saba Dini

Halkın dini inancı birçok yönüyle Mezopotamya dini inancına benziyordu. Tanrıların dünyayı ve insanları yarattığına ve insanlara her türlü güzel armağanı sağladığına inanılıyordu. Saba Ay Tanrısı Almakah, tanrıların kralıydı ve Mezopotamya panteonundaki en eski tanrılarından birisi olan Mezopotamya Ay Tanrısı Nanna’ya (aynı zamanda Sin, Nannar, Nanna-Suen olarak da bilinir) birçok açıdan benziyordu. Komşu Hadramawt Krallığında tanrı Almakah, aslında Mezopotamyadaki Sin adıyla bilinen tanrıyl aynıydı. Saba Krallığı başkenti Marib şehrine yakın mesafede Mahram Bilqis olarak bilinen büyük tapınak, Almakah tapınağına adanmıştı ve Saba Krallığının yıkılmasından çok sonraları bile bölgede kutsal bir yer olarak saygı görüyordu.

Tanrı Almakah’ın eşi (veya kızı), MÖ 3500 yılında, Mezopotamya panteonunda eski tanrılardan başka bir tanrı olan Ay Tanrısı Utu-Shamash özelliklerini taşıyan Ay Tanrıçası Shamash oluyordu. Hakkında çok az bilgi bulunan Saba panteonunun diğer tanrıları, tanrı Almakah ve Shams veya sadece Almakah özelliklerini taşıdıkları anlaşılıyor. Antik Dünyanın başka bölgelerinde olduğu gibi, Saba Kralığı tanrılarının her birinin kendi uzmanlık alanları vardı ve dilekte bulunan insanlar onlara tütsü, hayvan ve arazi parçaları da dâhil olmak üzere adaklar sunuyorlardı. Bu ibadet uygulamasının, Mısır’da olduğu gibi, çok zengin bir rahipler sınıfının oluşmasıyla sonuçlanmış olması muhtemeldir.

Mahram Bilqis
Mahrem Bilkiş

Dan (CC BY-SA)

Rahiplerin görevlerini nasıl yerine getirdikleri veya rahip sınıfının olup olmadığı bilinmiyor, ancak olduğu var sayılıyor. Şayet rahipler sınıfı var idiyse, büyük bir olasılıkla Mezopotamya ve Mısır’da görüldüğü şekliyle, rahip ve rahibeler tapınaklarda insanlarla değil, tanrılarla ilgileniyorlardı. Diğer medeniyetlerde olduğu gibi Sabalılar da tanrılarının, yaşam süreleri boyunca veya ölümlerinden sonra gelecek dünyaya giden daimi yoldaşları olduklarına inanıyorlardı.

İnsanlar daha sonra tanrılarıyla kendi kişisel ilişkilerini kuracak ve büyük bir olasılıkla yalnızca festivaller sırasında halka açık ibadetlerle meşgul olacaklardır. İnsanlar kehanette, tanrıların ve ölülerin ruhlarının yaşayanlara mesaj gönderebileceğine inanıyorlardı. İnsanlar, ölümlerinden sonra, mür/sarı sakız yağıyla yağlandıktan sonra mumyalanıyor ve mezar hediyeleriyle birlikte gömülüyor, tapınaklarda buhur yakılıyordu. Ancak, bunun ötesinde Sabalıların dini ibadet uygulamaları hakkında çok az şey biliniyor.

Sabalılar okur-yazar olmalarına rağmen yazılı tarih açısından çok az şey bırakmışlardır. Akademisyen Kenneth A. Kitchen bu konuda yorumu şöylerdir:

Saba, Main ve diğer ülkelerin kralları, anıtsal mimari yapılar (çoğunulukla taş tapınaklar) inşa etmeye başladıktan sonra, bu yapıları, genellikle oldukça büyük Eski Güney Arap harfleriyle yazılmış uygun anıtsal metinlerle süslemişlerdi. Ancak, (Mısır ve Asurdan farklı olarak) ilginç bir şekilde sahne düzeni ve kabartma çok az oranda rol oynardı ve MÖ 8.yüzyılın başlarından sonra ortadan kaybolmuş gibi görünüyorlar, geriye sadece metinleri kalmıştır (Millard, 182).

