Zuni mitolojisi
Zuni mitolojisi

Gülnihal ile Cezmi; Aşıkların Efsanesi

Duymayan kalmamıştı, bilmeyen yoktu. Leyla ile Mecnun’un aşkları gibi yediden yetmişe herkesin diline destan olmuştu, Gülnihal ile Cezmi’nin aşkları. Hem de çocukluktan beri süregelen bir aşk. Gizli ya da aşikâr günün hemen her saatinde birlikteydiler, Gülnihal ile Cezmi.

Zira aynı evde doğmuş,aynı avluda oyun oynamış, aynı çatı altında büyümüşlerdi. Birlikte ağlayıp birlikte gülmüşlerdi. Ama ne var ki konumları farklıydı onların. Gülnihal,Çifteler Köyü’nün sahibi Rüstem Ağa’nın kızı, Cezmi ise Rüstem Ağa’nın yanında karın tokluğuna çalışan Cemil Emmi’nin oğluydu. Ama ne fark eder ki, gönül bu,dinler mi ferman?

Farklı konumlarda olmalarına rağmen onlar çok yakışmışlardı, birbirlerine. Dillere destan aşklarını evlilikle noktalamak istiyorlardı,onlar. Hani bilirsiniz kimi evlilikler vardır ki mantık “evet”, duygular“hayır” der, kimi evlilikler vardır ki mantık “hayır”, duygular “evet” der, ama kimi evlilikler de vardır ki hem mantık hem de duygular “evet” diyerek onay verirler. İşte Gülnihal ile Cezmi ikilisinin birlikteliklerine de hem mantık,hem de duygular “evet” deyip “onay” veriyordu. Duyguları da mantıkları da bu birlikteliğe onay vermesine veriyordu, ama onların bu dillere destan aşklarına ve birlikteliklerine karşı çıkıp “onay” vermeyenlerde vardı.

İki gonca gül düşünün yan yana biten. Aralarına giren bir karaçalı izin vermez onların birleşmelerine, hatta yaklaşmalarına. Engel olur birlikteliklerine, karşı çıkar yan yana durmalarına. Tıpkı Gülnihal ile Cezmi’ninkiler gibi. İkisinin de ailesiydi, onların aralarında biten,sevdalarına karşı çıkan, birleşmelerine engel olan karaçalı. Ancak nedenleri farklıydı bu birlikteliğe karşı çıkan her iki ailenin. Biri kendine zeval geleceğinden korktuğu için karşı çıkarken öteki dengim değil diyerek karşı çıkıyordu.

Bir başka ifadeyle Cezmi’nin annesi Nigar Teyze, Gülnihal’in babası Rüstem Ağa’dan, oğlu Cezmi’ye bir zeval gelebileceğinden korktuğu için bu sevdaya “onay” vermezken, Gülnihal’in babası Rüstem Ağa’nın karşı çıkış nedeni farklıydı. O; “Benim, baldırı çıplak Cemil’in oğluna verecek kızım yok.Davul bile dengi dengine çalar. Ben, kızımı ahırlar için değil, saraylar için büyüttüm”  diyerek karşı çıkıyordu.

Aslında her iki ailenin de kendi açılarında karşı çıkmalarında haklılık payları vardı belki. Örneğin, Cezmi’nin annesi Nigar Teyze’ye hak vermemek mümkün mü? Değildir elbette. Çünkü hasmı koca bir köy ağasıydı, biçare kadıncağızın. Köylü dersen ondan yanaydı.

Zira ağanın tarlasında, bağında,bahçesinde karın tokluğuna çalışanlardan oluşuyordu, köylünün tamamı. Eh! Bu durumda hangi köylü “sen haksızsın” deyip karşı koyabilir ağasına. Hangi babayiğit “yok” diyebilir ona. Vallahi yedi düvelden kovdurur ağası onları. Hökümet, kanun derseniz onlar zaten güçlüden yana, her zaman olduğu gibi.

