EFSANEVİ KUŞLAR

Mitolojide ve Efsanelerde Geçen Efsanevi Kuşlar

SİMURG (ZÜMRÜDÜANKA)

İslam tasavvuf yazınında ve sanatında Anka ya da Simurg, halk arasında ise Zümrüdüanka olarak bilinen ve adı var kendi yok olan söylencesel bir kuş olan Anka/Si-Murg; Anka, Semender, Devlet kuşu, Phoenix, Tuğrul, Hüma, Simurg, Sirenk, Zümrüt ve Zümrüdüanka, Anka-yı Muğrib, Simurg-i Kaf ve Ruh misali çok değişik adlarla yâd edilmektedir. 

Kökeni Arapça olan Anka sözcüğü; gerdanlık, boyun, imük, boynun uzunluğu, uzun boylu dev, gerdanlık takmak, boğmak manasında kullanılan İbrani dilindeki anak sözcüğünden türetilen bir sözcüktür. Sıralanan bu anlamlardan yola çıkılarak da söz konusu kuşun boynunun uzun olduğu ya da boynunda beyaz tüylerden oluşan bir halkanın varlığı inancına varılmıştır.

Anka sözcüğü “a’nak” sözcüğünün dişili olmasına rağmen bu kuşun hem erkeğine hem de dişisine Anka adı verilmiştir.

Anka’yla anlamdaş olan Simurg kelimesi; Sanskrit dilinde yırtıcı manasında kullanılan saena kelimesine, Farsça’da kuş manasında kullanılan murg sözcüğünün ilavesiyle meydana getirilmiştir ya da Elbruz Dağı’nda yaşadığı inancı yaygın olan bu olmadığı halde varsayılan kuş, üzerinde her kuştan bir nişane bulunmasından ötürü Simurg  olarak adlandırılmıştır.

Farsça olan Simurg sözcüğü otuz anlamında kullanılan si sözcüğü ile kuş anlamındaki murg sözcüğünün birleşmesiyle oluştuğu gibi İranlılar, çok renkliliği nedeniyle reng sözcüğünü kullanmak suretiyle bu kuşa Sireng adıyla adlandırırlardı.

Adı, İran tesiri altında kalan Türk mitolojisine giren, hem İslam tasavvufunda hem de yazınında Anka’ya yakıştırılan ve kaynakların kimisinde yutucu,  yok ediciolarak da tabir edilen muğribgurup eden, ıraklaşan, gözden yitip giden sıfatı, ona, bulunduğu yerde mevcut olan kuşları sırasıyla avlayarak batıya doğru uçmasından ötürü verilmek suretiyle Anka-yı Muğrib adı meydana getirilmiştir. Bu yakıştırma, bununla birlikte söylencesel Anka’nın gözle görülemeyişine ilişkin olup hakeza çok yücelerden uçtuğu inancı da bundan kaynaklanmaktadır.

Dilimizde yer alan Zümrüdüanka ya da Zümrüd-i Anka adı, Simurg-ı Anka ya da Simurg u Anka sözcüğünden bozmadır. Bir söylentiye göre Anka’ya Zümrüdüanka adının verilmesi, cennet kuşu gibi yeşil renkli olmasından kaynaklanmaktadır.

İranlılar tarafından üzerinde otuz kuştan birer renk ve nişan bulundurmasından ötürü Simurg ya da Sîreng adı verilen Anka sözcüğünün de eski anmaksimgeleştirmek manasında kullanılan Ankağu sözcüğünden türetildiği inancı yaygındır. 

Ankağu sözcüğünün ise “bir şey anımsatan resim” ve heykel manasında olduğu kabul edilirse, Zümrüdianka’nın “Simurg’a benzeyen, Simurg’u çağrıştıran” manasında Simurg-ı Anka tamlamasından bozulmak suretiyle dilimize geçmiş olma olasılığı yüksektir.

Anka’nın mekânı olduğu söylenen Kafdağı’nın yeşil zümrütten oluşması, Anka’nın Zümrid-i Anka olarak adlandırılmasının nedenini oluşturmaktadır. Eskilere göre dünyanın çevresini kuşatan ve arkasında cinlerin, şeytanların ve ejderhaların yaşadığına inanılan bir dağ olan Kafdağı, eski insanların inanışlarına göre yeşil zümrütten oluşturulmuş ve hakeza gökyüzü de rengini ondan almıştır.

Eğer, dünyanın direği ve dünyadaki bütün dağların anası şeklinde kabul gören Kafdağı olmasaydı sürekli deprem olurdu. Kafdağı, Doğu mitolojilerinde yer almakla birlikte İran’daki Elbruz Dağı olduğu inancı yaygındır.

İsmi var cismi yok olan bir kuş olan ve yüzü insan yüzü şeklinde, boynu çok uzun ve beyaz bir halka ile sarılı olan Anka, çeşitli renkteki tüylerle bezeli, kendisinde her hayvandan ya da otuz kuştan birer renk ve nişan taşıyan, Kafdağı’nda ya da Kafdağı’nın arkasında yaşadığı inancı yaygın olan altunî renkli uzun tüylü, çok büyük ve sesi güzel bir kuştur.

Divan şiirimizde saksağan gibi, boz renkli, ayakları olmayan veya dört ayaklı ve dirisi yakalanamayan bir kuş olan Anka’nın Kıpçak, Hıta ve Huten çöllerinde yaşadığı rivayet edilir.

Genel olarak insanlara görünmez olduğu inancı yaygın olan Anka’ya ilişkin muhtelif kaynaklarda birbiriyle çelişen söylencesel söylentiler bulunmaktadır. Anka’ya ilişkin Doğu kaynaklarında bulunan ve hurafelerden oluşan bilgi şöyledir:

Bir söylenti gereğince Kur’an’da helak edildiği belirtilen ve kimi tefsirciler tarafından Hz. Şuayb kavmi olarak bilinen Ashâbu’r-Res’in yerleştiği yerdeki Demh Dağı’na kimi zaman çeşitli renkteki tüylerle bezeli, yüzü insan yüzü şeklinde, boynu uzunca, kendisinde her çeşit hayvandan bir işaret taşıyan büyük bir kuş gelip orada bulunan vahşi hayvanları ve kuşları avladıktan sonra doğuya doğru uçmasından ötürü Araplar tarafından Anka-yı Muğrib olarak adlandırılırmış. O yöredeki vahşi hayvanların ve kuşların tamamını avlayıp neslini tükettikten sonra çocukları avlamaya başlamış.  Bunun üzerine Ashabürre’s kavmi onu Safvân oğlu Hanzele’ye şikâyet etmiş. Hanzele’nin bedduasına maruz kalan Anka, hem kendisi hem de a’kâb u ensâli yıldırımla yok olmuşlardır.

Hakkındaki söylentinin ikincisine göre sözde Hz. Mûsâ döneminde, üstünde her kuştan birer nişane bulunan, dört kanatlı ve erkekli-dişili iki Anka kuşu mevcutmuş. Bu Ankaların ikisi Beytü’1-Mukaddes yöresinde yaşayan vahşi hayvanları ve kuşları avlayarak yaşamını sürdürürmüş.

Mûsâ’nın ölümünün sonrasında geçtiği Arz-ı Necid’deki vahşi hayvanların ve kuşların akabinde de çocukları avlamaya başlamış. Arz-ı Necid’de yaşayanların şikâyette bulundukları Hâlid’in bedduasına maruz kalan Ankaların ikisi de bir yıldırımla yok edilmişlerdir. 

Başka bir söylenceye göre ise Hz. Mûsâ döneminde yaratılan Anka tek ve dişiymiş. Daha sonra Tanrı tarafından kendisine bir eş yaratılan Anka, üremeye ve çoğalmaya başlamış. Hz. Mûsâ’nın ölümünün sonrasında doluştukları Necd ve Hicaz’da vahşi hayvanların ve kuşların tamamını avlayarak soyunu tüketmiş sonra çocuklara dadanmaya başlamışlar. Hanzele b. Safvân veya Halid b. Sinan el-Absi’nin beddua edince Anka’nın soyu, Tanrı tarafından bir yıldırımla yok edilmiştir.

Müslüman Ortadoğu kaynaklarında Anka’ya ilişkin verilen bilgilere göre; farenin nasıl ki çaylak tarafından yutulduğu söyleniyorsa eskiden insanlar arasında yaşadığı rivayet olunan Anka da fili yutuyormuş. Günün birinde bir gelini kapıp kaçırınca halk tarafından Hanzele’ye şikâyet edilmiş. Hanzele de Anka’ya beddua etmiş. Tanrı, Hanzele’nin bedduasını kabul etmiş ve onu ekvator ötesinde deniz içinde yer alan ve insanların gidemediği bir adaya sürgün etmiş. Bununla birlikte Anka’nın yumurtasının büyüklüğü dağların büyüklüğü kadarmış.

Doğuda dillendirilen söylentiler içinde, Anka’nın her zaman batıya doğru uçtuğu ve sürekli tek ve erkek olduğu, eşi menendi bulunmadığı ve arkadaşının olmadığı da söylenmektedir.

Resâ’ilü İhvâni’s-Safa, ünlü astronomist, matematik dâhisi ve din bilimci Kazvînî tarafından yazılan “Acâ’ibül-mahlukât” yapıtı, Demîrî’nin kaleme aldığı “Hayâtü’l-hayevân” adlı yapıtı ve daha başka bazı kaynaklarda da Anka söylencesine ve onun vasıflarına ilişkin bilgiler bulunmaktadır. Yukarıda adı geçen yapıtlarda ve benzeri kaynaklarda Anka’nın apak olması ya da boynunda halka benzeri bir beyazlığın mevcut olmasından ötürü bu isimle adlandırıldığı, söylentinin bir başkasına göre güneşin doğduğu yerde yaşamasından ötürü kendisine Muğrip veya Muğribe adı verildiğinden bahsedilmektedir. Avlanmaya çıktığı zaman güneşin battığı mağrip tarafına kaçan kuşları izleyerek avlamasından ötürü kendisinin muğribmuğribe ya da Anka-yı Muğribe olarak adlandırıldığı da dile getirilir.

İran destanlarında genelde Simurg olarak adlandırılan Anka, Firdevsî’nin Şehnâme adlı yapıtında ünlü İran pehlivanları Zâl’i yetiştiren ve oğlu Rüstem’e yardımcı olan kuştur. Demîrî tarafından verilen bilgilere göre M. Ö.384 – MÖ 7 Mart 322 tarihleri arasında yaşamış Yunanlı filozof ve bilim adamı Aristo, bu hayvanı betimlerken karnının öküz karnına, tırnaklarının aslanpençesine benzediğini ve yırtıcı kuşların en büyüğü olduğunu söylemiştir. Gene Demîrî, Mısır Fâtımi halifelerinin hayvanat bahçelerinde Anka kuşunun da bulunduğuna ilişkin bir söylentiden bahseder.