Bu metinler; tapınağa yapılan adak yazıları, kraliyet kararnameleri ve mahkemelerde alınan kararlar olup tarihi belgeler değildir. Dini ibadet uygulamaları veya inançları, kralların yaşam öyküleri, aldıkları başarıları, tanrıların doğuşu, icra faaliyetlerini ve ilahi olanın ölümlüler dünyası ile nasıl etkileşime girdiği veya en temel bilgilerin ötesinde kültürün herhangi bir yanı konusunda açıklayıcı bilgi vermezlerdi. Metinlere kabartmalı resimler eşlik etmiş olsaydı, anlamlarını daha da genişletmiş olabilirlerdi, araştırmacı Kitche’in gözlemlediği gibi öyle de olmamıştır. Bununla birlikte, bu metinler, kralların temel hükümdarlık dönemi ve 6.yüzyıl sonlarında Saba Krallık nüfuz alanını genişleten askeri seferleri ana hatlarıyla tasvir ediyorlardı.

Askeri Fetihler ve Diplomasi

Kral Yatha Amar Watta I’in hükümdarlığı ile Saba hükümdarlarının en büyüğü olarak kabul edilen Karib’il Watar (MÖ 7. ve 6.yüzyılları) arası dönemde 31 Makarrib/Kral hüküm sürmüştür. Karib’il Watar, daha önceki makarrib ünvanı yerine Malik (“kral” olarak tercüme edilir) ünvanı altında hüküm süren ilk makkarib/ hükümdardır; Saba’nın daha sonraki kralları bu uygulamayı devam etmişlerdir.

KARAB’İL WATAR, MALİK (KRAL) ÜNVANIYLA SALTANAT SÜREN İLK HÜKÜMDARDIR.

Malik Karib’il Watar, Awsan Krallığına karşı yürüttüğü askeri seferler sırasında “Binaları Yıkan” lakabıyla anılmış ve göçebe kabilelerini katletmesi ardından, Saba Krallığı sınırlarının belirlenmesi şeklinde olan “El’in İradesini Yerine Getiren” olarak da anılmıştır. Bu ikinci sıfatı “El” tanrı Almakah sıfatına atıfta bulunur. Tanrı Almakah’ın ilahi iradesini takip eden Malik Karib’il Watar, Awsan Krallığında binlerce kişiyi katletmiş ve ardından Main Krallığını işgal ederek eşit sayıda Minealıyı öldürmüş, haraç salmış ve elde edilen bu gelir ile başkent yakınında bulunan tapınağı daha da zenginleştirmiştir.

Şayet Saba Kralının aynı zamanda tanrının başrahibi olduğu doğru ise, o zaman bu eylemi, Malik Karib’il Watar’ı inanılmaz derecede zengin kılmış olmalıdır. Her ne kadar kişisel olarak kazançlı çıksa da, Saba Krallığının bu savaşlardan büyük fayda sağladığına şüphe yoktur; Krallık düzenli olarak büyük varlık sahibi zenginliğiyle anılıyor. Güney Kataban ve Hadramwath bölgelerinden gelen ve kuzeye giderken Saba’da mola vermek zorunda kalan kervanlar, bu tüccarların günümüze ulaşan şikâyet konularından anlaşıldığı kadarıyla, malları üzerinden Almakah yönetimine fahiş oranda vergi ödemek zorunda kalıyorlardı.

Gerileme ve Düşüş

Saba Krallığı, Mısır Batlamyus Hanedanlığının ticari faaliyetleri yeniden düzenlemesinde karayolları yerine suyollarını tercih etmeye başlamasına kadar gelişmesine devam etmiştir. Oysa deniz ve nehir taşımacılığı yeni bir uygulama değildi, eski uygarlıklar da suyollarını tercih etmişlerdir, çünkü suyoluyla karadan daha hızlı taşımacılık yapılabiliniyordu. Nil Nehri ve Kızıldeniz sahilleri boyunca ticari faaliyetler aşağı-yukarı bin yıldan beri devam ediyor ve Tütsü/Baharat Yolları üzerinde yapılıyordu. Saba Krallığı açısından birdenbire değişiklik olmasına yol açan konu; Mısır yönetiminin aracı tarafı devre dışı bırakarak kıyı liman kenti Kani ile doğrudan ticaret anlaşması yapmış olmasıdır.

