İRAN MİTOLOJİSİ

İran Mitolojisi ve Tarihi

İran ulusuna, dinlerine ve mitlerine ilişkin efsanelerin tamamından oluşan İran mitolojisi ve söylencelerine ilişkin bilgilerin en eskileri M.Ö. XV. yüzyıla ilişkin olanıdır.

Arkeolojik donelerle birlikte İran’ın ulusal tarihi ve tarihsel kişilikleri hususundaki işaretlerin en eskileri, Hinduizm’in Veda adı verilen kutsal metinlerinin bir bölümü olan Rig Veda ve Zerdüştlük inancının kutsal kitabı Avesta’da bulunmaktadır.

Farklı tarihlerde kaleme alınan, Zerdüştlüğün Avesta adındaki kutsal metinlerinin en eski bölümleri olan Gathalar, Zerdüştlüğün, Zerdüşt adındaki peygamberi tarafından kaleme alınan ilahilerdir. Avesta öncesindeki çağlarda da İran mitolojisine ilişkin verilerin mevcut olduğu kanısında olan pek çok araştırıcı, bu ilahilerin M.Ö. VI. yüzyılda kaleme alındığı inancını taşısalar da araştırıcıların bir bölümü ile bu alanda ayrıntılı çalışmalara imza atan uzmanlar da söz konusu bölümlerin yazıldığı tarihin, çok daha eskilere dayandığını ve Zerdüşt’ün M. Ö. 1100-1500-1700’lü yıllarda yaşadığını öne sürerler.

İranlıların kendilerine özgü çeşitli tanrılara yaptıkları duaları, ilahileri ve yakarışları içeren Yeşt’lerde; Peygamber Zerdüşt’ten çok daha eski devirlere ilişkin pek çok söylence ve hikâyeyi ortadan kaldırmaktan kurtararak daha sonraki çağlara nakletmeleri açısından büyük önem arz eden metinlerdir.

Hint-İran birleşik kavminden ayrılan İranlılar tarafından beraberlerinde getirilen bir kısım destanlar ve efsanevi söylencelerin, daha sonraki çağlarda onların yeni yurtlarıyla ve yeniden biçimlenmiş yapılarıyla da ahenk içinde olduğu için Hint-İran mitolojilerinde yer alan müşterek efsanelerin, birbirinden farklı sürümleriyle karşılaşmak mümkündür. İran’da ilk krallığı kuran Pişdadi hanedanının IV. efsanevî hükümdarı Cemşid’in veya İran’ın V. efsanevî hükümdarı ve Cemşid’in torunu Feridun ve babasının efsanelerle harmanlanmış destanları, Sanskritçe yapıtlarda bir kısım farklılıklarla ve değişik biçimlerde nakledilmektedir.

Sözcük anlamı ‘soylu-asilzade’ olan ve bütün dünyada İndo-Arian ya da İndo-Europan olarak büyük üne kavuşan Arilerin İran topraklarına geldikleri tarih, İran’ın hamasî hikâyeleriyle söylencelerinin başlangıç tarihi olarak kabul edilir. Aşamalı bir şekilde Asya’nın orta bölümlerinden Atlas Okyanusu kıyılarına değin yayılan ve yeni dünyanın gün ışığına çıkarılmasıyla birlikte dünyanın pek çok bölgesine yerleşen İran kavmi, İndo-Europen/Hint-Avrupa kavimlerinden biridir.

Bu ırkın bir kolu olan İndo-İranienne/ Hint-İran kolu, tarihin çok eski çağlarından başlayarak öteki kollara oranla çok daha büyük ün elde etmiş ve önem kazanmıştır. Bu kol tarafından oluşturulan uygarlık, edebiyat ve kültür etkileri, öteki Hint-Avrupa ırkının kollarından daha büyük olmuştur. Kendilerini ‘Arya: şerefli’ nitelemesiyle ifade eden Hint-İran ırkı, yapılan belirlemelere göre M.Ö. 3000 yıllarında Hint-Avrupa grubundan ayrılıp Hint ve İran ırkları şeklinde ikiye ayrılmazdan evvel Orta Asya’da birlikte yaşamalarına ve müşterek dil, din, inanış ve mitolojiye sahip olmalarına rağmen akabindeki çağlarda birbirlerinden ayrılmak suretiyle Hindistan ve İran adlarındaki ülkelerini kendilerine yurt edindikleri zaman bu ismi, her biri kendisi için kullanmaya başlamıştır.

Arya kavmi, Hint Aryalarıyla aynı yerde birlikte yaşayan ecdatlarından bırakıt olarak devraldıkları hikâyeleri, destanları ve efsanevi söylenceleri de yurt edindikleri İran topraklarına yerleştikleri zaman beraberlerinde getirdiler. Çok daha geniş halk yığınlarına yayılarak orijinal vasıflar elde eden bu efsaneler, İranlılar arasındaki kadar olmasa da Hint kavimleri arasında da yaygındı. Zaman ilerledikçe bahse konu olan söylencelerde, mekân olarak seçilen çevrenin de etkisiyle biçimlenen yeni düşünce ve inanış mihverinde meydana gelen birtakım değişiklikler oldu.