—Kim di peki güçlü?

—Parası-pulu, malı-mülkü olandır elbette.

Bunların hepsi de Rüstem Ağa’da mevcuttu. Böyle olduğuna göre güçlü Rüstem Ağa’dan başkası olabilir mi?

—Peki, yaşadığımız üç günlük şu fani dünyada herkesin ve her şeyin güçlüden yana olduğunu bilmeyenimiz var mı?

—Yoktur elbette. Herkes biliyor ki güçlü olan her zaman her yerde haklıdır.

—O zaman Gülnihal’in babası güçlü Rüstem Ağa, kızını ayartan-ona göre- Nigar Teyze’nin oğlu Cezmi’yi dövdürte bilir mi, ona buna?

—Evet…

—Hapishanede çürütebilir mi?

—Evet…

—Hatta daha da ileri giderek öldürtebilir mi?

—Evet…

—Peki, hangi ana yüreği dayanabilirdi bu yapılanlara?

—Hiç biri…

O zaman Nigar Teyze, oğlu Cezmi ile yanında yıllardan beri karın tokluğuna çalıştığı Rüstem Ağa’nın kızı Gülnihal’in sevdalarına karşı çıkmakta,aşklarına engel olmakta haklı değil mi sizce?

Gel gelelim bu dillere destan sevdaya karşı çıkan, aşklarına engel olmaya çalışan Gülnihal’in babası Rüstem Ağa’ya. İşi-gücü parayla-pulla,malla-mülkle hasbıhal olmaktı, onun. Sevgi denen o meretle bir alış-verişi olmamıştı ki onu tanısın, ne demek olduğunu bilsin. Her hangi bir kan bağı da yoktu aralarında. Bir yakınlığı, bir dostluğu, bir arkadaşlığı da yoktu sevgiyle, aşkla.

—Peki, sevgiyi bilmeyen, onu tanımayan biri sevdanın ne demek olduğunu bilebilir miydi sizce?

—Mümkün değil.

—Sizce sevgiyi bilmeyen birinin sevdaya karşı çıkması, ona engel olması doğal değil mi?

—Doğaldır elbette…

O halde sevgiden bihaber olan ve kızı Gülnihal ile  “baldırı çıplak” olarak nitelediği Cemil Emmi’nin oğlu Cezmi’nin aşklarına, sevdalarına karşı çıkan, onlara engel olan Rüstem Ağa’nın bu sevdaya  “evet” deyip  “onay” vermesini beklemek ne kadar gerçekçi olabilir?

Sevgiyi bilenler, sevda çekenler bilirler aşkın büyük bir sevgi;tutkulu bir duygu ve bir kimsenin bir başka kimseye karşı duyduğu tutku olduğunu.

Peki, bu kadar önemli bir duygu, bir tutku, bir büyük sevgi; biri ya da birileri araya girdi, karşı çıktı, engel oldu diye biter mi, bitmesi lazım mı?

—Olmaz elbette, olmamalıdır da…

Dünya kalksa ayağa, girse araya, böyle bir aşka engel olsa bile bunun sona ermesini beklemek gaflet olmaz mı sizce?

Böyle olsaydı eğer yüzyıllar önce yaşanmış olan “Leyla ile Mecnun”, “Kerem ile Aslı”, “Tahir ile Zühre”, “Yusuf ile Züleyha”, “Ferhat ile Şirin”, “Asuman ile Zeycan” vb.lerinin aşkları hala dolaşıp durur muydu dillerde? Yaşatılır mıydı gönüllerde? Şirin için dağları deler miydi Ferhat?Aslı için yanıp kül olur muydu Kerem? Leyla için çöle düşer miydi Mecnun?

Tıpkı onlarınki gibiydi aşkları, Gülnihal ile Cezmi’nin. Çünkü kendilerini ayırmaya kalkışanlara, aşklarına engel olmaya çalışanlara değil mantıkları ile duygularının “evet” deyip  “onay”  verdiği aşklarına boyun eğer onlar. 