Ticari malların İskenderiye-Gazze yolu ile Mısır topraklarına giriş yapıp çıkış yapması yerine, artık Mısır bir mavnasından yola çıkan bir mal, Arabistan’ın güney kıyıları boyunca, Afrika’da Punt Eyaleti ile Arabistan’da Kataban arasında Kızıldenizden aşağıya doğru olan güzergâhı seyrederek doğrudan ticaret yapmak üzere Kani’ye ulaşabiliyordu. Bu durumda Uzak Doğu’dan gelen tüccarların artık Saba Krallığına uğramalarına ihtiyaçları kalmamıştı. II. Ptolemaios Philadelphus (MÖ 285-246) döneminde Kızıldeniz’in batı kıyısında Mısır kolonileri kurulmuştu; bu koloniler Arabistan’ın güney kıyısındaki Kataban, Hadramavt ve Kani kentleri ile iç kısımdaki krallıklarla herhangi bir uğraşı içerisine girmeden kolaylıkla ticaret yapabileceklerdi. Saba Krallığı, zenginleşmesini sağlayan Tütsü/Baharat Yollarının değişmesiyle birlikte gerileme dönemi başlamıştı.

Hellenistic Trade Routes, 300 BCE
Hellenistik Ticaret Yolları, MÖ 300

Jan van der Crabben (CC BY-NC-SA)

Ancak, Saba Krallığının sonu ekonomik gerileme ile değil, askeri fetih ile olmuştur. Arap Yarımadasında, Raidan civarı bölgede hüküm süren Himyar Krallığı MS 200 yılı dolayında, ticari faaliyetlerle güç kazanmaya başlamış ve Kataban komşu topraklarını fethetmişti. Hâkimiyetlerini pekiştirdikten sonra MS 275 yılında düşen Saba Krallığına saldırılar düzenlemiş ve ardından da MS 300 yılında Himyar Krallığını fethetmişlerdi. Himyar monarkları “Saba ve Raidan Kralı” ünvanını almış, çoktanrıcılık (polytheism) inanç sistemini reddetmiş ve Yahudilik inancını benimsemişlerdi. Bölgede faaliyet gösteren Hıristiyan misyonerler daha fazla insanın din değiştirmesini teşvik ederlerken Himyar kralları da buna karşılık bir zulüm politikasını uygulamaya koyarak binlerce insanı katletmiş olabilirler. MS 525 yılında Afrika’daki Aksum Krallığı Himyar Kralık topraklarını işgal etmek suretiyle fethederek Hıristiyanlığı bölgede yeniden tesis etmiştir.

Marib Barajı MS 575 yılında yıkılmış ve Saba Krallık toprakları sular altında kalmıştı. Kutsal Kitap Kur’an, Saba Krallığının yaşadığı sel tufanını Tanrı’nın bir eylemi olarak nitlendirerek (Sure 34:15-17) Sabalıların Tanrı’nın emirlerine uymayı reddettikleri için Tanrısal bir ceza olarak ifade eder. Eğer öyleyse, ceza ağır olmuş ve hayatta kalan insanların bölgeyi terk etmeye veya açlıktan ölmeye zorlanması nedeniyle kasaba ve şehirlerden göç etmeleriyle sonuçlanmıştır. Barajın başarısızlık hikâyesinin daha rasyonel bir açıklaması; laik efsaneler yaşanan yıkımın farelerin barajın desteklerini kemirerek zayıflatmasından kaynaklandığını iddia etseler de, yıkımın, baraj duvarlarının eskimiş olmasından ve bakımsızlığından dolayı meydana gelmiş olmasıdır.

Baraj çöktüğü zaman Saba Krallığı daha önceden zaten yok olma sürecini yaşamış, ancak sel tufanı anlatısı ile tutarlı kültür tarihinden gelecek nesillerin hafızasından silinmesini sağlamıştır. İslam inancını yaygınlaştıran MS 7.yüzyıl Arap istilaları, araştırma yapan bilim insanların ve arkeologların ilgisini ancak 19.yüzyılda çekmeye başlayan Saba Krallığı tarihini daha da belirsiz hale getirmişlerdir. Saba Krallığı, en parlak döneminde, antik çağın en büyük krallıklarından biri olmuş ve birçoklarına göre tanrılar tarafından kutsanmış sayılan bir ülkeye hükmediyordu.

[ad_2]

Mitoloji

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklamların gösterimine izin veriniz. Bu siteyi ayakta tutabilmek için gereklidir. Please allow ads to be displayed. This is necessary to keep the site up and running.