Bu kaynakları müşterek, ama ifadeye çalışıldığı üzere bir birlikteliğin bozulmasından ve değişimin ardından farklılıklar ortaya koyan efsanelere: İranlılarca farklı bir görünüm elde eden ‘Cemşid Destanı’, ‘Feridun Destanı’ ve babası ‘Abtin Destanı’ benzeri efsanelerle birlikte Sanskrit yazını ile Sanskrit kaynaklarında da görülen başka bir bölüm mitsel hikâyelerle örneklendirilebilir.

Arilerin dini, İran’ı kendilerine yurt edindikleri zaman, Hint Aryalarıyla müşterek eski ve Arilere has bir dindi. Gerek Hint kültüründe ve gerekse İran ananelerinde olsun bu inanç biçimi, süreç içerisinde birtakım evrimlere maruz kalmıştır. İran bölgesinde Peygamber Zerdüşt’ün meydana çıkarak kurallarını koyduğu dini, yaymaya çalışmasının yanı sıra Zerdüşt tarafından gerçekleştirilen reformlar ve yeni bir kısım dinî, yapısal ve fikrî katkılarla apayrı bir oluşum elde ederek büyük dünya dinleri arasına girme başarısını gösterdi. Buna rağmen İranlılar arasında silinmesi olanaksız izler ve anılar bırakan bu eski inançlar, İran mitolojisinin ve bilhassa eski İran dinsel söylencelerinin temel kaynağını ve odak noktasını meydana getirmiştir. Bünyesinde eski dünyanın ve geleneksel ananelerin izlerini barındıran efsaneler, süreç içerisinde bir kısım ekleme ve çıkarmalarla yeni bir görünüme kavuşmuş, pek çok yerde ulusal, tarihsel hamaset destanları ve söylentilerle harmanlanarak daha geniş coğrafyalara yayılmıştır.

İran’ın ulusal kahramanları tarafından yaşanılan serüvenler, ulusal söylenceler, dinsel söylenceler, tarihsel gerçekler, göç etmezden önce yaşadıkları Orta Asya topraklarındaki dönemin izlerini taşıyan anılar, söylenceler, savaşlar, kendilerini müdafaa etmek maksadıyla gerçekleştirdikleri savaşımlar, muhtelif bölgelerde sanata ilişkin gösteriler, yiğitliklerini ortaya koymalar, Ari kavminin büyüklenme ve ululanmaları, İranlılar tarafından benimsenen yeni inançlarına, tanrılarına ve tamamının İran ve İran halkına desteğini esirgemeyenleri ve koruyucuları şeklinde görmüş oldukları ve Ameşa spend adlı iyilik meleklerine olan sadakatleri, İran’ın doğusunda bulunan bölgelerden meydana çıkmış olan ve özgür hükümetlerin yapılanmasında çaba gösteren emir ve sultanların tarihleri ve başka bazı hususların harmanlanmasıyla düzenli ve bütünlük içerisinde bir araya getirilmiş söylence ve hikâyeler doğdu.

Birtakım örnekleri Zerdüştilerin kutsal kitabı Avesta’da yer alan söz konusu ifadelerin menşeini meydana getiren tarihsel gelişmeler, söylenceler ve dinsel söylentiler, daha sonraki devirlerde teşekkül eden İran efsanelerine de kaynak teşkil etmiştir.

Öteki uluslarda görüldüğü üzere İranlılar tarafından da bu hikâye ve söylencelerin meydana gelişinde ana hikâyeler üzerine birtakım ulamalar yapılmış ve hatta bir kısmı ayıklanmıştır.

Süreç içerisinde bu ifadeler, ulusal destanlar ivme kazanmış, aradan yüzyıllar geçince de tabiatüstü vasıflar, bu hikâyeleri egemenliğine almış ve yetenekli şairler tarafından kaleme alınan şiirlerin dizelerinde hamaset efsaneleri şeklinde konu edilmiştir.

 Süreç içerisinde tekâmül eden ve yetkinleşen İran söylenceleri, İran tarihinde yeni bir devir, beyaz bir sayfa şeklinde kabul gören ve M.Ö. 26- M.S. 226 arasında hüküm süren Eşkânîler Dönemi’nde farklı bir nitelik elde etmiştir. Bir yandan İran’da bulunan Yunan bakiyelerine karşı mücadele veren İran’ın askersel ve sivil toplum kuvvetleri, öte yandan da Bizans kahramanlarına ve komutanlarına karşı savaşım vermek zorunda kalmışlardır. Eşkânî idaresiyle müşterek olarak tezahür eden kimi hanedanlar, efsanevî hikâyelerin bir kısmına konu olmuşlardır.