Marabası Cemil Emmi’nin oğlu Cezmi ile görüşüp konuşmasın diye kızı Gülnihal’i içeri kapatıp kapısına nöbetçi diktiren Rüstem Ağa, bir yandan da Cemil Emmi ile karısı Nigar Teyze’ye baskı uygulamaktadır, oğullarını başka bir yere göndersinler diye. Yanık olur ana yüreği. Biricik oğluna zeval gelsin istemez Nigar Teyze. Günlerdir konuştuğu oğlu Cezmi’yi bir başka yere göndermeye ikna eder, nihayet. Cezmi söz verir anasına, bir daha dönmemek üzere oraları terk edeceğine.

Köyden uzaklaşacağına dair annesine söz veren Cezmi bir fırsatını bulup günün birinde birkaç satırlık bir pusula gönderir yavuklusu Gülnihal’e: “Ben, bir daha dönmemek üzere buralardan gideceğim. Gelirsen seninle birlikte gidelim” diye.

Cezmi’ye “Beni bekle birlikte gideriz.” diye haber gönderen Gülnihal, başlar hazırlanmaya. Kendisine ve annesine ait ne kadar ziynet eşyası varsa yanına alarak yavuklusu Cezmi ile ayrılırlar oradan. Tutuşurlar el ele düşerler yollara. Ora senin bura benim derken günler sonra varırlar köylerinden uzak bir diyara. Hem gözden, hem de gönülden ırak. Ne onlar tanıyordu kimseyi,ne de kimse onları…

Küçücük bir kasabaydı, vardıkları yer. Kiraladılar tek odalı bir ev. Bozdurdular, Gülnihal’in yanına aldığı altın ve bilezik gibi ziynet eşyasının bir bölümünü. Bir kısmını ev kirası olarak verdikleri bu paranın geri kalan bölümüyle de birkaç parça eşya alarak yerleştiler evlerine.

Hemen sonrasında bastırırlar yıldırım nikâhı, girerler dünya evine. Evliliklerinden kısa bir süre sonra da Cezmi’nin özel bir iş yerinde sigortalı şoför olarak işe başlamasıyla birlikte geçim derdi de sorun olmaktan çıktı. Böylece yaşamları rayına oturmuş ve daha güzel bir dönem başlar olur yaşantılarında.Mutluluklarına zaten diyecek yoktu onların.

Evliliklerinin üzerinden bir buçuk yıllık bir zaman geçmişti, mutluluklarına ikinci bir mutluluk eklendiğinde.Nihayet o dillere destan aşkları ilk ürününü vermişti. Dünya güzeli bir kızları merhaba demişti yaşama. “Aslı” dediler adına. Gün geçtikçe gelişip güzelleşen Aslı, neşe katıyordu neşelerine. Aradan yıllar geçmiş ve Aslı okul çağına gelmişti artık.

Okula gönderilmesi gerekiyordu, onun. Anne Gülnihal, kayıt zamanı vardı evlerinin hemen yanı başındaki kasabanın tek okuluna. Okula kaydı yapılıp sınıfı belirlendi küçük Aslı’nın.

Okullar açılınca birkaç gün annesi Gülnihal ile okula gidip gelen Aslı, kısa süre içinde okula alışıp uyum sağlamaya başlayınca tek başına gidip gelmeye başladı. Okula başladıktan üç-beş ay sonra okuma-yazmayı öğrenen Aslı’nın bu başarısı mutluluklarını ikiye katlamıştı bu çekirdek ailenin.

Ama ne var ki yaşam, her zaman istediğiniz gibi gitmez yolunda.Tıpkı Gülnihal ile Cezmi’nin yaşamları gibi. Onlar henüz aşklarının biricik meyvesi olan kızları Aslı’nın bu başarısının tadını alamadan o güzel yaşamları kesintiye uğrar ansızın. Kan damlamış mutluluklarına. Çünkü özel bir iş yerinde şoför olarak çalışan Cezmi, geçirdiği trafik kazası sonucunda yitirir yaşamını.