Anka, Türkler arasında devlet kuşu olarak bilinen Hüma ve bir adı da Musıkî kuşu olan Kaknus’la çok karıştırılmasından ötürü el sanatları mahsullerinde ve halılarda ta eski çağlardan itibaren üsluplaştırılmıştır. Anka, Araplar arasında, kimi zaman kuş şeklinde betimlenen Semender ile karıştırılmıştır.

Batıda Phoeniks adıyla bilinen bu kuş, Doğu’da Sîreng, Simurg, Zümrüd-i Anka, Tuğrul, Anka-i Muğrib adıyla anılmasına rağmen Arapların Anka, İranlıların Simurg olarak adlandırdıkları, Türkçe’de de her iki biçimiyle bir arada kullanılan “Zümrüd-i Anka” (Simurg-u Anka) şeklinde adlandırılmıştır.

Ön Asya söylencelerinde yer alan bu kuş, kaynakların birçoğunda bir arada ele alındığı Batı’daki eski Mısır menşeli “Phoenikx” ve İslamî çevrelerdeki “Hüma/devlet kuşu”ndan tamamen, Hint mitolojisinde yer alan “Garuda” ile Altay mitolojisinde adından söz edilen çift başlı kartaldan kısmi farklı vasıflar taşımaktadır. Bu söylencelerde verilen bilgilere bakılırsa Kafdağı’nın zirvesinde direkleri abanoz, sandal ve öd ağacından yapılma köşk misali bir yuvada yaşamakta olan Anka’nın başı, yassıca burunlu bir köpek ya da yırtıcı hayvan başına benzer. Bedeninin büyüklüğünden ötürü uçtuğunda hava kararır.

Mercan yağmurlu bir bulut gibidir. Uçtuğu zaman sel sesi ya da gök gürültüsü gibi bir ses çıkarır. Bununla birlikte çok parlak olduğu için kendisine bakan gözleri kamaştırırmış. Bu nedenle güneş anlamına gelen “Simurg-ı âteşinper”, “Simurg-ı zerrînper” adlarıyla da adlandırılır.

Tıpkı insanlar gibi düşünen ve konuşan, son derece bilgili ve marifetli olan Anka, kendisine başvuran hükümdar ve kahramanlara akıl hocalığı yaparmış. Doğumunun sonrasında babası tarafından verilen emirle ormana bırakılan Zâl’i (Rüstem’in babası) bularak yuvasına götüren ve besleyip büyüten Anka, yaraları, tüyleriyle sıvazlayarak sağaltırmış. 

Anadolu’da Keloğlan’ın koruyucusudur. İskender-i Zülkarneyn, Kafdağı’nı aşabilmek ve göğe yükselebilmek amacıyla binilen Anka’nın sırtında göklere çıkarak yıldızlara ulaşmayı başarmıştır.

Çeşitli dinî ve büyüye ilişkin etkileri olduğu inancı yaygın olan bu mitsel kuş, menşei eski Mısır inançlarında yer almakla birlikte Çin’den İran mitolojisine ve İslamiyet’ten Hristiyanlığa değin büyük bir inanç yelpazesine konu edilmektedir.

Araplar tarafından Kafdağı’nda yaşadığı kabul gören, tüyünü bulanların ebediyete kadar yaşayacağına inanılan Anka, İranlılara göre de mukaddes olarak kabul edilen Elbruz Dağları’nda yaşamaktadır. Ab-ı hayatı içtiğine ve beş yüz yıl yaşadığına inanılan bu mitolojik kuşun, İran mitolojisinde otuz kuş büyüklüğünde olduğu kanısı yaygındır. Görüştüğü İskender-i Zülkarneyn ve toplantılarına katıldığı kuşlar hükümdarı Hz. Süleyman dışında kimseye görünmediği rivayeti yaygındır.

Yahudi inanışlarına göre çocukları kaçırıp boğmasından ötürü Hz. Musa’nın bedduasıyla ortadan kaldırılarak nesli tüketilen Anka, Hristiyan inanışlarına göre vakti zamanında insanların içinde yaşarmış. Kaptığı bir taze gelini gökyüzüne kaçırdığı için Hanzele, kendisine beddua eder. Bunun sonucunda ekvatorda kimsenin bulunmadığı bir adaya sürgün edilir. O gün bu gündür yükseklerde uçtuğu halde kendilerine şans getireceği insanların omuzlarına konmak için yeryüzüne inermiş.

Örgesi, mitolojilerde farklı şekillerde geçen Anka, Türk mitolojisinde Karakuş, Hint mitolojisinde Garuda ya da Grifon, Yunan mitolojisinde Phoeniks, İran mitolojisinde Simurg adıyla anılır. Her ne kadar farklı kültürlerde SimurgPhoeniksGaruda ve Griffon gibi değişik adlarla yer alsa da özünde birbirinden türemiş fantastik hayvanlar olduğunu söylemek mümkündür.

İran mitolojisinde adından söz edilen Simurg’un hem Kırgız Alp mitolojisinde yer alan Karakuş’un hem de Altay mitolojisinde adından söz edilen Kerede’nin ilk menşei, Hint mitolojisindeki Garuda olduğuna kesin gözüyle bakılmaktadır.

Her ne kadar Hint mitolojisinde adından söz edilen Garuda benzeri, kuşların hükümdarı olan Anka’nın genellikle sadece tarih öncesindeki karanlık çağlarda yaşadığı kabul görmüş olsa da sözde al-Damirî tarafından verilen bilgiye göre İbn Hâlikân, tarihçi al-Fargâni’nin yapıtında Fâtimî halifelerinin hayvanat bahçelerinde, ziyadesiyle acayip ve garip hayvanların yanı sıra bir de Anka kuşu bulunduğunu okumuştur. Özelliklerinden de anlaşılacağı üzere bu kuş, Yukarı Mısır’a özgü bir çeşit bataklık kuşu olan bir bataklık kuşundan başka bir şey değil.

Eski Mısır’da Nil koyağını etkisi altına alan her sel baskınında, gagası uzun, başında çifte ibiği var olan külrengi bir balıkçılın tezahür ettiği Mısırlıların gözlerinden kaçmamıştı. Suların üzerinde kanat çırpıp duran bu kuş, tan ağartısında aynen güneş misali sulardan tezahür ettiği izlenimi verince Heliopolis ili (nomosu) sınırları içindeki Ra şehrinde, çok erken dönemlerden itibaren, bu kuş da güneşle eş değer bir tapınım gördü. Bu kuş, ışıldayan gök yuvarlağı benzeri günün ilk demlerinde ilk sulardan tezahür eden mukaddes bir hayvan olarak kabul görmeye başladı.

Kendi kendini yenileyen ve yaşam timsali olarak kabul edilen bu ebedî kuş, zamanla krallık kutlamaları sırasında da yer alır olmaya başladı. Mısırlılar tarafından Benu olarak adlandırılan bu kuş, Yunanlılar tarafın danPhoiniks olarak adlandırıldı ve üzerine efsaneler kurulmaya başlandı.

İran yazınından yazınımıza bir örge olarak geçmesine rağmen Türk kavimlerinin folklorunda, destan ve masallarında uzun bir bölüm şeklinde önemli bir yere sahip olan Simurg söylencesini sadece İran yazınından geçtiğini var saymak doğru olmaz. Bu söylencenin İslamiyet öncesinde Türk kavimleri arasında yaygın durumda bulunduğunu var saymak yanlış olmaz. İslam-İran yazını Tuğrul, Alp Karakuş ya da Songur adındaki Türk masal ve söylencelerinde yer alan, Türklere özgü büyük kuşun yerine Simurg’u koymuştur.

Sahip olduğu özelliklerinin tamamına yakınıyla ve çevresinde oluşturulan çeşitli söylence, inanç ve görüşlerle Arap, Fars ve Türk yazınlarında yer alan Anka, bu üç yazın ve kültür etrafında efsanevi vasıfları ve farklı adlarıyla çeşitli benzetme, mecaz ve mazmunlarda işlenmiş geniş bir kullanıma maliktir.

Özellikle divan edebiyatının şiir ve nesir tekstlerinde olumlu vasıflarıyla anıldığında rengârenk tüylerinden ötürü bir cennet kuşu şeklinde kabul görerek Zümrüd-i Anka adıyla anılmış ve bazen devlet kuşu olarak kabul gören Hüma’yla karıştırılarak benzer vasıflar taşıdığı kabul görmüştür. Anka; Kafdağı’nda yaşıyor olması, yükseklerden süzülerek kanat çırpması ve kolayca yakalanamayışı gibi vasıflarından ötürü erişilmesi son derece güç durumları dile getirmek amacıyla kullanılmıştır.

Sevgili, adı herkes tarafından çok iyi bilinmesine rağmen kimse tarafından görülmemesinden ötürü Anka’ya benzetilmiştir. Onun âşığa iltifatta bulunması ve yakınlık göstermesi de âşığın başına devlet kuşu konması olarak kabul görmüştür. Kimseye muhtaç olmadan bir başına yaşamasından ötürü yetinmeyi sembolize etmesi, Anka’nın en yaygın vasfıdır. Bundan kinaye olarak kanaat sahiplerine ‘ankâmeşrep’, ‘ankâ-tabiat’ olarak adlandırılır.

Kafdağı misali söylencesel bir yerde yaşamasından ötürü bu sözcükle birlikte muhtelif biçimlerde kullanılmaktadır. Kafdağı’nın insanın yaşamadığı bir bölge olmasından ötürü alçakgönüllü, çevresinden inzivaya çekilmiş insanlarla Anka arasında bir bağ kurulur.

Dünyayı çepeçevre sarmaladığı inancı yaygın olan Kafdağı’yla bir arada anlam yönünden birbiriyle ilgili sözcükleri bir arada kullanma sanatı olan tenasüplerde ele alınan Anka, ünlü şair Firdevsî tarafından kaleme alınan Şehnâme adlı yapıtta verilen bilgilere bakılırsa Zâl’in oğlu Rüstem’i beslediği için kimi zaman Rüstem’le birlikte anılmaktadır. Kimi zaman da sevgili, adı var kendi yok olmasından ötürü Anka’ya benzetilir. Âşık, sevgilisinden Anka olarak bahsederken ondan bir imdat ve yardım beklemektedir. Aynı özelliği kendisine reva görmüşse yetinme ve alçakgönüllülüğünden övgüyle söz etmektedir.

Anka, bununla birlikte avlanamayışı ve yakalanamayışından ötürü de erişilmesi imkânsız durumlar için bahse konu edilir.

Adı var kendi yok olduğu için bu özelliğiyle yâd edilmek istenen şeyler ya da objeler için de kullanılan Anka, bu sıfatından ötürü kimseden karşılık beklenmeden, darda bulunan tüm insanlara yardımcı olan bir yaratık kimliği elde etmiştir.