Eşkânîler sonrasında ortaya çıkan bu dönemden ve bahse konu olan hanedanların kahramanlarından, emirlerinden ve savaşçılarından da İranlıların ulusal anılarında geriye kalan birtakım kahramanlık hikâyeleri ve söylenceler oldu. Daha önceki dönemlerden kalma öykülerle yer ve zaman niteliğinin uzaklığının zihinlerden silinmesinden ötürü eski ve yeni ifadelerin sözlü olması nedeniyle duruluğunu yitirdi. Bunun sonucu olarak da eski hikâye ve söylentiler, yeni rivayet ve hikâyelerin iştirak etmesiyle yepyeni çehreler, farklı nitelikler ve muhtevalar elde etti.

Bu dönem sonrasında İranlıların mitsel destanları, söylenceleri, hikâyeleri ve söylentileri yetkinliğe ulaşmış bir şekilde yaratıldı ve bir araya toplanmaya başlandı. Tacik ulusunun başlangıcı olarak kabul edilen ve 875–999 arasında egemenlik süren Samanilerin sahneye çıkışlarıyla beraber onların bir yandan din ve Zerdüştlükle ilişkili hususlara yoğun alakasının; öte yandan da Doğulu ve Batılı hasımları karşısında ulusal hislerinin yaratmış olduğu etkiyle geleneksel söylentiler dinsel, tarihsel ve ulusal realiteler olarak ağır bir şekilde bir araya getirilmek suretiyle yazıya aktarılma yoluna gidildi.

Daha sonraki çağlarda ulusal söylentiler hususunda önemli yapıtların kaleme alınmasına zemin hazırlanması, yukarıda bahsi geçen çalışmalar sayesinde oldu. Bunu kısaca özetlemek gerekirse; Arilerin, İran’a ayak basmasıyla başlayan İran ulusal söylenti ve hikâyeleri bu kavmin İran’a yerleşmelerinin sonrasında zamanla yeni gelişmelerin ulanır olmasıyla gelişimini devam ettiren ve basamak basamak derlenen yazılı ve sözlü söylenti ve söylenceler M.S.224–650 tarihleri arasında İran’ın egemeni olan Sasaniler döneminin sonlarında da yetkinliğe erişmiş ve en geniş biçimini almıştır.

Zerdüştilerin kutsal metinleri olarak bilinen Avesta ile Hinduizm’in Sanskritçe kaleme alınan kutsal metinleri olarak kabul edilen Vedalar,  ihtiva ettikleri konular bakımından mukayese edildikleri zaman İran ve Hint kavimlerinin bir arada yaşam sürdürdükleri müşterek bölgelerde, daha iki ırk halinde ayrılmazdan evvelki çağlarda Veda’da Yama, Avesta’da Yima olarak adlandırılan Cem; gene Avesta’da Aptwya ve Veda’da Aptya olarak adlandırılan oğlu Âptîn ve onun oğlu Feridun vb. orijinal müşterek kahramanları paylaşırlar. Kutsal Hindu metinleri olan Vedalarda adına sıkça rastlanan ve toplum tarafından gördüğü büyük itibarla tanınan ve Hint dışı geleneklerde de yer alan havan ve savaş tanrısı İndra tarafından gökkuşağı ile atılan oklarla madara edilen ve şeytanla ilişkisi tartışmasız olan tanrı Asura, İran dinsel geleneğinde yer alan Ahura’dan başkası değildir.

Bundan önce de belirtildiği üzere Arilerin İran topraklarına yerleşmelerinin ardından, bundan önceki maceralara getirilen ulamalar ve kısaltmalarla muhteva ve vasıfları yönünden farklı resimler ortaya çıkmaya, tekâmül edip yetkinleşmeye doğru yol almaya başladı.

Bunların çoğunluğu doğal olarak efsanevi hikâyelerden oluşuyordu. Bir başka ifadeyle çoğunluğu soyut olaylardan oluşan bu hikâyeler arasında; evrenin yaradılışı, İyilikçi tanrı Ahura Mazda ile kötülükçü tanrı Ehrimen’in, beyaz boğa ve Farisilerin Âdem’i yani ilk insanı olarak kabul gören Keyûmers hikâyesinin ve ırkların tezahürü gibi örnekler vermek mümkündür. Ancak bununla birlikte hikâyelerin bir bölümü de gerçek tarihsel olayları dayanak almakta ve zamanın uzun süreçleri içerisinde dilden dile dolaşmalarından ötürü tarihsel mecraından uzaklaşmış ve efsane kimliğine bürünmüştür.

Zerdüştlüğün kutsal metinleri olan Avesta’nın tezahürüne denk düşen zamanda İranlılar için yaratılışın başlangıç yıllarında Zerdüşt’ün peygamber kimliğiyle sahneye çıkışına değin söylentilerin bir kısmı ve sözlü ifadeler, tarihsel söylentiler başlığı altında sözlü bir şekilde söylenegelmiş ve Avesta’nın farklı bölümlerinin hazırlanışı sırasında bu söylentiler, dikkate alınmıştır. Durum böyle olunca Avesta’yı kaleme alanların; eski İran söylenti, söylence ve hikâyeleri hususunda önemli deneyimlerinin bulunduğunu söylemek mümkündür. Avesta’yı kaleme alanlar, Avesta’yı hazırlarken tarihsel gerçekler şeklinde gördükleri rivayetlerden yararlanmışlardır.