Böylece kayınbabası Rüstem Ağa tarafından gizlice tutulan kiralık katiller, Cezmi’nin izini bulup yaşamına son vermeden trafik canavarı ulaşır ona. Aniden aldığı bu ani haber karşısında dünyası başına yıkılan Gülnihal,hemen koşar olay yerine. Sarılır biricik aşkı Cezmi’nin yerde al kanlar içinde yatan cansız bedenine. Yürekler paralayan çığlıklar atarak, ağıtlar yakarak,oluk oluk gözyaşı dökerek…

Ağlar… Ağlar… Ağlar…

Ama nafile. Yerde al kanlar içinde cansız yatan biricik aşkı Cezmi, ne görüyor, ne de duyuyordu bütün bunları. Böylece babası Rüstem Ağa’nın bile kendisinden ayıramadığı biricik aşkı Cezmi’yi ölüm ayırmıştı kendisinden.Kalakalmıştı gurbet elinde bir başına. Kimi kimsesi yoktu oralarda. Kendi elleriyle teslim eder kara toprağa, gencecik kocasının cansız bedenini. Ben doyamadım, kara topraklar doysun bari diyerek. Kapattı, dünyaya açılan tek odalı küçücük evinin kapısını. Küstü yazgısına. Çekildi kabuğuna. Oturdu, bir zamanlar mutluluklar dağıtan küçücük evinin bir köşesine. Alev alev yanıyordu içi, patlamaya hazır bir volkan gibi olan Gülnihal’in.

Annesinin neden böyle için için ağladığını, neden kabuğuna çekildiğini bilmeyen ve bütün bunların bir oyun olduğunu sanan küçük Aslı, kimi zaman:

—Babam ne zaman gelecek eve? diye sorardı annesine.

Küçük Aslı bu soruyu her sorduğunda içinde volkanlar patlayan,yüzünden hüzün, gözlerinden yaş eksik olmayan anne Gülnihal:

—“O gelmeyecek artık bir tanem. Biz gideceğiz onun yanına”,diyerek yavaş yavaş gerçeğe alıştırmaya çalışıyordu biricik kızını.

Aradan fazla zaman geçmeden aklar düşmeye başlar, o kömür gibi kapkara saçlarının uçlarına. Kırışıklıklar oluşmaya başlar Gülnihal’in o kusursuz yüzünde. Her şeye rağmen yaşam devam ediyordu. Biricik aşkı Cezmi yoktu, ama o dillere destan aşklarının tek ürünü, biricik kızı Aslı vardı yanında. Her defasında ona sarılırdı, genç yaşta yitirdiği kocası Cezmi’ye sarılırcasına. Toz kondurmuyordu ona. Sakınırdı onu kem gözlerden. Öptükçe öpesi gelirdi, onu. Kendilerini gurbet elde bir başına bırakıp giden biricik aşkını öpercesine. Alırdı kollarına biricik kızını, koklardı doyasıya.Kokladıkça, talihsiz kocasının kokusu gelirdi burnuna. Biricik kızı Aslı’ya dokundukça kocasına dokunmuş gibi hissederdi kendini, Gülnihal.

Her geçen gün biraz daha bitap düşüyordu yorgun bedeni. Denizin derinliklerinde hisseder olmaya başladı kendini. Nefes alamaz duruma gelmişti artık. Çırpındıkça dibine batıyordu, denizin. Çaresiz hissediyordu kendini.Umudunu kesmişti yarınlardan. Gün geçtikçe eriyip gidiyordu, sıcak görmüş kar gibi. Yüzünün kırışıklıkları derinleşiyordu giderek. Her geçen gün daha da artıyordu, saçlarına düşen aklar.