Mitolojilerde adından sıkça söz edilen bu kuş, her ne kadar insanlar tarafından görülmemiş olsa da eşi menendi bulunmayan bir varlık şeklinde kabul edilir. Şairler, sevgiliyi ulularken teşbih yoluyla Anka’dan da söz etmektedirler.

Divan şiirimizde ulaşılamayacak kadar yükseklerde süzülüp kanat çırpması, asla yere konmaması, genel olarak görünmez olması, Kafdağı’nı mekân tutması, kuşların tamamından büyük olması, kanadının yere düşen gölgesinin devlet bahşetmesi, yakalanamayışı ve tüylerinin renkliliği gibi vasıflarıyla muhtelif teşbih ve mecazlarda ele alınarak işlenen Anka, Firdevsî’nin Şehnâme’sinde Zâl’i yetiştiren, besleyip eğiten, Rüstem adındaki oğlunun yaralarını iyileştiren ve ona yardım eden kuş şeklinde tanıtılmasından ötürü yazınsal metinlerde Zâl-Anka-Rüstem ilişkisiyle konu edilir.

Bununla birlikte şairler iftihar etmek istediklerinde kendilerini, sanat dalında elde ettikleri üstün ve erişilmesi imkânsız kudretlerini şiir ve hikmetin Kafdağı gibi ulaşılması olanaksız doruklarında yaşamını idame ettiren Anka’ya, velinimetleri de Zâl ile benzer gösterilir.

Şâh-ı murgân adıyla anılan bu destansal kuş, esasen şairane bir tasavvurdan başka bir şey değildir. Zâl ile oğlu Rüstem’in hikâyelerinde adından söz edilen Simurg’a büyük bir olasılıkla bir tür melek gözüyle bakmak mümkündür.

Söylencelerde, koruyucu melek şahsiyetiyle öne çıkan iyiliksever İyi Simurg’un tersine bir de canavar huylu ikinci bir Simurg’un adından da söz edilmektedir. Firdevsî’nin Şehnâme adlı yapıtında verilen bilgiye göre kötü karakterli olarak kabul edilen Simurg, efsanevî Elbruz Dağı üzerindeki yuvasında yaşarmış. Direkleri abanoz ve sandal ağaçlarından olan yuvasının malzemesinin içinde öd ağacı da bulunmaktadır. Bu yuvaya bir keresinde köşk adı verilmiş, bu kuşun heybetine, bu yuvanın heybeti uygun düşmektedir. Simurg, yaklaştığında hava kararmaya başlar, kuş; mercan yağmurlu bir bulut gibidir. Uçtuğunda bir dağa ya da siyah bir bulutu andıran bu kuş, pençeleriyle timsahları, parsları ve hatta fil kaldırabilecek büyüklükte ve güçtedir. Kendisi kadar büyük olan iki yavrusuyla uçtuğu zaman oldukça büyük bir bulut gibi görünürler. Ünlü kahraman İsfendiyar, gardûn adı verilen ve keskin silahlarla teçhiz edilmiş bir tür arabayla Simurg’u tuzağa düşürerek öldürür. İsfendiyar tarafından tuzağa düşürülerek öldürülen bu canavarın bedeni, koca bir ovayı kaplayacak büyüklükteymiş. 

Divan edebiyatının yanı sıra halk hikâye ve masallarında adına sık sık rastlanılan unsurlardan biri olan ve yaygın bir inanca göre geleneksel bir masal örgesi olan Anka’nın, Kafdağı’nda yaşadığı söylenmektedir.

Tasavvufsal içerikli tekke yazınında muhtelif nesirler şeklinde geniş bir biçimde ele alınan Anka adına, halk öykü ve masallarında Zümrüdüanka adıyla karşılaşılmaktadır. Aynı zamanda masal kahramanı olan Keloğlan’ın da yardımcısı olan Anka, masal kahramanlarına yardımcı olan, uçağın adının dahi olmadığı çağlarda kendisine yardımcı olduğu masal kahramanlarını uzak ülkelere genişçe kanatları üstünde son derece süratli bir biçimde kavuşturan efsanevî kuşlardan biridir.

Ön Asya mitolojisinde biri Araplar tarafından Anka, Türkler tarafından Zümrüdüanka; İranlılar tarafından Simurg ya da Sireng olarak adlandırılan, ikincisi de Hüma ya da Hümay adıyla bilinen olmak üzere iki efsane kuşu yer almaktadır.

Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’de adından “Eshabu’r-ress” olarak söz edilen, Kuyulular anlamında olan söylencesel toplumun yaşadığı yerde de Anka misali kuşların mevcudiyetine ilişkin bir söylenti bulunmaktadır. Gene aynı şekilde Kur’an’ın Fil suresinde adından söz edilen ve gökten taş yağdırdıkları rivayet edilen Ebabil Kuşları da Anka söylencesine ilişkindir.

Kur’an’da Anka sözcüğüne rastlanmadığı halde Kur’an tefsirlerinde Furkân suresinin 38. ve Kâf suresinin 12. ayetlerinde adından söz edilen Ashâbü’r-res’den ötürü Anka söylencesine ilişkin kimi söylentilere kesin olup olmadığına bakılmaksızın işlenmiştir. Örneğin Zemahşerî’nin yazdığı El-Keşşâf adlı yapıtta ilgili ayetler nedeniyle Yemen’de Hanzele b. Safvân’ın Ashâbü’r-res adındaki kavmine, Anka adında yabanıl bir kuşun tebelleş olduğundan söz edilir.

Zemahşerî tarafından zayıf söylenti şeklinde aktarılan bilgilere bakılırsa boyunun uzunluğundan ötürü Anka olarak adlandırılan bu kuş, kuşların tamamının büyüğüydü. Feth adındaki dağda yaşayan ve av bulamadığında küçük çocukları kapıp götüren Anka, sonunda Hanzele’nin bedduasıyla yıldırım çarpmasından yaşamını yitirmiştir.

Tasavvufta farklı anlamlara gelecek biçimde kullanılmış, söylencesel meziyetlerinden yararlanılarak kimi tasavvufsal düşünceler temsilî bir şekilde onunla ifadeye çalışılmıştır. İlk sufilerin kendisinden söz etmediği bu ad, Rüzbihân-ı Baklî gibi şair ve âşık mutasavvıflar benzetme ve temsil ögesi şeklinde kullanmışlardır. Ancak bu mefhumun tasavvufa tam olarak yerleşmesi, Mantıku’t-tayr adındaki yapıtında bu kuşu detaylı bir şekilde ele alan Attâr tarafından gerçekleştirilmiştir. Attâr’a göre Anka birlik-çokluk (vahdet-kesret) benzeri iki karşıt mefhumu belirtir.

Otuz kuş olarak ele alınan Simurg, çokluk ifade etmesine rağmen varlığın birden fazla olması vehmî ve hayalîdir. Anka gibi olan çokluğun da gerçekte ismi var cismi yok. Öte yandan Simurg’un, kuşların tek hükümdarı olduğu için birliği ve varlığı, bir başka ifadeyle Tanrı’yı belirtir. Efsanedeki Anka hayali, tasavvufta oldukça farklı biçimlerde ele alınmıştır. İbnü’l-Arabi, ‘Ankâ’ü mugrib fî ma’rifeti hatmi’l-evliyâ’ ve ‘şemsi’l-magrib’adlı yapıtlarında Anka imajından yola çıkarak mutlak şekilde âlem-insan (makrokozmos-mikrokozmos ya da büyük âlem-küçük âlem) benzerliğinde insanın küçük âlem olduğunu ve Mehdî’nin dünyadaki yerini saptamaya çalışmıştır

Akl-ı evvel’e ukâb (akbaba),  külli nefse verkâ (boz güvercin), külli cisme gurâb (karga) örneklerinden de anlaşılacağı üzere esasen 1165 tarihinde doğan ünlü İslam sufilerinden İbnü’l-Arabî; felsefesel kimi anlamları gün ışığına çıkarmak, manâ mefhumları, madde mefhumlar haline getirmek amacıyla muhtelif kuş adlarını simge şeklinde kullanır. Bunun yanı sıra söylencesel bir kuş olan Anka’nın meziyetleri muhtelif tasavvufî anlamların simgesi olarak İbnü’l-Arabî sonrasında da devamlı kullanılagelmiştir. Örneğin İbnü’l-Arabî sonrasında 30 Eylül 1207- 17 Aralık 1273 tarihleri yaşayan ünlü mutasavvıf Mevlânâ Celâleddin, Anka’yı yuvası Kafdağı’nda bulunan bir kuş, 1360 (H.761) tarihinde yaşamını yitiren Anadolu’da yetişen âlimlerin büyüklerinden Eflaki, çok kıymetli bir kuş ve bir devlet kuşu olarak adından söz etmiştir.

Tasavvufta insan-ı kâmil bir başka ifadeyle kutb anlamında kullanılan Simurg, Ferîdüddîn-i Attâr tarafından kaleme alınan Mantıku’t-tayr adlı yapıtında kuşların sultanı, Hüthüt’ün rehberliğinde yola çıkan kuşların yedi koyağı aştıktan sonra vardıkları sultan, bir başka ifadeyle Tanrı olarak çıkar karşımıza. Bununla birlikte Ankâ-yı lâ-mekân’da Tanrı anlamına da gelir.

Kendi yok adı var bir kuş gibi tanımlanması neticesinde tasavvufta, bedende belirmeyen (cisimsel olmayan), yalnız zihinde tahayyül edilen korkunç hayale benzetme yoluyla Anka adı verilmiş. Bedensiz nitelenmesi de bundan kaynaklanır.

Bununla birlikte Anka, kişinin kendini somut varlıklardan temizlemede, kişiliğini aşağıda göstermede ruhsal gücün simgesidir. İslamiyet’ten sonra bilhassa tasavvufa ilişkin mitsel vasıfların hissedildiği hikâyelerde karşılaştığımız Simurg, tasavvufsal yazında Tanrı sembolü olarak Ferîdüddîn-i Attâr’ınMantıku’t-tayr adındaki yapıtıyla daha iyi bilinmektedir.

Bu işin özü; 12. yy. mutasavvıfı Ferîdüddîn-i Attâr’ın yazdığı Mantıku’t-tayr adlı mesnevide şöyle anlatılır: Sayıları binleri bulan kuş, günün birinde kendilerine bir hükümdar seçmeyi kararlaştırır. Fakat Hüthüt bunlara; ‘bizim zaten Simurg adında bir hühükdarımız var’ diyerek onları bu kararından vaz geçirir. Bunun üzerine toplanan bu kuşlar, Hüthüt’ün rehberliğinde Simurg’u aramak üzere yola koyulur. Ancak binlerce kuştan sadece 30’u bu zorlu yolculuğu tamamlayabiliyor. Simurg’u gördüklerinde bakarlar ki Farsça’da otuz kuş anlamındaki Simurg, kendilerinden başkası değilmiş. Bu, tasavvufta; ‘Arayan herkes neticede Tanrı’yı kalbinde bulurmuş.’ anlamına gelir.