Bunlardan hareketle eski İran söylentilerinin başlangıçta Zerdüşt’ün Avesta adındaki kutsal kitabında bulunduğu ve bu husustaki çalışmalarda bahis edilen kutsal metnin önemi ve kıymeti kanısına varmak mümkündür.

Zerdüştilerin peygamberi olan Zerdüşt’ün tezahürü sonrasında, dinsel mitoloji mevzuunda da mevcut olan eski İran dinsel yaşama biçimini ve ayinleri ihtiva eden yaşanmış birtakım söylentiler, birer anı metni kimliğine bürünmüş ve daha sonraki çağlara da eski İranlıların dinsel söylenceleri olarak intikal etmiştir. Kimi zaman da bu söylenceler, tarihsel kimlikli ulusal destanlar ve efsanelerin yanı sıra kahramanlar tarafından yaşanan maceralar, İranlı komutanların ordu sevkiyatları ve İran ulusunun savaşımlarını ele alarak işlemekte ve aksettirmektedir.

İranlılar ile Yunanlılar arasında yaşanılan savaşlar, Makedonya kralı Büyük İskender’in İran’dan çekilmesinin ardından İskender tarafından İran’da yaratılan derin ve aktif nüfuzuyla savaşımları, Bizanslılara ve dönemin Doğudan gelen taarruzlara müdafaa çalışmaları, anıların bir bölümünün yaşanır olmasına zemin yaratmış ve geleneksel efsanevî destanlarının hamasî bir nitelik elde etmesini sağlamıştır. İran-Turan sınırlarını saptamak için Areş-i Kemangir tarafından Amul’den Merv’e ok atılmasını örnek vermek mümkündür.

İranlı şair Firdevsî tarafından kaleme alınan Şehnâme’de yer alan söylencelerin hayalî bakımdan Yunan mitolojisiyle karşılaştırılabilecek benzerlikler arz etmemesi, altı kalın çizgilerle çizilmesi gereken önemli bir noktadır. İran mitolojisinde yer alan insanî kılıkta gösterilen kahramanlar akıl, esriklik, mey, kıtlık ve kuraklık benzeri fizik ötesi veya maddi açıdan tezatlık teşkil etmelerine rağmen Şehnâme’de yer alan söylenceler, İran ulusunun ülkelerini muhafaza etmek ve gözetlemek amacıyla vermiş oldukları savaşımların destanıdır. Tamamen mitolojik amaçlarla kaleme alınmış bir yapıt özelliği taşımayan Şehnâme’de mitolojik konuların ele alındığı bölümlerde bulunan bilgiler, İran tarihini ele alan bölümlerdir.

Öte yandan Şehnâme’de yer alan söylenceler, Ari menşeli söylencelerden ileri gelmektedir. Avesta’nın bu mevzuda Şehnâme üzerinde bulunan etkisi, dilden dile söylenmek suretiyle nakledile gelmiş olan, hepsi ulusallığı ihtiva eden, İran ulusal gelenekleri ile tarihlerini ve törelerini muhafaza etme ve kendilerinden sonra gelen nesillere aktarılma özelliğindeki hikâyeler, Şehnâme’nin kaleme alınmasından ileri gelmektedir. 

Öte yandan Zerdüştilerin kutsal kitabı Avesta’da adına hiç rastlanmayan ve Pehlevice yazılan eserlerde de nadiren de olsa adı Rusthem şeklinde geçen İranlı efsanevi kahraman Rüstem’in kahramanlıklarından söz eden Hefthân ile Yunan mitolojisine ilişkin kaynaklarda tanrılar neslinden gelme bir kahraman şeklinde temel bir görev üstlenen Herkül’ün ‘On İki Hân’ının içerikleri birbiriyle benzerlik arz etmektedir. Efsanevi İran hükümdarı Keykâvus’un oğlu Siyavuş ile Sudabe hikâyesi facia bakımından Hippolyt Destanı ile örtüşürken, efsanevi hükümdar İsfendiyar’ın oğlu Behmen’in Homay adındaki kızının hikâyesi ile Yunan mitolojisinde yer alan Leda’nın kızı Helene’nin hikâyesi büyük benzerlikler göstermektedir. Gene İran’ın ulusal kahramanlık destanlarında Simurg adındaki efsanevi kuşun üstlendiği görev, onun efsanevi kahraman Zal ile olan ilişkisi, Simurg’un, Zal’ın yaşamının ta başından İsfendiyar destanının sonuna değin üstlendiği görev, Yunan mitolojisinde baştanrı Zeus’un sarayında en önemli güçlerden biri olarak adından söz edilen kartal’la benzer vasıflar taşıdığı görülmektedir.