Bir an olsun aklından çıkaramadığı eşi Cezmi’nin ölümünün sonrasında duygularının akışına bırakıvermişti kendini. Adeta esiri olmuştu duygularının. Nihayet bir gün danışınca aklına, farkına vardı yanlış yolda olduğunun. Bu şekilde devam ederse eğer birkaç aya varmaz, kendi elleriyle toprağa teslim ettiği biricik eşi Cezmi’nin yanına gideceğini görür gibi oldu.Onun yanına gidecek olursa eğer, o dillere destan aşklarının tek ürünü olan biricik kızı Aslı’ya bakacak, onu besleyip büyütecek, kol-kanat gerecek kimsesinin bulunmadığının farkına varabildi nihayet.

İki seçenek vardı önünde, Gülnihal’in. Ya kendi elleriyle toprağa verdiği biricik aşkı Cezmi’nin yanına gidecek, ya da o dillere destan aşklarının tek ürünü olan biricik kızı Aslı’nın yanında kalacaktı. Oturdu,düşündü günlerce. Danıştı aklına, beynine. Geçirdi olanları ve bundan sonra olacakları mantık süzgecinden birer birer. Sonuçta ikinci ve en doğru seçenekten yana kıldı kararını. Yani kızının yanında kalmaktan yana… Onu bu küçücük yaşında bir başına bırakıp gidemezdi, ortada. Kol-kanat germesi,besleyip büyütmesi gerekiyordu onu. Hem annelik hem babalık yapması lazımdı,ona.

Evet… Verdi kararını. Bundan böyle kızının yanında kalacaktı. Öyle ise metanetli durmalı, güçlü olmalıydı. O zaman yapması gereken öncelikli şey,artık nefes alamaz duruma geldiği ve çırpındıkça dibine battığı denizin derinliklerinden yüzeye çıkmak için çaba göstermekti. Yitirecek zamanı yoktu. Bir an önce harekete geçmesi lazımdı. Başladı hemen yosunlara tutunmaya.

Kıyıya varmak için yürüdü küçük ama bilinçli adımlarla. Uzaklaşmaya başladı yavaş yavaş denizin derinliklerinden. Vardı kıyıya azimle. Sarılmaya başladı dört elle yaşama.Adadı kendini, genç yaşta kendi elleriyle toprağa verdiği biricik kocası Cezmi ile aralarındaki o dillere destan aşklarının tek ürünü olan biricik kızı Aslı’ya. Babasının yokluğunu hissettirmemeye çalıştı, ona. Hem annelik hem babalık yapmaya başladı, kendisine.

Biricik aşkının ölümünün sonrasındaki ilk üç ay içerisinde kendisine dul ve yetim maaşı bağlandı. Ancak kendisine bağlanan dul ve yetim maaşı yetmiyordu kendilerini geçindirmeye. Bir iş bulup çalışması gerekiyordu,onun. Başladı iş aramaya. Çok zor olmadı Gülnihal’in iş bulması. İki-üç gün içinde bir iş buldu nihayet. Oturdukları sokakta bulunan boş evlerden birine yeni taşınan karı-koca öğretmenler, hem temizlik yapacak, hem de üç yaşındaki çocuklarına bakacak birilerini arıyorlardı. Gülnihal’in iş aradığını öğrenen karı-koca öğretmenler, bir gün varırlar Gülnihal’in evine. Konuşup anlaşırlar.

O günden itibaren sabahları kızını hazırlayıp okula gönderen Gülnihal, koşardı öğretmenlerin evine. Evin temizliği, çocuğun bakımı ve temizliği derken her günü bu koşuşturmayla devam eder gider, yıllarca. Her gün okuldan çıktıktan sonra annesinin iş yerine giden Aslı, annesinin hangi koşullarda çalışarak para kazandığına gözleriyle bizzat tanık olur. Gönlü razı olmaz annesinin bu şekilde koşuşturmasına. Oturur düşünür ve sonunda bir karar alır kendi kendine. Günün birinde aldığı bu kararı annesine bildirmek isteyen Aslı:

—Sana bir şey söyleyebilir miyim? der annesine.