İçerik açısından Ferîdüddîn-i Attâr’ın yazdığı Mantıku’t-tayrbir ana hikâyeden (Simurg’u aramak için gerçekleştirilen bir yolculuk) ve bu ana hikâyenin içine yerleştirilmiş durumdaki küçük küçük hikâyelerden meydana gelmektedir. Yolculuk sırasında güçlüklerle karşılaşıldığında kuşlardan şikâyetler ve karşı çıkışlar gelmeye başlar. Bunun üzerine onlara kimi hikâyeler anlatan Hüthüt, anlattığı bu hikâyeleri yorumlayarak kuşlara tasavvufî açıdan mürşitlik görevini yerine getirir.

Anka’ya ait ilginç hikâyelere; Firdevsî’nin Şeyhnâme’sinde ve Mevlânâ’nın Mesnevi’sinde rastlamak mümkündür. Ferîdüddîn-i Attâr’ın yazdığı Mantıku’t-tayr adlı yapıtında olduğu gibi Mevlânâ tarafından kaleme alınan Mesnevi’sindede Simurg’a tanrısal görevler yüklenmiştir.

Bununla birlikte Bin Bir Gece Masalları’nda ve Arap atasözlerinde de adından söz edilen Anka’ya ilişkin pek çok yapıtta, bilhassa Ebû Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi tarafından yazılan Taberi Tarihi’nde sayfalarca efsane yer almaktadır.

”Da’vî-i aşk eylemek Mecnûna ben şeydâ ile

  Bir mekes da’vâ-yi pervâz etmedir ankâ ile “

                                                     Hayâlî

Türkçesi:

Mecnun için ben divaneyle aşk davasına girmek bir sineğin Anka ile uçma davasına girmesi (gibidir)” diyen şair, kendini Mecnun; sineği de Anka ile mukayese ediyor.

Hayâlî, aşk alanında kendisinin Mecnun’dan daha önde olduğunu dile getirmek amacıyla; “Anka’nın yanında sinek ne ise benim yanımda da Mecnun öyledir” diyor. Zira Anka’nın çok yükseklerde uçtuğunun bilinmesinden ötürü uçuş mevzuunda Anka’nın yanında sineğin esamisi bile okunmaz. Şair, aynı şekilde, aşk konusunda; “Benim bulunduğum yerde Mecnun’un esamisi bile okunmaz”, diyor.

 “Gördi yokdur merdüm-i âlemde âsâr-ı vefâ

  Girdi ism-i bî-müsemmâ şekline Ankâ gibi”

                                                       Hayâlî

Türkçesi:

“Bu âlemdeki insanlarda vefadan eser kalmadığını görünce (vefa da) Anka gibi isimlendirdiği şey mevcut olmayan bir isim oldu.”

Bu âlemde yaşayan insanların vefasızlığını anlatırken Anka’nın adının var, kendinin yok olmasından yararlanan Nâbî, vefa özelliğinin de Anka gibi olduğunu, vefanın sadece adının kaldığını söylüyor.

 “Ey Necâti şekk eder âlem vücûdundan senin

  Varlığın Ankâ gibi bir ad kalmışdır hemân”

                                                          Nâbî

Türkçesi:
“Ey Necâtî, âlem senin vücudundan (varlığından) şüphe eder. Varlığının ancak Anka gibi adı kalmıştır.”

Anka’nın da adının var ama kendisinin yok olması özelliğinden hareket eden şair, Necâtî’nin yaşadığından emin olamamasından ötürü; “ Bir adın var bu dünyada” diyor.

“Sîmurg u kîmyâ vü vefâ gibidir âdem

Yâr u harîf ü mûnis ü mahrem dedikleri”

                                                 Şeyhî

Türkçesi:

“Yâr, en yakın dost, en samimi arkadaş dedikleri yokluk, Simurg, kimya ve vefa gibidir.”

Yâri, en yakın dostu, cana yakın, çok samimi olan kişileri tarif ederken Simurg’dan yola çıkan Şeyhî, bu kişilerin de tıpkı Simurg, kimya ve vefa gibi olduklarını, bir başka ifadeyle dilde var ama gerçekte olmadıklarını ifade etmektedir.

 “Cife-i dünyâ değil kerkes gibi matlupumuz

   Bir bölük ankâlarız Kâf-ı kanâat bekleriz”

                                                      Fuzûlî

Türkçesi:

“İstediğimiz, akbaba gibi dünya leşi değil. Kanaat Kaf’ını bekleyen bir grup Ankalarız.”

Fuzûlî’nin yukarıdaki beytinde adından söz edilen ‘Kâf-ı kanaat beklemek’ deyiminden de anlaşılacağı gibi kanaat sahibi ve mütevazı, her şeye ve herkese eğilmeyen, kimseden minneti olmayan, toplum yaşayışından kaçarak tek başına yaşayan insanları ifade etmek amacıyla Anka’nın bir simge şeklinde kullanıldığını görmek mümkündür

Akbaba leşle beslenirken Anka, kemikle yetinmesini bilen bir kuştur.. Bu dünyayı bir leşe benzeten şair, kendisinin kanaat Kaf’ında olduğunu, dünya leşine bir başka ifadeyle dünyaya ve içinde yaşayanlara tenezzül etmediğini dile getiriyor.

“Çeleng-i perr-i hümâ sana iftihâr mıdır

Kemend-i zülfüne ankâ dahı şikâr mıdır”

                                                     Şeyh Galip

Türkçesi:

“Hüma’nın kanadının sorgucu sana övünülecek bir şey midir? Zülfüne de ancak Anka mı av olur?”

Sevdiğine; “Hüma’nın kanadının sorgucu senin için övgü duyulacak bir şeydir ve zülfünün kemendine de ancak Anka av olabilir” diyen Şeyh Galip,  onu ululamak amacıyla bu kuşların büyüklük ve ulaşılmazlık vasıflarından faydalanmaktadır.

“Bâl açsa şikâr etmege şahbâz-ı hayâlim

  Sayd etdiği elbetde yâ Ankâ yâ Hümadır”

                                                    Nef’î

Türkçesi:
“Hayal şahinim avlanmak için kanadını açsa ya Hüma avlar ya Anka.”

Hayal gücünün erişilmezliğini Anka ve Hüma ile dile getiren Nef’î de başlangıçta hayalini bir şahbaza benzetiyor sonra da hayalinin, hayal gücünün ancak Anka’yı, Hüma’yı avlayacağını ifade ediyor.

“Efendim daima sana ikbâl ü câhın pây-dâr olsun

   Değil ukâb u âhû sâna ankâlar şikâr olsun”

                                                             Nedim  

Türkçesi:

“Efendim talihin, bahtın ve yerin daimî olsun. Sana değil ceylan, kartal Ankalar av olsun.”

Bir başka kasidesinde yine devrin hükümdarı III. Ahmet’e övgüler düzen Nedim, padişahın bahtının, şansının ve yerinin sürekliliği için dua ettikten sonra ona layık olan kısmetin, değil ceylan veya kartal, ancak Ankalar olabileceğini söylüyor.

 “Şânına nisbet mülûkün şevketi benzer heman

  Peşşenin sîmurga nisbetle ser ü sâmânına”

                                                  Nedim

Türkçesi:
“(Senin) şanına oranla meliklerin büyüklüğü, sivrisinekle Simurg’un güçlerine benzer.”

III. Ahmet’e övgüler yağdıran Nedim, padişahın şanının büyüklüğünden söz etmek için sivrisinekle Simurg’un güçlerini kıyaslar. Zira sivrisinek ile Simurg’un güçlerinin bir olamayacağı gibi öteki padişahların da III. Ahmet’in ününe, büyüklüğüne erişemeyeceklerini dile getiren şair, III. Ahmet’i yüceltir.

 “Ne çâpük-rahş olur ol Düldül-i sîmurg-per elhak

  Ki olmuş âlem-i fıtratda sehmü’l-gayb ile tev’em”

                                                                Nef’î

Türkçesi:

“O Simurg kanatlı düldül, ne çabuk (yürüyüşlü), gösterişli attır. Doğrusu ki o, yaratılış âleminde göze görünmeyen şeyin dehşeti ile ikiz olmuş(tur).”

 Vezir Hüseyin Paşa’nın atını düldül ile eşdeğer tutan Nef’î, atın da Simurg kanatlı olduğunu söyler. At öylesine hızlı ki geçip gitmesine rağmen neredeyse görülmüyor. Simurg kanatlı at benzetmesiyle hem düldülü hem vezirin atına övgüler yağdıran şair; “Hem çok hızlı hem dehşetli bir at” diyerek vezirin atını ulvileştirmeye çalışıyor.

HÜMÂ/HÜMAY

Devlet kuşu manasında Fars diliyle Hüma sözcüğü söylencesel Hüma kuşun manasıyla birlikte mutluluk ve kutluluk anlamını da taşımaktadır. Arapça’da bulah manasına gelen Hüma, tayru’d- devle, bir başka ifadeyle şans kuşu, cennet kuşu adlarıyla da bilinmektedir.

Hem doğu mitolojilerinde hem de divan şiirimizde üstün meziyetleriyle bilinen bu söylencesel kuş, bazı Türk lehçelerindekumay, Anadolu Türkçesi’nde Hüma/Huma olarak ifade edilen ve Farsça’daHüma/Hümay adı verilen söylencesel bir kuştur. Eski Türk inanışında yer alan kadın ve çocukların koruyucu tanrıçası Umay ile olan özdeşlikleri üzerinde de durulan Hüma’nın mekânı, akıl almaz derecede yüksek ve sınırı bulunmayan bir yer şeklinde hayal edilmektedir. Her yere erişebileceğine inanılan Hüma bu meziyetleriyle İran ve Türk mitolojilerinde kuşların en soylusu olarak kabul edilmiş ve devlet kuşu olarak kabul görmüştür. Hüma’nın bu meziyetleri, Roma başta olmak üzere farklı kültürlerdeki kuvvet ve güç simgesi sayılan efsanevî kuşlarla bir özdeşlik gösterir.

Hüma kuşu, Ön Asya masallarında ve İslamiyet’te Zümrüd-ü Anka ile karıştırılmış durumdadır. Öteki bilgilerin aksine Kaf ya da İranlılarca kutsal sayılan Elbruz dağlarında değil de cennette yaşadığına inanılan bu kuş, bazen uçarak göğün yedinci katındaki âlemler ve burçlar arasında dolaştıktan sonra Tanrı katına da çıkan bir kuş olarak düşünülmektedir.