Ulusların mitolojileriyle gelenek, görenek, inanç, dil ve kültürleri arasında çok sıkı bir bağ bulunduğu gerçeğinden yola çıkarak ulusların söylencelerini, inançlarından ve öteki değerlerinden ayrı tutmak, birbiriyle ilgisi olmadığını söylemek gerçeği yansıtmaz. Efsaneler, eski dünya halklarının yaşamlarında büyük bir yer tutmaktadır. Bilhassa ulusal kahramanlık destanlarıyla aynı yöndeki kahramanlık destanları ve büyük trajik olaylar, Hint-Avrupa ve Hint-İran geleneklerinde büyük yer kaplamaktadır. Bilhassa dinin önde gelenleri, savaşçıları ile ziraatla uğraşanları arasında bulunan mitsel münasebetler, Yunan ve Ari eski ananelerinde birbiriyle var olan özdeşlikler ve yakın yanlarıyla söz konusu olmaktadır. Yunan ve Hint mitolojik yapıtlarının bir bölümü ile Firdevsî tarafından kaleme alınan Şehnâme’de bulunan kimi bölümlerinde yer alan öyküler arasında müşterek ve benzer taraflar olduğunu söylemek yanlış olmaz.

İster Batı, isterse Doğu kahramanlık destanlarında olsun mitolojik kahramanların tamamının sahip oldukları zekâ, fiziksel güç, mal ve servet üçlüsü, yukarıda da bahse konu olan din adamı bilginler, savaşçılar ve ziraatla uğraşanlar şeklinde tanımlanan üç sınıfla yakın bağlantı içindedirler. Firdevsî’nin şaheseri Şehnâme’de yer alan söylenceler, özellikle Abhazlar, Çerkezler ve Çeçenler başta olmak kaydıyla eski İran’ın çevresinde yer alan komşularının söylenceleriyle hayret edilecek kadar yakın benzerlik içinde olup müşterek hususlar arz etmektedir.

Mitolojide yer alan söylenceler, genel olarak destanın başından sonuna kadar insanların yaradılışında mevcut olan özelliklerinin bir bölümüne öncelik tanınmasıyla meydana getirilmektedir. Genel olarak sadece tanrılar tarafından sahip olunabilecek kabiliyet ve maharet beşeriyete bahşedilmektedir. İnsanlara bahşedilen bu vasıflar, efsanelerin tamamında doğrudan yıldızlar ve astronomiyle ilişkilidir. Gerek batı mitolojisinde olsun, gerekse Hint ve İran mitolojisinde olsun hem tanrılar ve devlerin savaşları, hem evrenin yok olması, harap olup ortadan kaldırılması hem de tekrar yaşama dönmesi gibi konular arasında son derece benzerlikler bulunmaktadır.

M.Ö. 384/385- M.Ö. 347 tarihleri arasında yaşayan antik Yunan filozofu Aristo tarafından öne sürülen düşünce uyarınca tarihçinin nesir, şairin manzum şeklinde yazması tarihçi ile şairi birbirinden ayıran özellik değildir.

Örneğin, Herodot tarihi, herhangi bir biçimde şiir şekline dönüştürülse bile tarih olma özelliğini yitirmesi mümkün değildir. Öyle ise tarih yazarının, yaşananları, şairin de, gerçekleşmesi muhtemel konuları ele alması, tarih yazarı ile şairi birbirinde ayıran en önemli özelliktir. Bu düşünceden yola çıkarak tarih yazımcılığı, şairlik ve söylence arasında mevcut olan sınırlar, Aristo tarafından öne sürülen düşünceler kadar net değildir. Zira tarih yazımcılığı da esasında gerçek olaylar ve yaşanmış gelişmeleri konu edinmesine rağmen efsanecilikten ve hikâye yazımcılığından tamamen sıyrılmış değildir. İşte bundan ötürüdür ki tarihin babası olarak kabul gören Herodot, Ahameniş hükümdarlarını betimlerken de ünlü İranlı şair Firdevsî, İran hanedanlarını anlatırken de vermiş olduğu bilgiler, tarih, mitoloji ve anılar arasında var olan yakın bağı ortaya koymada ışık tutucu bir etmendir.

Klasik dönemde gerçekleri yazıya geçiren tarih yazımcılığının örneklerinin en iyilerinden biri niteliğindeki Herodot Tarihi, Herodot’un şahsî deneyimleri, zihnî betimlemeleri ve orijinal bilgilerinin tesirinde yazılmıştır. Buna rağmen bunların tamamının yanında O’nun Ahamenilerle Yunanlıların münasebetleri hususunda ortaya koyduğu bilgiler, Sasaniyan döneminde İranlıların tarih anılarından yitip giden ve XIX. yüzyıla değin muğlâk olan tarihsel gerçekleri ortaya koymakta, hiç olmazsa Medlerin, Ahameni İmparatorluğu’nun tarihinde yer almalarının tanığıdır.

Firdevsî, kaleme aldığı Şehnâme adlı yapıtta tarihsel gerçeklikleri bulunan Medler ve Ahameniler adlarındaki eski İran sülaleleri hususu ortaya konmamıştır. Bunun yerine mitolojik mevcudiyetleri olan Pişdadiler ve Keyaniler hanedanları konusunda detaylara, özet olarak da Mulûk-i Tevâyif ve Eşkanilere ilişkin bilgileri öne çıkarılmaktadır.