Annesi:

—Elbette aşkım, der.

Aslı:

—Ama kızmayacağına söz ver bana, der.

Annesi:

Kızacağım şeyi söyleme sen de, der.

Aslı:

—N’olur anneciğim söylememe izin ver, diyerek yalvarır annesine.

Kızı Aslı’nın daha fazla yalvarmasına gönlü razı olmayan anne Gülnihal:

—Tamam, söyle bir tanem, diyerek kızının meramını anlatmasına izin verir.

—Ben artık okula gitmek istemiyorum…

—Okulda seni rahatsız eden birileri mi var? 

—Hayır…

—Neden gitmek istemiyorsun peki okula?

—Sen bütün bunlara benim için katlanıyorsun. Senin bu kadar güçlük çekmene gönlüm razı olmaz. Bundan sonra ikimiz birlikte çalışır, birlikteyeriz…

—Bana acıdığın için mi bu kararı aldın?

—Evet, anneciğim…

Anne Gülnihal:

—Evet, çalışman gerektiği doğrudur. Ama bir işte değil, derslerini çalışmalısın. Bana acıyorsan eğer okuman gerekir. Oku ki bir meslek sahibi olasın. İşte o zaman hem kendini, hem beni kurtarırsın. Yoksa ömrü billâh hep acınacak durumda kalırız. Böylesi daha mı iyi? Aklını başına devşir. Otur bir güzel düşün kararını öyle ver, der.

Annesinin bu söylediklerini bir güzel akıl süzgecinden geçiren Aslı, bir süre sonra annesine:

—Tamam, anneciğim, ben, senin söylediklerini oturdum etraflıca düşündüm. Sen haklısın. Söz veriyorum sana, okuyacağıma dair, der.

Kızı Aslı’nın bu kararı almasının ardından anne-kız sarılırlar birbirlerine sıkı sıkıya. Anne Gülnihal bir an bile olsun başından hiç çıkarmadığı siyah yazmasının altında gizlediği beyaza bürünmüş saçlarını süpürge ettiği kızı için dört elle yaşama; ona okuyacağına dair söz veren kızı Aslı da okumaya dört elle sarılır, oldu.

Anne-kız  “Azmin elinden bir şey kurtulmaz” sözünü kanıtladılar adeta. Aslı o yıl ortaokulu bitirdi. Ancak yaşadıkları kasabada lise bulunmadığı için Ankara’ya taşınırlar. Kayıt yaptırırlar, gecekondu mahallesinde tuttukları tek odalı evlerine yakın bir liseye. Anne Gülnihal hemen başlar iş aramaya. Çünkü aldıkları dul ve yetim aylığı geçinmelerine yetmez onların. Kısa süre içinde bir iş bulunur nihayet anne Gülnihal’e. Okullar açılınca anne-kız birlikte çıkarlar evden. Kızı Aslı okula, anne Gülnihal de temizlik yapıp çocuk bakacağı eve gitmek üzere ayrılırlar birbirlerinden. Üç yıl hep aynı şekilde devam eder gider bu durum.

Üçüncü yılın sonunda iki mutluluk birden yaşanır olur, anne ile kızın birlikte yaşadıkları gecekondu mahallesindeki tek odalı küçük evde. Aslı,o yıl hem liseyi birincilikle bitirir, hem de girdiği üniversite sınavını kazanır. Liseden diplomasını alan Aslı, kayıt zamanı kayıt yaptırır, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne.

Artık üniversiteli olmuştur, Aslı kız. Onun da çalışması lazımdır artık. Zira babasından kalan dul-yetim aylığı ile annesinin temizlikten aldığı paranın gereksinimlerini karşılaması mümkün değildir. Ama annesinin onun çalışacağından haberi olmamalıydı. Çünkü derslerini aksatır diyerek kızının çalışmasına engel olabilirdi. Derken Aslı birkaç gün içinde bir iş bulur nihayet, annesinden gizli. Günün bir yarısını üniversitede, öteki yarısını da bulduğu işte çalışarak geçiren Aslı, her zaman olduğu gibi sabahları birlikte evden çıktıkları annesiyle, akşamları görüşebiliyordu ancak.