Devlet kuşu sıfatında yer alan devlet mefhumu,hümayun sözcüğünün Hüma’dan ileri geldiği için hem iktidar hem de mutluluk ve baht açıklığı anlamlarına gelir. Osmanlı padişahları hakkında tazim anlamını içeren bir tabir olan Hümayun sözcüğü Hüma ile –yûn edatından oluşmaktadır. Rivayete göre Hüma, başına konduğu kişiye şeref ve baht açıklığı bahşeder.

Değişik kaynaklarda şekli, vasıfları ve yaşadığı mekân hususunda farklı bilgiler bulunan Hüma, kimilerine göre Hint Okyanusu’nda yer alan adalarda yaşayan, güvercin büyüklüğünde, kanatları yeşil, gagası sarı; kimilerine göre de Çin Hıtâ, Deştikıpçak ya da Hindistan’da yaşayan, serçeden biraz daha büyük olan ve boz saksağana benzeyen bir kuştur

Bir söylence uyarınca Kafdağı’nda yaşadığına inanılan Hüma’nın oldukça büyük ve yırtıcı olduğuna inanılır. Bir başka kaynakta verilen bilgiye göre kuzgun büyüklüğünde olan Hüma, kanat uçları siyah, başı yeşil bir kuştur. Bir başka kaynakta zümrüt yeşili kanatlı, beyaz bir kuş olarak çıkar karşımıza. Bununla birlikte bu kuşun doğan büyüklüğünde, biraz tûlanî, açık mavi renkli, kuyruk kısmı münakkaş cigalî ve ayakları bulunmayan bir kuş olduğu söylentisi de yaygındır.

Kemikle beslenen Hüma, üzerinden geçtiği insanlara kut ve varsıllık bahşedeceği inancı yaygın olan mitolojik bir kuştur. Yere inmeden hep yükseklerden uçan bu kuş, havada yumurtlarmış. Yavrusu da yumurtadan çıkar çıkmaz uçtuğu için Hüma’nın ayaklarının olmadığı inancı yaygındır. Zararsız hayvanlara zarar vermeyen, onları incitmeyen Hüma, yalnız avladığı yırtıcı kuşların kemikleriyle beslenirmiş. Söylentiye göre dirisi ele geçmeyen Hüma’nın, belki sahrâ-yı Hıtâ içinde, deşt-i Kıpçak’ta ve Hindistan çevresinde ölüsünü bulmak mümkünmüş. Hüma’yı kasten öldüren bir kişinin kırk gün içinde öleceği inancı yaygındır. Bazı Türk topluluklarında çocukları koruyan bir melek ve can alan Azrail de Hüma olarak adlandırılır.

Cennet ve devlet kuşu olması; kimi müşterek vasıflarından ötürü Simurg, Anka, Garuda, Kaknus ve Phoenixvb. efsanevî kuşlarla karıştırılan Hüma’yı öteki kuşlardan ayıran en önemli özelliktir. Hüma’nın yedi kat göğün üstünde âlemler ve burçlar içinde dolaşarak Tanrı’ya ulaştığı inancı yaygındır.

Her zaman gökyüzünü mesken tutan Hüma, kimi zaman yeryüzüne 40 arşın kadar yaklaşınca gölgesinin üzerine düştüğü kişi ya da üstünü kirlettiği kişi ya hükümdar ya da zengin olurmuş. Kendisine devlet kuşu denmesi de bundan kaynaklanır. Hümayun ve devlet kuşu deyimlerinin de bundan ortaya çıktığı sanılmaktadır.

İnançlar uyarınca eski dönemlerde bir hükümdar öldüğü zaman halk, büyük bir alanda toplanır ve Hüma kuşu uçurulurmuş. Hüma kuşunun başına konduğu kişi hükümdar seçilirmiş. Ancak çeşitlemelerin bazılarında bu konmadan kirletme şeklinde söz edilir.

Ayriyeten Hüma’nın mutlu ve uğurlu olarak sayılmasından ötürü türkülerin zannı uyarınca başının üstüne Hüma’nın kanatları saye-endaz olan kralın, ulu ve güçlü olacağı gibi yiğitlikle koruyacağı tebaasının kutluluğunu da arttırır.

Altay mitolojisinde hamile kadınların, çocukların koruyucu tanrıçası Umay, kuş olup uçtuğu zaman gölgesi kimin üzerine düşerse o kişi hükümdar seçilirmiş. Yazın ve inanış dünyamızdaki Hüma’nın kanadının gölgesine ilişkin inancının da bundan ileri geldiği sanılmaktadır.

Tasavvuf yazınımızda Hüma, ulaşılması güç yüksekliklerin, bununla birlikte güzelliğin de simgesi olarak kabul görmüştür. Hüma, kavuşması olanaksız olan sevgili benzeri ulaşılması güç şeyleri ifade eder. Sevgilinin saygı gösterip ilgilenmesi, aşığın başına devlet kuşunun konması şeklinde yorumlanır. Sevgilinin alnını örten saçlar ve saç belikleri, Hüma’nın kanatlarına, saçının gölgesi de mutluluk bahşetmesinden ötürü Hüma’nın gölgesiyle eş değer tutulur.

Divan şiirimizde düzyazı şeklinde kullanıldığında şans, baht açıklığı, debdebe ve ulaşılamaz mutluluk, ulaşılması güç makam ve bilgiler anlamı taşır.Yazınımızda iktidar, saadet ve gönence doğru yol alan bir ikbalin simgesi olarak algılanır. Divan şiirinde kasidelerde övgüler yağdırılan devlet büyükleriyle Hüma arasında bir bağ kurulur. Kasidelerde kendisine övgüler düzülen devlet adamının, en zor işi gerçekleştirmek suretiyle Hüma kuşunu avlamayı başardığından bahsedilir.

Geleneksel Türk ve İran yazınlarında Hüma’ya ilişkin pek çok tabir vardır. Örneğin, ‘Hümâ-yı Lâ-mekân’ mekânsız Hüma; Allah, ‘Hümâ-yı Beyzâ-yı Dîn’ dinin beyaz Hüması; Hz. Muhammed anlamına gelir. Hüma-sâye (iyilikleri yeryüzüne yayılmış), Hümâ-pâye (yüksek dereceli), Hümâ-yı İkbâl(yüksek talih, devlet kuşu), Hümâ-pervâz”(yüksekten konuşan) gibi ifadeler içinde benzetilen olarak kullanılan Hüma’ya ilişkin tabirlerde şans ve ikbal özellikleri gözden kaçmaz. ‘Hümâ-yı evc-i izzet, hümâ-şeref, hümâ-tal’at, hümâ-yı nur-bâl’ benzeri sözler de Hüma’nın yücelerde uçmasına ve gölgesine ilişkin inanışların bir göstergesidir.

Âşık edebiyatı başta olmak kaydıyla Hüma; halk türkü ve öykülerinde masallarda, söylencelerde ve divan edebiyatındaki vasıfları ve erişilmesi güç olan yüksekliklerdeki uçmasıyla söz konusu edildiği kadar güzellik simgesi şeklinde de kullanılmıştır. Hüma kuşunu, andıklarında bütün özellikleriyle sevgiliyi kasteden saz şairlerinden bazıları kendini Hüma’ya benzetirler. Erzurum yöresinin ‘Hüma Kuşu Yükseklerden Seslenir’ adlı türküsü halk musikisinin en tanınmış ezgilerindendir.

İran şairi Hâcû-yi Kirmânî’nin, Cemâlî adındaki divan şairinin ve Kara Fazlî’nin Hümâ vü Hümâyûn, Na’tî Mustafa ve Sâbit’in Edhem ü Hümâ adlarıyla anılan mesnevi örneklerinde görüldüğü üzere Hüma, bağımsız yapıtlara da konu edilmiştir. Yukarıda sözü edilen hikâyelerde Hüma, adını bu kuştan alan kadın kahramandır. Öte taraftan İranlı ünlü mutasavvıf Ferîdüddin Attâr’ın Mantıku’t-tayr adlı yapıtında Simurg’u aramaya giden kuşların arasında Hüma kuşu da bulunmaktadır. İranlı Sâdî-i Şirazi, Gülistân adlı yapıtında Hüma’nın kuşların tamamından üstün olduğundan söz eder.

TürklerinHüma adını verdiğibu kuş, hadislerde Cennet kuşu olarak bilinen kuştur. İnanca göre cennette oturan bu kuş, bazen göğün yedinci katındaki Tanrı’nın yanına gidip gelirmiş.

Bunun dışında Müslümanlık’ta Tanrı’nın bimekân olduğunu göstermek amacıyla, Hüma kuşu örneği verilirken tasavvufta Hüma çoğu zaman dervişin muhtaç olduğu himmetin simgesi olarak gösterilmektedir.

Hüma resim, minyatür, dokumacılık, nakkaşlık vb. klasik Türk el sanatlarında çok önemli bir motif teşkil etmektedir.

 “Âşık-ı sâdık isen bakma bu dünyâ yüzüne

   Ki hümâ-himmet olan konmaya murdâr olana”

                                          Nabî

Türkçesi:
“Eğer candan âşık isen bu dünya yüzüne bakma ki Hüma gayretli olan murdar olana konmaz.”

Kemikle beslenen Hüma, asla murdar olana konmaz. Yukarıdaki beyitte bu dünya murdar olarak vasıflandırılıyor. Nâbi, bu beyitte; “Eğer ki sen de candan bir Hak âşığı isen murdar olan dünyaya sakın tenezzül etme” şeklinde bir nasihatte bulunuyor.

”Hâne-i ağyâr u uşşâka tenezzül eylemez

  Bir Hümâdır ol peri ammâ Hümâ-yı lâ-mekân”

                                                         Nef’î

Türkçesi:

“O peri, gayrıların ve âşıkların evlerine tenezzül etmez. O, yeri olmayan bir Hüma’dır.”

Hüma’nın bir yeri, yurdu yoktur, bi-mekândır. Mekânsız bir Hüma’ya benzetilen sevgili de ne ağyarın ne de âşıkların da evlerine gider, tenezzül etmez. Çünkü birilerinin evine ihtiyacı yoktur.

”Gören şehr-i kanâ’at çâr-sûsın nakl iderler kim

   Hümâya kimse bakmaz mâkiyânâsâ kafeslerle”

                                                            Nabî

Türkçesi:

“Kanaat kentinin çarşısını gören der ki tavuk gibi kafeslerle Hüma’ya kimse bakmaz.”

Kanaat şehrinin çarşısında tavuk gibi kafeslerle Hüma olsa onlara kimse bakmaz. Zira kanaatkârdırlar, yetinmeyi bilirler. Paha biçilmeyen bir değer olan Hüma ulaşılmazdır, ancak kanaat öylesine kıymetli bir hazinedir ki kafeslerde bir sürü Hüma olsa bile kimseyi baktırmaz, değil kapışmaya, almaya bakmaya bile ihtiyaç duymazlar.