Onlar hakkında bilgi verdiği bölümlerde mitsel bilgiler ve mevcut kaynaklar ışığında yaşadığı dönem Sasanilerine ilişkin yaygın haldeki bilgilere dizelerinde yer vermiştir. Şehnâme, aslında, mitolojik vasıftaki nasihatler, tarihsel olaylar, ahlâksal doktrinler, hikmet, söylenceler ve şairane betimlemeler, bununla birlikte Firdevsî’nin geçmişine ilişkin detayları ele aldığı bir mecmuadır. Başka bir deyişle bu iki betimleme ve değerlendirmenin bireysel görüş açıları, toplumsal ve millî pek çok faktörle birlikte yer ve zaman etkenlerinin tesiri altında kalsalar bile Firdevsî tarafından yapılan Sasani hükümdarlarının betimlemeleri, hemen hemen Herodot tarafından yapılan Ahameni hükümdarlarının betimlemesi gibi tarih yazımcılığının en iyi numunelerinin içerisinde bulunmaya namzettir, dersek yanlış olmaz sanırım.

Eski dünya uluslarının birçoğunun mitolojisinin veya tarihinin içinde bulunan tanrılar ile destan kahramanlarını ele alan söylenceleri, bir yandan şiirin dizelerine konu olmuş öte yandan da kahramanlık destanlarının içinde yer almış hikâyeleri, ilk doğuşları ve rivayeti ilk söyleyenlerin ifadelerinde tamamen uydurma ifadeler şeklinde görmek yanlış olur.

Oluşumlarında gayri iradi de olsa mutlaka bir gerçek nüve mevcuttur. Bu hususta gerçekleştirdiği önemli araştırılar neticesinde ilgi çekici birtakım sonuçlar elde eden İtalyan filozof Giambattista Vico (1668–1744)’ya göre; yaratıcılık ve meydana çıkarma güçlerinin zayıflığından ve sınırlılığından ötürü ilk insanlar, bu çeşit söylenceleri durup dururken ortaya koymuş değiller. Söz konusu olan söylenceler, aslında doğru ve güvenilir bir şekilde tezahür etmiş, gerçekleşen pek çok engellemeler neticesinde efsane kimliğine bürünmüşlerdir. Sonuç olarak eski Yunan söylenceleri, ilk ortaya atıldıkları zaman kurallara uygun ve gerçek söylentiler oldukları halde Yunanlı şair Homeros döneminde fevkalade mübalağa ve yalanların harmanlanmasıyla güvenilirliklerini kaybetmiş duruma gelmiştir. Vico’nun öne sürdüğü bu düşünceyi eleştirmek belki mümkün olabilir. Buna rağmen onun tarihle mitoloji arasında var olduğunu söylediği bağın mevcudiyeti, tartışma konusu dahi edilemeyecek bir gerçektir.

Neticede, beşeriyetin, daha uygarlığın yazı ve yazma araçları denilen en büyük makineleri şeklinde kabul gören araçlar hakkında bilgi sahibi olmadığı devirlerde olayların bir kısmını ve kendisini yakinen alakadar eden inkişafları kayıt altına alma arzusunu zaruri bir biçimde hafızalara havale etmekten başka çıkar yolu yoktu herhalde. Bilhassa okuma yazma sahibi olmayan cahiller şeklinde vasıflandırılan toplumların, halk kitleleri içerisinde bu nakil çeşitleri yalnızca dilden dile aktarılan sözlü söylentiler aracılığıyla elde edilmektedir. Böyle zamanlarda daima unutma, dikkatsiz olma, aceleye getirme benzeri yıkımlar, kimi zaman bireysel maksatlar ve bir amaca yönelik yönlendirmeler de söylencelerin istikametini tarihsel hakikatler olma yönünden hedefinden uzaklaştırma tehlikesiyle yüz yüze getirebilir.

Aslında tarih ile mitoloji o kadar çok iç içe girmiş durumdadır ki; mesela yazının icadıyla başlayan tarih sonrasındaki döneme ilişkin birer tarihsel gerçek niteliği taşıyan Makedonya Kralı Büyük İskender, Büyük Selçuklu Hükümdarı Sultan Mahmud  (1092–1094), Fransız General Napoleon Bonapart (1769–1821), Safevi hükümdarı Şah Abbas (1571–1629) ağızdan ağza dolaşan halk söylencelerinde birer efsaneler çemberinin içine hapsedilmiş durumdadırlar. Tarih öncesindeki çağlarda söylencelerle tarihsel gerçekleri ayıklamak çok daha zor olmasına rağmen söylencelerin tarih sonrasındaki çağlarda da meydana çıkışlarına tanıklık eden pek çok etkenin varlığını unutmamak gerekir.

Özünde mitolojik unsurlar barındıran söylenceler, aslında gelenekler adıyla muhafaza edilerek daha sonraki kuşaklara nakledilen kimi zincirleme söylentilerden başka bir şey değildir. Mitolojik efsaneler ile normal hikâyeler arasında bulunan fark ise bunların birinci ağız aktaranları başta olmak kaydıyla söyleyen tarafından doğru olduklarının zannedilmesidir.