Nihayet hem dul-yetim maaşı alıyor olmaları, hem de annesiyle ikisinin çalışıyor olmasından ötürü fazla zorlanmadan geçinir giderler karınca kararınca. Aslı kızın okulu bitirmesine değin bu durum hep böyle devam eder gider. Altı yıl böyle sürüp giden bu yaşam, altıncı yılın sonunda yerini daha iyi bir yaşama bırakır. Altı yıllık tıp eğitimi bitmiş ve Aslı, genç bir tıp doktoru olmuştur artık

Belirlenen günde kur’alar çekilir. Aslı, çekilen kur’a neticesinde o güne değin hiç görüşüp tanışmadığı dedesi Rüstem Ağa’nın köyünün bağlı bulunduğu ilçenin hastanesine atanır. Bunun üzerine bir yandan sevinç, öte yandan bir tedirginlik yaşanır olmaya başlar, anne-kızın gecekondu mahallesindeki tek odalı küçücük evlerinde.

Sevinçlidirler; çünkü daha rahat ve daha insanca bir yaşama merhaba diyecekler. Tedirgindirler; çünkü özellikle anne Gülnihal, babası Rüstem Ağa’yla karşılaşmaktan ve tanınmaktan çekinmektedir.

Ama Aslı kız:

—Birilerinin seni tanıması mümkün değil. Çünkü sen genç ve güzel bir kız iken ayrılmışsın oradan. Oysa şimdi saçlarına karlar yağmış, yüzün engebeli bir araziye dönüşmüş. Gerçi böyle olmasına rağmen sen hâlâ çok güzelsin. Kim tanıyacak seni bu halinle? Hem tanısalar bile n’olacak ki? Sen kötü bir iş mi yapmışsın sanki? Yoksa yaptığın işten utanıyor musun? diye sorar annesine.

—Hayır… Ben yaptığım işten ne utanıyorum, ne de pişmanlık duyuyorum, der anne.

 Aslı kız:

—Öyle ise yarından tezi yok, hemen eşyaları topluyor ve gidiyoruz buradan, der.

Sonra anne-kız başlarlar evi toplamaya, eşyaları denk etmeye. Bir hafta içinde taşınırlar, Ankara’nın gecekondu mahallesindeki tek odalı küçücük evden, görev yeri olan ilçedeki hastanenin boş lojmanlarından birine.

Annesiyle birlikte doğduğu yere giderek babasının mezarını ziyaret eden Dr Aslı, oradan dönünce başlar, doktorluk görevine.

Birkaç gün içinde yeni birtakım eşyalar alarak kurarlar yeni evlerinin düzenini. Sonrasında başlar “Hoş geldiniz ziyaretleri ile iadei ziyaretler.

İlçeye taşındıklarının üzerinden yaklaşık bir yıl geçmiştir. Dr. Aslı gece nöbetlerinden birini ifa etmektedir, görevli olduğu ilçenin hastanesinde. Zaman gece yarısını geçmiştir. Tam bu sırada bir hasta getirilir hastanenin acil servisine. Hasta kalp krizi geçirmektedir. Hemen haber verilir nöbetçi doktor odasında dinlenmekte olan Dr. Aslı’ya. İlk müdahaleyi yapmak üzere hemen koşar hastanın başına. Başlar müdahaleye. Yoğun bir çalışma neticesinde hastayı yaşama döndürür nihayet. Hasta yoğun bakım ünitesine kaldırılırken, nöbet süresi sona eren Dr. Aslı da evinde alır soluğu. Kapıyı açan annesi: 

—Çok yorgun görünüyorsun, bir şeyin mi var kızım? der.

—Yorgunum biraz, der kızı Aslı.