”Hamâm-ı akl eremez şâhbâz-ı fikretine

Hüma kuşuyla beraber hiç ola mı usfûr”

                                                   Hayâlî

Türkçesi;

 “Akıl güvercini düştükten sonra şahbazına ulaşamaz. Hüma ile serçe bir olur mu hiç?”

Hüma ile serçeyi mukayese eden şair bu kıyaslamaya dayanarak düşüncenin akıldan üstün olduğunu söylemektedir. Düşünceyi, şahin ve Hüma şeklinde nitelendiren şair, aklı, güvercin ve serçe olarak vasıflandırmaktadır. Bilindiği üzere Hüma ile şahin doğal olarak güvercin ve serçeden üstündür. Bunu örnekleyen şair bu karşılaştırma ile düşünceyi akıldan üstün tuttuğunu ortaya koymaktadır.

”Bir dâma tutulmaz dilimiz turradan özge

Zîrâ kafes-i aşkdan âzâde Hümâyız”

                                                 Nef’î

Türkçesi;

“Gönlümüz cananın perçeminden başka bir tuzağa düşmez. Çünkü aşk kafesinde özgür Hüma’yız.”

Gönül kuşunu ancak sevgilinin saçları, zülfü veya perçemi avlayabilir. Bizler aşk kafesine düşmeyen Hümalarız. Kendini Hüma’yla özdeşleştiren âşık tuzağa düşmeyeceğini dile getirmektedir.

”Üstühân ile Hümâ gibi yüri hursend ol

  Ne virürler bu şikem-hârelige fîl gibi”

                                                     Nabî

Türkçesi;

“Kemik ile beslenen Hüma gibi yürü, gözü, gönlü tok ol. Fil gibi yiyiciliğe ne verirler?”

Bu dünyada gönlü gözü tok olmak gerektiğini salık veren şair, bu beyitinde, kanaatkâr ve gözü tok olmaya, kemikle beslenen Hüma’yı örnek olarak göstermektedir. “Fil gibi çok yemenin; mideye düşkün olmayı ve yemeyi sevmenin sonunda ne kazanılır ki ?”diye soruyor.

“Dil kapsa n’ola dâ’im şehbâz gibi zülfün

Şâhîni şikâr eyler bir turfa Hümâdır bu”

                                                     Nef’î

Türkçesi;

“Zülfün şahbaz gibi daima gönül kapsa ne olur? Bu (zülfün), şahin avlayan görülmemiş bir Hüma’dır.”

Zülfün bir şahin misali sürekli gönül kuşlarını avlıyor. Zülfün, şahini de avlayan öyle bir Hüma ki, gönül kuşunu da avlasa tuhaf olmaz. Sevgilinin zülfü; gönül kuşunu, şahini avlayan bir Hüma’yla eş değer tutuluyor.

Elif ki encümen-i harfde ser-âmeddür

   Per-i Hümâ-yı sa’âdet serindeki meddür

                                                       Nabî

Türkçesi;

“Elif harfler kümesinde başı çekendir. O, mutluluk Hüması’nın kanadı başındaki uzatma gibidir”

Bilindiği üzere Arap alfabesinin ilk harfi Elif’tir. Bu alfabede hem Elifin hem de öteki bazı harflerin üzerine konulan med adlı bir uzatma işareti bulunmaktadır. Mutluluk Hüma’sının kanadı, Elif’in üzerine konulan bu med gibidir. Hüma’nın kanadı da med işareti gibi kavislidir.

Şair, mutluluk Hüma’sının kanadından söz ederken Hüma kuşunun kanadının mutluluk getirme özelliğine vurgu yapmaktadır.

Hüma, şiirlerde Devlet HümâsıHümâ Kuşu, İsmet sipihrinin yere konmaz hümâsı,sâye-i zülfün hümâsı gibi tanımlamalarla da karşımıza çıkmaktadır.

İBİBİK/HÜDHÜD

Hüthüt, hemen hemen tüm dillerde çıkardığı sese, başındaki tuğ biçimli renkli tüylere göre isimlendirilen ve tarak biçimli ibiğiyle bilinen bir kuş çeşididir. Dilimizde İbibik, Çavuş Kuşu, Taraklı, İbikli;Arapça’daHüdhüd, Ebürrebî;Farsça’da Pûpû, Şâneser; İngiliz dilindeHoop pocve Fransızca’daHuppeadlarıyla bilinen Hüthüt’ün kanatları ve kuyruk kısmı siyah beyaz alacalı, öteki kısımları pembemsi açık kahverengi, ibiğinin uç kısmı kara, gaga kısmı uzunca ve kıvrık şekildedir. Bir adı da İpek Kuşu olan ve çizgili ve oldukça renkli olan bu kuşun tüyleri, kalbi vb. çeşitli tarzlarda kullanılmasına karşın gübre içine yapmasından ötürü yuvası çok kötü biçimde kokar. Hz. Süleyman’ın hizmetinde bulunan Hüthüt, çok uzaklarda bulunan suyu havada görebilme ferasetine ve keşfedebilme yeteneğine sahip olmasından, Hz. Süleyman’a ve ordusuna yol göstermesinden ötürü olağanüstü bir kuş olarak bilinir.

Kur’an’da kuşların dilinden anladığı söylenen Süleyman peygamberin hikâyesiyle ilgili olarak adıgeçen Hüthüt kuşunun bir adı da Mürg-i Süleyman’dır. Kur’an’da Hz. Süleyman ile Sabâ melikesi Belkıs arasında ulaklık yaptığı söylenir. Yazınımızda Hz. Süleyman ile Belkıs arasında yaşanan bu olay,efsanevi yanlarıyla Doğu âleminde söylenegelen bir öyküdür.

Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’de Süleyman peygamberden söz edilirken öteki meziyetleriyle birlikte kendisine kuşdilinin öğretildiği, cinlere, insanlara ve kuşlara söz geçirdiğini ve onlardan oluşan ordularının mevcut olduğundan da bahsedilmektedir. Ayetlerde bu hususta ileri sürülen bilgiler uyarınca; bir sefer sırasında cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan ordularıyla birlikte karınca koyağına uğrayan Süleyman peygamber, orada yokladığı kuşların arasında Hüthüt’ün bulunmadığını fark eder. Nedenini sual eyleyerek,‘eğer bir özürü varsa bunu kanıtlamasını, aksi takdirde canını yakacağını’ ya da ‘kellesini koparacağını’ dile getirir. Bu söylemden kısa bir süre sonra çıkagelen Hüthüt, Hz. Süleyman’a, onun tarafından henüz bilinmeyen ve bir kadın tarafından idare edilen Sabâ diyarından haber getirdiğini ve onların dinsel hususlarına ilişkin bilgiler verir. Bu minval üzere Hz. Süleyman bir mektup verdiği Hüthüt’ü, Sabâ ülkesine göndererek o ülkeyi yönetenlerin nasıl bir karara varacaklarını öğrenmesini talep eder. Hz. Süleyman tarafından Hüthüt aracılığıyla gönderilen mektubu okuyan Sabâ melikesi Belkıs, önde gelen adamlarıyla görüşür.Sonra, aldıkları karar gereğiHz. Süleyman’a kimi armağanlar gönderir. Belkıs tarafından kendisine gönderilen armağanları reddeden Hz. Süleyman, Belkıs’ın kendisine biat etmesini talepeder. Bunun üzerine ülkesinin önde gelenleriyle durumu görüştükten sonra iman eden Belkıs, Hz. Süleyman ile evlenir.

İslam yazınında Hüthüt’ün ebü’l-ahbârebü’r-rebî, ebü ibâdveebü seccâdolmak üzere pek çok isimle anılır. Toprağın altındaki suyu görmesi, eşine olan sadakati, eşinin ölümünden sonra yeni bir eş aramaması, anne ve babasına karşı saygıda kusur etmemesi Hüthüt’ün başlıca meziyetleridir. Annesi öldüğünde kendisine uygun bir mekân buluncaya dek onu başında taşıdığı için güzel bir ibikle ödüllendirilmiştir. Hüthüt’e ait benzer düşüncelerle Yunan ve Roma yazınlarında da karşılaşmak mümkündür. 619-688 arasında yaşayan Arap fıkıf bilgini ve Kur’an’ın ilk yorumlayıcısı İbn Abbas (Abdullah Bin Abbas)’ınsöylediğine göre peygamberimiz, Hüthüt’ün, Göçeğen Kuşu’nun, karıncanın ve arının öldürülmesini menetmiştir. Hz. Süleyman’a su bulması ve elçilik görevini yapması, Hüthüt’e ilişkin yasaklamanın nedeni olarak gösterilmiştir.

Hüthüt, Doğu ve İslam yazınında kendisine yakıştırılan pek çok meziyetiyle adından söz edilen bir kuştur. Arapça’da, yürüdüğü zaman başında bulunan tuğun sallanışına göre muhtelif adlarla isimlendirilen Hüthüt’ün, özellikle anne ve babasına karşı gösterdiği saygıdan ötürü simge olarak anılması, kendisine atfedilen meziyetlerin başında gelmektedir. Hüthüt’ün, Hz. Süleyman tarafından yeraltında saklanan düşman ordularının yerini saptaması amacıyla görevlendirilmesinden ötürü Arapça’da, herkesin göremediği şeyleri görebilen kimseler için Absar Min Hüdhüd ifadesi kullanılmaktadır. Başında yer alan tuğ nedeniyle de sâhib-i külâh olarak vasıflandırılır. Esasenhüdhüd şeklinde ötmesi, kimseler tarafından bilinmeyen şeyleri göstermek amacıyla Orada! Orada! demesinden kaynaklanmaktadır. Rüya yorumu yapılan yapıtlarda bu inanışlara ilişkin olarak muhtelif tabirler yer almış durumdadır. Rüyada Hüthüt görmek, içinde bulunulan sıkıntılardan kurtulmak, suya kavuşmak, konuk gelmek, güvende olmak, uzakta bulunan herhangi birinden haber almak şeklinde tabir edilmektedir.

Arap halk inanışında ve Arap şiirine yansımış hikâyelerde Hüthüt’ün görme yetisinin olmasına karşılık, pislikle beslendiği içinetinin koktuğusöylenir. Ferîdüddîn-i Attâr’ın kaleme aldığıMantıku’t-tayradlı tasavvufî mesnevi, Hüthüt’le ilgili bağımsız olarak yazılan ilk hikâyedir. Bu yapıtta verilen bilgilere göre Hüthüt, kendilerine bir hükümdar seçmek amacıyla toplanan kuşlara rehberlik ederek, nasihatta bulunduğu kuşlarla birlikte Kafdağı’nda Simurg’u aramaya giden kuştur. Neticede, öyküde, başında hakikat tacı taşıyan bir kuş olarak gösterilen Hüthüt’le birlikte otuz kuş, Simurg’a ulaşırlar.