Adeta bahse konu olan söylencelerin ‘ravi’ denilen rivayet edenlerinin, bunların birer tarihsel inkişaf gibi hakikaten yaşandığına inanmış olmalarıdır. İşte aslında söylenceleri birer rumuz, öykü veya sembol olmaktan uzaklaştırıp da tarihsel söylentiler grubuna celbeden zarafet tam burada odaklanmaktadır. Efsanelerin çoğunlukla bir olayı, inancı, gelenek veya göreneği aktarmaları bu konudaki bir başka önemli faktördür. Bu sebeple de söylenceler, ilk dinler, dinsel tapınmalar ve kaideler, bununla birlikte milli tarihlerle bağlantı sağlamakta, halk katmanlarında yaygın durumdaki inançların bir bölüm batıl inanç ve efsaneleri dayanak olarak alması gerçeğinin yanı sıra felsefeye ilişkin eski birtakım görüşlerin mitolojinin tesiri altında bulunmasından, hatta söylenceleri temel olarak almasından ötürü ulusların tarihleri ile efsanelerinin kimi zaman karışmasına zemin yaratmaktadır.  

İRAN MİTOLOJİSİ VE ALPER TUNGA DESTANI

İran’ın efsanevî hükümdarı Menuçehr’in ölümünü duyan Turan’ın efsanevî hükümdarı Peşeng, İran’a karşı savaşmak için Türk büyüklerini toplar: ‘İranlıların bize yaptıklarını biliyorsunuz. Türkün öç alma zamanı gelmiştir’ der. Fil kadar kuvvetli, boyu uzun, dili yırtıcı kılıç, aslan göğüslü oğlu Alp Er Tunga babasına: “Ben aslanlarla çarpışabilecek kişiyim. İran’dan öç almalıyım” dedi.

Hemen savaş hazırlıklarına başlanır. Bu hazırlıkların yapılışı sırasında Türk hükümdarının Alp Arız adındaki öteki oğlu, saraya gelip babasına: “Baba! Sen Türklerin en büyüğüsün. Menûçehr öldü ölmesine ama bilirsin İran ordusunun büyük kahramanları var. Onlara karşı isyana kalkışmayalım. Yoksa onlar ülkemizin altını üstüne çevirirler” der. Ünlü Turan hükümdarı Peşeng’in, oğluna cevabı şöyledir: “Alp Er Tonga avda aslan, savaşta savaş filidir. Bahadır bir timsahtır. Atalarının öcünü almalıdır. Sen onunla birlik ol. Ovalarda otlar yeşerince ordunuzu Amul’a yürütün. İran’ı atlarınıza çiğnetin. Suları kana boyayın.”

Turan ordusu, ilkbaharda Alp Er Tunga’nın önderliğinde İran üzerine yürür. Dehistan’a gelir. Nihayet sonuçta iki ordu karşılaşır. Bu karşılaşmada Barman adındaki Türk kahraman, kendilerine doğru yürüdüğü İranlılardan er diler. İranlı komutan, dönüp ordusuna bakar. Ancak gençlerden kimse döğüşe yanaşmaz. Sadece komutanın Kubâd adındaki yaşlı kardeşi, öne atılır. İranlı Komutan, kardeşi Kubâd’a: “Barman genç, aslan yürekli bir atlıdır. Boyu güneşe değin varmıştır. Oysa sen yaşlısın. Kan, ak saçlarını kızartırsa yiğitlerimiz ürker” der. Ama kardeşini dinlemeyen Kubâd: “İnsan av, ölüm onun avcısıdır” der ve savaşa çıkar. Barman, karşısına çıkan Kubâd’a: “Başını bana veriyorsun. Biraz daha bekleseydin daha iyiydi. Çünkü zaten senin hayatına kastetmiştir” der. Kubâd, Barman’a: “Ben zâten dünyadan payımı almış bulunuyorum” diye karşılık verir ve atını öne doğru sürer. Aralıksız sabahtan akşama değin savaşırlar. Neticede kargı ile Kubâd’ı deviren Barman, zaferle Alp Er Tunga’nın yanına döner. Bunun üzerine İran ordusu, ilerlemeye başlar. İki ordu birbirine girer. Dünyada eşine ender rastlanan böyle bir savaşta Alp Er Tunga, üstünlüğü elde eder. Turanlılar karşısında dikiş tutturamayan İranlılar, dağılmaya başlar. İki oğlunu ülkesine gönderen İran hükümdarı kadınları Zâve Dağı’na göndertti.

İki gün dinlenen Alp Er Tunga, yeniden saldırıya geçer. Bu saldırının ardından savaş alanı, İranlı büyüklerin cesetleri ve yaralılarıyla dolar. Buna gözleriyle tanık olan İran hükümdarı ve başkomutanı, Dehistan Kalesi’ne sığınmak zorunda kalırlar. Ancak kale, Alp Er Tunga tarafından ihata altına alınır. Bunun üzerine İran hükümdarı kaleyi terk eder. Ancak Alp Er Tunga tarafından esir alınır.