—Ne yaptın ki yoruldun? diye sorar annesi.

—Bir hasta vardı anne, kalp krizi geçirmişti onunla uğraştım, der

—N’oldu, kurtuldu mu bari?

—Kurtardık anne kurtardık. Yoğun bakımda yatıyor şimdi…

—Kimlerdendir acaba?

—Adı şey… Evet, evet Cemil Kuloğlu’ydu adı, der Dr. Aslı.

Bu ismi duyan Gülnihal’in yanaklarından gözyaşları dökülmeye başlar peş peşe.

Annesinin bu halini gören kızı Dr. Aslı:

—Tanıdık biri mi yoksa anne? diye sorar.

—Evet…

—Kimdir?

—Dedendir kızım, kayın babam yani, der annesi.

Annesine moral vermeye çalışan Dr. Aslı kahvaltısını yaptıktan hemen sonra varır hastaneye, yoğun bakım ünitesindeki hastanın başına. Kendisi bir an bile olsun hastanın başından ayrılmayan Dr. Aslı, bu yetmezmiş gibi birde doktor arkadaşlarıyla birlikte hastane personelini de seferber eder dedesi için. Dedesinin durumu biraz iyileşince onu tek kişilik normal bir servis odasına aldırır. Sonra dedesinin özel bakımı için hastane personeline gerekli talimatı veren Dr. Aslı, köydeki babaanne Nigâr Teyze’yi de getirtir dedesinin yanına.

On gün kadar hastanede tedavi gördükten sonra taburcu ettiği dedesine:

—Dedeciğim en az iki ay süreyle her gün kontrolden geçmen gerek.Onun için ilçeden dışarı çıkmayacaksın, der.

Onun kendi torunu olduğunu bilmeyen dedesi Cemil Emmi:

—Benim burada iki ay kalabilecek ne yerim var, ne de yanında kalabileceğim bir tanıdığım… Nasıl olur bilmem ki? der.

—Ben seni misafir edebilirim dedeciğim, der Dr. Aslı.

—Teşekkür ederim. Ama ben bunu yapamam, sizi rahatsız edemem, der dedesi.

Olurdu olmazdı derken sonuçta dedesini ve babaannesini ikna eden Dr. Aslı, alır götürür onları evine. Amacına ulaşır nihayet. Zaten onları evine götürmek için şu iki ay kontrol altında tutulması olayını da bahane olarak söylemişti. Yoksa böyle bir şeye gerek yoktu, zaten.

Yalnızca Dr. Aslı değil, annesi Gülnihal de büyük bir hürmetle karşıladığı kayın babası Cemil Emmi ile kayın validesi Nigâr Teyze’ye hizmette ve hürmette kusur etmemeye büyük bir özen gösterir.

Anne ile kızının kendilerine karşı gösterdiği bu yoğun ilginin nedenini merak eden Cemil Emmi:

—Sizin, bize gösterdiğiniz bu yoğun ilgiye ne kadar teşekkür etsek az olur. Sağ olun, var olun. Ama doğrusunu söylemek gerekirse ben, sizin bize gösterdiğiniz bu yoğun ilginin nedenini merak ediyorum. Siz kimsiniz,nerelisiniz, kimlerdensiniz? Bize karşı olan bu yoğun ilginiz neden? diye sorar.

Cemil Emmi’nin bu soruları üzerine gelini Gülnihal:

 —Bunun özel bir nedeni yoktur. Sadece sizi sevdik, kanımız kaynadı size deyip gerçeği inkâr etse de kızı Dr. Aslı, gerçekleri anlatır birer, birer.

Bir yandan kavuşmanın sevincini, öte yandan yıllar önce ölen biricik oğulları Cezmi’nin acısını yaşayan dede Cemil Emmi ile babaanne Nigâr Teyze basarlar bağırlarına gelinleri Gülnihal ile biricik oğullarının tek hatırası olan torunları Dr. Aslı’yı.