Ünlü mutasavvıf Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’ninkaleme aldığıMesnevi  adındaki yapıtta, Hz. Süleyman’a ilişkin öykünün birinde yeraltında bulunan suları gören kuş olarak adından söz ettiği Hüthüt, Ferîdüddîn-i Attâr tarafından kaleme alınan Mantıku’t-tayr adındaki yapıtta rehber kuş, bir başka ifadeyle mürşit kuş vasfıyla yazınımızda da işlenmiştir. 14. yüzyılda yaşayan ve döneminönemli şairleri arasında yer alan Ahmed-i Gülşehrî de, Attâr’dan çevirdiği  Mantıku’t-tayr adındaki yapıtında Hüthüt’e geniş yer vermiştir. Hem, 1441- 1501 arasında yaşayan AliŞir Nevai’nin, Ferîdüddîn-i Attâr tarafından yazılan Mantıku’t-tayr’a nazire olarak yazdığı, ancak konuyu daha zenginleştirdiği Lisânü’t-tayrve Derviş Şemseddin’in yazdığıDeh Murgadlı mesnevilerde Hüthüt’le ilgili bilgilermevcuttur.

Divan edebiyatımızda Hüthüt; Hz. Süleyman, Belkıs ve Sabâ sözcükleriyle bir arada anılmaktadır. Bu harikulade kuşla ilgili olarak dile getirilen aşağıdaki şaka, onun zeki ve bununla birlikte nüktedanlığının bir göstergesidir. Söylenceye göre Hz. Süleyman ve ordusu, Hüthüt’ün bir davetine katılmışlar. Davete çağrılı olan misafirler geldiğinde, ölü bir çekirgeyi denize atan Hüthüt: “Ey Resulallah, buyur ye; eti az ise de, suyu boldur” demiş. Bu latifeye Süleyman peygamber ile askerleri, Hüthüt tarafından yapılan bu şakaya bir yıl boyunca gülmüşler:

 “Hüdhüd gibi bînâ gerek anı arayanlar

  Vîrâneye bûm olmağıla genc bulunmaz” 

Nabî

Türkçesi:

“Hazine bulmak için hüthüt gibi görebilmek gerek, onu arayanlar, viranede baykuş olmakla (hazine) bulunmaz.”

Viranelikte yaşayan baykuş değil ancak Hüthüt, bir başka ifadeyle yer altında saklı olan defineleri gören bu kuş, hazine bulabilir. Burada da onun şiddet-i basarla teçhiz olduğu ve herkesin göremediği şeye hükmetme özelliğinden bahsedilir.

”Bir iki gün dîdeden oldunsa pinhan bâri gel

  Bir neşât-âver haberle hüdhüd-i bînâ gibi”

                                                                      Nabî

Türkçesi:
“Bir iki gün gözden kayıp oldunsa, bari gören hüthüt gibi neşe getiren bir haberle gel bari.”

Hüthüt’ün en belirgin vasfı, görünmeyen şeylerden haber vermesidir. Şair, sen de hüthüt gibi görünmeyeni gör ve onun müjde getirdiği gibi sen de sevinçli bir haberle gel diyor.

“Hüdhüdün hayretini âsaf-ı Cem-kadre yetür

  Nâlesin mûrçenin sem’-i Süleymana irür”

                                                       Şeyhî

Türkçesi:

“Hüdhüdün şaşkınlığını Cem kıymetli Asaf’a, Hz. Süleyman’ın vezirine ulaştır. Küçük karıncanın çığlığını (da) Süleyman’ın kulağına ilet.”

Bu beyitte; bütün kuşların dilinden anlamasından ötürü Hüthüt’ün ve karıncanın dilini de bilen Hz. Süleyman’ın bu özelliğine vurgu yapılıyor.

KAKNUS/MUSİKAR

Kuğu kuşu anlamına gelen KaknusKaknûs ve Kuknus olmak üzere iki şekilde yazılır. Aslı Yunanca’dan Kiknos sözcüğünden gelme olan Kaknus; Türkçe kuğu, Fransızca eygne demektir. Kuğu, mitoloji yazarlarının hayalinde bulunup, gerçekte mevcut olmayan kuşlardan biri değil, Tanrı’nın var etme gücünün güzel ve latif denecek derecede güzel yaratılmış gerçek bir kuştur.

 “İlâhetü’1-cemâlin arabası için bu kuşların intihabı, güzelliklerinin en celi burhanıdır. Kudemanın itikadına göre kuğu kuşu öleceğine yakın gayet ahenktar bir savt ile nağme-perdâz olurmuş” (Kam, 1998: 90).

Fransızların, deha sahibinin ölümüne yakın ortaya koydukları son yapıta chan de eygne demeleri, kuğu konusunda söylenen bu söylenceden kaynaklanmaktadır. İşte İran yazınından yazınımıza geçen Kaknus sözcüğünün kökeni de budur. Bu gerçekte olmayan, kuruntuya dayanan kuş konusunda söylenen söylenceye gelince, sözde çeşitli renklerle mülevven, çeşitli bezeklerle bezenen bir kuş olan Kaknus’un gagasında üç yüz altmış beş delik bulunurmuş. Ulu dağların doruğunda dağlara karşı oturduğu sırada, gagasındaki bu deliklerden çeşitli sesler çıkarmış. Bu seslere kulaklarıyla tanık olan öteki kuşlar, çalgı çalan kuş anlamına gelen tâir-i mutrib’in çevresine toplanırlarmış. Bu güzel nağmeleriyle tuzağa düşürmüş olduğu kuşlardan birkaçını avlayan Kaknus, bunlarla yaşamını sürdürürmüş. Bin yıl yaşadığı rivayet olunan bu acayip yaratık, bin yıllık uzun bir yaşamın bitiminde topladığı çalı çırpının üzerine oturur, yaşamdan ayrılmasından, incelik sonucunda ve üzüntüden ötürü hüzünlü hüzünlü ötermiş. Tıpkı kendine âşık olup sudaki yansısına kavuşmak amacıyla kendini dereye atan Nergis gibi Kaknus da kendi ezgilerinin etkisiyle kendinden geçerek kanatlarını kuvvetli bir biçimde diğerine çarpar. Kanatlarının çarpışması sonucunda meydana gelen kıvılcımlar, çalı çırpı ile birlikte biçare Kaknus’u da yakarak kül edermiş. Ancak bu külden, onun yanıp kül olmasının hemen ardından meydana gelen yumurtadan bir yavru Kaknus doğarmış. Bundan ötürü Farsça’da yakan, yakıcı anlamına gelen ateş-zen olarak da adlandırılan bu kuşun mitolojisi, Hristiyanlar tarafından ölümün sonrasında yeniden doğuşun sembolü sayılmıştır. Bazı rivayetlere göre sözde musiki, bu kuşun gagasından bir başka ifadeyle nefes borusundan çevreye yayılan nağmelerden alınmaymış.

Eski Mısrîlerin Feniks (Phoenix) adında gerçekte olmayıp var sayılan bir kuşları var idi ki onun hakkında rivayet edilen hurafelerle Kaknus’a yüklenen şeyler arasında önemli bir ayrıntı yoktur. Rivayetlerin bu benzerliği, Kaknus’un Feniks’ten başka bir şey olmadığının bir göstergesidir.

Gertrude JOBES tarafından verilen bilgiler uyarınca Fenike’yle ilgili olan Phoenix kelimesi; pho-en-ix/bir-büyük-ateş anlamındadır. Bu izahat, bu söylencesel kuşun her beş yüz yılda bir kendini büyük bir ateşte yakması ve küllerinden yeniden doğması rivayetiyle ilişkilidir. 

Mısır mitolojisi uyarınca, kartalla benzerlik arz eden ve yeryüzünde bir taneden ibaret olan Feniks, çeşitli renklerle bezeli olduğu gibi tepesiyle beyaz kuyruğunun araları da rengârenk tüylerle bezenmiş. Habeşistan’da yaşadığı hayal edilen bu söylencesel kuşun ömrü oldukça uzunmuş.  Bir kartalla eşdeğer büyüklükte olan Feniks’in başında oldukça parlak bir sorguç bulunmaktadır. Gözleri, yıldız gibi parlayan bu kuşun boynundaki tüyler yaldızlı, öteki tarafları kırmızı renklidir.

Bu kuşun; beş, altı yüz yıl kadar yaşadığı rivayet edilir. Misrîlerden rivayet olunan şu söylenceyle Kaknus konusundaki söylence arasında var olan benzerlik, yukarıda değindiğimiz gibi iki kuşun, bir yumurtadan doğduğuna şüphe bırakmıyor.

Eski musiki bilginleri, bu kuş tarafından çıkarılan seslerden ilham alarak musiki bilimini yaratmalarından ötürü bu kuş musikar adıyla da anılır olamaya başlamış. Musiki sözcüğünün, aslı Farsça olan ve birkaç neyin birleştirilmesiyle meydana gelen eski nefesli çalgılardan biri olan musikar’dan türemiştir.

Türk Müzik Mitolojisinde, müziğin yaratılışı hususundaki bir mitolojik hikâye uyarınca Hindistan’da bulunan ve Kaknus adı verilen iriyarı bir kuş, ormanın derinliklerinde yaşarmış. Eşi bulunmadığı için bir eş bulmayı umut ederek tatlı tatlı öten Kaknus, oldukça uzun yıllar yaşarmış. Ölümü yaklaştıkça daha çok ötmeye başlayan bu kuş, sonra birden alev alıp yanarak kül olurmuş. Yanıp kül olan Kaknus’un küllerinden yeni bir yavru Kaknus doğarmış. Bu kuş konusundaki merakını gidermek isteyen filozofun biri, uzun aramalar neticesinde bir ormanda bulduğu Kaknus’u günler boyunca izleyip nağmelerini dinleyerek müziğin bulunmasına katkı sağlamış. Bu hikâyenin anlatıldığı zaman dilimi Selçuklulara dayanmaktadır. O devrin Ferîdüddîn Atâr adındaki ünlü mistik şairin yazdığı Mantıku’t-tayr adındaki yapıtında bu hikâyeyi şu şekilde anlatmaktadır:

“Kaknus, Hindistan’da yaşayan güzel fakat acayip bir kuştur. Üzerinde ney gibi yüzlerce delik bulunan uzun, kuvvetli bir gagası vardır Kaknus’un. Sonra bu kuşun ne eşi, ne kardeşi vardır, tekdir bu kuş.

Kaknus bir kere ötmeye, gagasının deliklerinden türlü türlü nağmeler çıkarmaya başladı mı bütün hayvanların aklı başından gider, onu dinlemeye koşarmış. Hepsi susaronun ormanı dolduran nağmelerinde kaybolurlarmış.”

Bin yıl kadar yaşayan Kaknus, ölüm zamanını çok iyi bildiği için ölüm vakti geldiği zaman topladığı çalı çırpıları, çepe çevre yığdıktan sonra ortasına oturup en acıklı nağmeleriyle figan etmeye başlarmış.

Bir taraftan böyle figan etmeye başlayan Kaknus, öbür taraftan da kurumuş yapraklar misali titremeye başlarmış. Onun nağmeleriyle coşa gelen hayvanlar ve kuşların tamamı bu kez de onun ağıdını dinlemek amacıyla çevresinde halka oluşturacak şekilde dizilirlermiş.

Kaknus’un figan ile ötmesiyle çevresinde toplanan hayvanlardan bazılarının yüreğinden kan damlarken, bazıları da hemen orada yaşamını yitirirmiş. Can boğaza gelip de bir solunumluk nefesi kaldığı zaman şiddetle kanat çırpmaya başlayan Kaknus’un kanatlarından çevreye saçılan kıvılcımlar hem çalıları hem de Kaknus’un kendisini yakıp kül edermiş. Ateş sönüp dumanlar çevreye yayıldığı zaman da küllerin arasından bir yavru Kaknus doğarmış. Ölümün sonrasında doğmak ya da doğurmak Kaknus’tan başkasına nasip olmamış. Böylece bin yıl kendi derdine ağlayıp duran biçare Kaknus’un dünya ile hiçbir ilişkisi ve işi bulunmazmış. Ancak ölüm vakti geldiğinde küllerini rüzgâra vererek gidermiş.

Eski yazınımızda sıkça kullanılan bir öge olan Kaknus, yanlışlıkla Semender ile karıştırılmıştır. 

“İşitdük Zâtî’yâ kaknûsı yakmış âteş-i âhı

  Meger kim yana yana okıdı bu şi’r-i pür-sûzı”

                                                            Zihnî

Türkçesi:

“Ey Zâtî, bu ateş dolu şiiri her kim yana yana okudu ise onun ahının ateşinin Kaknus’u yaktığını duyduk.”

Bu bilinen bir söylencedir. Durum böyle olunca da yazınımızda, kendisi ateşle bir arada zikredilen Kaknus, ateşten yeniden doğuşun sembolü olarak kabul görmektedir.

Kendi şiirlerinin yakıcılığından söz eden şair, ateş-Kaknus birlikteliğini görmezden gelerek kendi şiirindeki ateşin, okuyanlara sıçradığını ve bu ateşle de Kaknus’un yanıp kül olduğunu dile getiriyor.

Beyitte kendisine seslenen şair, şiirinin etkilerini başkasından duyan bir yabancı gibi davranarak tecahüliarif yapıyor.

”Meyl-i vasl eğmiş kadimni çeng-i bezm-i yâr tek

 Reglerim sızlar el ursam çeng üzre târ tek

 Çeng ne mümkin kim ede zârlık ben zâr tek

 Bes ki memlûyum hevâ-yi aşka müsikâr tek

 Bin figan her dem çıkar her üstühânımdan benim”

                                                           Fuzulî

Açıklaması:

“Kavuşma meyli yârin meclisinin sazı gibi boynumu eğmiş. El vursam sazın üstüne, damarlarım tel gibi sızlar. Sazın benim gibi inlemesi ne mümkün? Musikar gibi aşk havasıyla doluyum. Her kemiğimden her an bin figan çıkar.”

Musikar kelimesini hem saz hem de söylencesel Kaknus kuşu anlamında kullanan şair,tevriye yapıyor. Müziğin, Kaknus/Musikar kuşunun gagasından çıkan seslerle bulunduğuna inanıldığı için bu beyitte sazdan da müzikten de bahsediliyor.

MURG-İ SEMENDER

Semender; ‘Semendel’, ‘Semendül’, ‘Semendük’ ve ‘Semendün’ sözcükleri anlamında da kullanılmaktadır. Özellikle bu Semender esasen Sâm-ender’den gelmekte ve ateşten yaratılmış anlamında kullanılmaktadır. Zira Sâm, ateş anlamına gelmektedir. Semender, sâm-ender’in hafifletilmişidir.

Semender, ateşte yanmadığına inanılmış, gerçekte olmadığı halde var sayılan bir kuştur. Bu efsanevi kuşun, denizatı gibi kuyruklu bir hayvan, su kertenkelesi, keler takımından kumda yaşayan bir hayvan ya da kalender vezninde bir canavar, büyükbir fare yapısında olduğuna dair çeşitli söylentiler vardır.

Söylenti uyarınca sadece ateşte yaşayan Semender, ateşten çıkınca yaşamını yitirirmiş. Kimi zaman yuvasından çıkarak dışarılarda gezermiş. Bu gezi sırasında avlanarak derisinden mendil ve takke benzeri objeler yaparlar. Kirlendikleri zaman kendini ateşe atan Semender, sabunla yıkanmış gibi tertemiz olur. Ayrıca derisinden çadır yapar, tüylerinden, sıcak havalarda giyinmek üzere câmeler dokurlarmış. Hava sıcaklığı asla Semender’i etkilemezmiş. Semender’in her ne kadar kuş olduğu söylense de söylencesel Semender’i gören kimse olmamıştır.

Kurbağa cinsinden olan Semender’e Fransızlar Salamandr, Yunanlılar ise Salamandıraadını verirler. Kudema semenderle ilgili bir takım garip inançlara tanık olmuşlardı. Sözde semender öldürücü bir zehire sahip, ateşte teessüre kapılmayan, üstelik ateşe karşı duyarlılığı olan bir hayvandır. Oysa semender zehirli bir hayvan değil. Sadece ateşe atıldığında yapışkanlı ve yağlı bir salgı salgılayarak kısa bir zaman ateşin yakıcı etkisine karşı koyar, sonra da yanarak kül olur. Semenderin ateşte yanmadığına ilişkin bu rivayet, bu dayanıklılık, abartıdan başka değildir. Hem bizim, hem de İran yazınında adından sıkça söz edilen semendere sadece bizim şairlerin arasında değil, batılı şairlerin yapıtlarında da karşılaşmak mümkündür.

Kanatlı olması, masalımsı Doğu Semender’ini dünya mitolojilerindeki benzerlerinden ayıran en önemli farktır. Ateş ile kanadı yan yana kullanmaktan haz duyan doğu hikâyelemeleri, dinozorlar devrinden bu yana evrim teorilerinden korkmadığını söyleyen bu eski dünya yaşayanlarının, uçabildiğini farz etmiş; üstelik bizim şairlerimiz de İranlı şairler gibi Murg-ı Semender adıyla yâd ederek onun bir kuş olduğuna vurgu yapmışlardır. 

Ateşle bütünleşen öteki söylencesel kuşların, kanatlandırma sürecinde Semender’e büyük etkileri olduğu yadsınamaz. Ününü, mevcut olmadığına medyun olan ve eceli geldiği zaman bahar ağacı dallarından ördüğü yuvasını ateşleyerek kendini yakan Anka/Simurg’la ilgili öykülerin gölgesi, Semender’in kanatlarının da üzerine düşmesi olasılığı yüksektir. Aynı şekilde Hindistan’da yaşamış olduğu varsayılan ve bin yıl gibi uzun bir ömür sonrasında hazin hazin ötüşüyle tutuşturduğu alevlerin içinde yaşamını yitiren, musikinin icat edeni olan namdar Kaknus/ Musikar’ın da kanatlı Semender öykülerine ortam yarattığını düşünmek mümkündür.

Sonuç olarak; Semender, Hindistan’ın öd ağacı ve tütsüleriyle ünlü olan bölgesinin de adıdır. Aynı zamanda Hindistan’daki Mecusiler tarafından sürekli yakılan ateşte, sıcaklık artınca Semender adı verilen kanatlı bir böcek ortaya çıkarmış.

Semender, aşk öykülerinin tabiî kahramanıdır. Değil vuslata, vuslat olasılığına bile dayanmanın mümkün olmadığı aşk öykülerinde, aşkları yalnız ve yalnız özlem ateşi karşısındaki tahammül güçleriyle sınanan âşıklar için Semender’den daha iyi bir dost ve sırdaş düşünülmesi mümkün değildir. Onlar için özlem, ateşin öteki ismi ve ateş, aşkın biricik tadıdır.

“O Mecnûnem ki sûzumdan felekde murg olur biryân

  Başım üzre semender murgu gelsin âşiyân etsin “

                                                                   Hicrî

Türkçesi:

“Ben o Mecnunum ki ateşimden, yanmamdan kuş kebap olur gökyüzünde. Semender kuşu gelip başımın üstünde yuva kursun.”

“Öylesine yanıp tutuşuyorum ki ateşim yükseldiği gökyüzünde yaşayan kuşları pişiriyor. Öylesine ateşler içindeyim ki Semender kuşu her an başımda yuva yapabilir.”diyen şair, bu beyitte Mecnûn’un çölde iken kuşların başına yuva kurması olayına atıfta bulunuyor. Şair, ben de bir Mecnûn’um. Fakat öteki kuşların yanı sıra ateşte yanmayan Semender de başımda yuva yapabilir, diyor.

”Başında od yanarken âşıkın Yahya yine yanmaz

  Ser-i Mecnûndaki kuşlar meger mürgân-ı âteşdir”

                                                                      Şeyhî

Türkçesi:

“Yahya, âşığın başında aşk ateşi yanarken o yine de yanmaz. (Her halde) Mecnun’un başındaki kuşlar ateş kuşlarıdır.”

Âşık, aşk ateşinde yanarak olgunluğa erişir. Bu durumu etrafa da akseder. Gerçek âşıktan korkan bir tek canlı bile düşünülemez. Bundan ötürü âşıkların öteki canlılarla arkadaşlık, ahbaplık kurdukları söylenir. Şair, bu beyitte Mecnûn’un tarafından çölde kuşlarla kurulan yakınlığa atıfta bulunuyor.

“Dâne edinsin şirar-ı nâr-ı ahım yanmasın

  Kelle-i Mecnûn semender murguna me’vâ gerek”

                                                                 Hicrî

Türkçesi:

“Ahımın ateşinin kıvılcımını tane yapsın (da semender kuşu) yanmasın. Mecnun’un başı semender kuşunun yeri olmalıdır”.

Kuşlar, Leyla’nın aşkıyla çöle düşen Mecnûn’u da ağaç zannederek başına yuva kurmuşlar. Şair bu beyitte hem bu olaya, hem de söylencesel Semender adındaki kuşun ateşte yanmaması olayına atıfta bulunarak telmih yapıyor. Söylence gereğince ateşin içinde yaşayan Semender ateşten etkilenmiyor. Şair, Semender’in ateşte yanmayan bir kuş olmasından ötürü ateşli ahımın kıvılcımını tane gibi yesin, diyor.