Bu amansız savaşı haber alan ünlü kahraman Zâl, İranlıların yardımına koşar. Zâl, İran’a bağlı Kâbil hükümdarıdır. Gerçekleştirdiği büyük savaşlarla Turan ordularını bozguna uğratır. Buna büyük öfke duyan Alp Er Tunga, kılıçla, elinde esir olarak tuttuğu İran hükümdarının başını, bedeninden ayırır. Bununla yetinmeyip elindeki öteki esirleri de öldürmeye kalkışır. Ancak kardeşi Alp Arız’ın araya girmesiyle onları öldürmekten vazgeçer. Zev, İran tahtına geçer geçmez tekrar karşı karşıya gelen iki ordu, beş ay boyunca vuruşurlar. Tam o sırada büyük bir kıtlık baş gösterir. Bunun üzerine daha çok insanın ölümüne engel olmak için barış imzalanır. Bu barışla İran’ın kuzey ülkeleri, Turanlıların eline geçer.

Bir zaman sonra İran hükümdarı Zev yaşamını yitirir. O ölünce Alp Er Tunga, tekrar İran’ın üzerine yürür.  Kendisine karşı çıkan kardeşi Alp Arız’ı öldürür. Kardeşini öldürdüğü için babasıyla araları açılır. Bu sırada tahtta oturan yeni İran hükümdarı da yaşamını yitirince taht boş kalır. Bunu fırsat bilen Turan hükümdarı Peşeng, kendisiyle küs olduğu oğlu Alp Er Tunga’ya haber göndererek, Ceyhun Irmağı’nı geçip İran’ın tahtına oturmasını ister. Turan ordularının tekrar kendilerine saldıracağını haber alan İranlılar, korkularından Zâl’a başvururlar. ‘Ben, artık yaşlandım.’ diyen Zâl, oğlu Rüstem’i, İranlıların yardımına gönderir. İki ülke ordusunun öncüleri arasındaki çarpışmada galip gelen Rüstem, Keykubâd’ı İran tahtına oturtur. İki ülke ordusunun çarpışması neticesinde Rüstem’le Alp Er Tunga karşı karşıya gelirler. 

Alp Er Tunga, Turan bahadırlarınca son anda Rüstem’in elinden kurtarılır. Rüstem, bir hamlede 1160 Türk kahramanını öldürür. Savaştan yenik ayrılan Turanlılar, Ceyhun Irmağını geçtikten sonra Alp Er Tunga, babasının yanına varır. Babasını barışa ikna edince iki ülke arasında barış imzalanır.

 Keykâvus’un İran tahtına çıkmasını istemeyen Araplar, isyana kalkışırlar. Keykâvus, isyanı bastırır. Ancak bir şölen sırasında sarhoş edilen Keykâvus bağlanarak tutsak alınır. Bu haber, İran’ı karıştırır. Alp Er Tunga, büyük bir orduyla üzerlerine yürüdüğü Arapları yener.  Sonra İran’a yayılan Turanlılar, önlerine gelen herkesi esir almaya başlarlar. İranlıların kendisinde yardım talebinde bulundukları Rüstem, önce Arapların elinde tutsak olan Keykâvus’u kurtarır. Ardından İran  ordusunu kendi ordusuna birleştirdikten sonra Turanlılara yönelir. Turanlılarla gerçekleştirilen kanlı bir savaş sonrasında Turanlıların yarısı, yaşamlarını yitirirken mağlup olan Alp Er Tunga kaçar. 

İran’ın, kahramanlıklarıyla ün salmış yedi pehlivanı, Rüstem’e; ‘Birlikte Turan’a gidelim. Alp Er Tunga’nın avlağında av yapalım.” derler. Bu öneriyi kabullenen Rüstem ve öteki yedi İranlı pehlivan, Alp Er Tunga’nın Sirahs yakınlarında bulunan avlağına giderek orada yedi gün kalırlar. Bunu haber alan Alp Er Tunga, ordusuyla onların üzerine yürür. Her ne kadar bire bir karşılaşmalarda Turan pehlivanları üstün gelirlerse de Rüstem, yedi arkadaşıyla birlikte işe karışınca durum değişir. Rüstem, yanındaki yedi arkadaşıyla Turan ordusunu darmadağın eder. Neredeyse Alp Er Tunga’yı da tutsak alacakken Alp Er Tunga, son anda canını kurtarır.

Keykâvus, İran’da eğlenceler tertip edip aşk oyunlarıyla iştigal ederken Alp Er Tunga, atlılarıyla İran’a doğru yol almaya başlar. Bunu haber alan Keykâvus; oğlu Siyâvûş ile Rüstem’i Turanlıların üzerine gönderir. Siyâvûş ile Rüstem Turan’ın öncü kuvvetlerini mağlup ederek Belh Kalesi’ni ele geçirirler. Bu sırada Alp Er Tunga, gördüğü kötü bir rüyayı, çok iyi bir rüya yorumcusuna yorumlatır. Yorumcu, durumun hiç de iç açıcı olmadığını söyleyince beylerine danışan Alp Er Tunga, Rüstem ve Siyâvûş’la barış imzalamak zorunda kalır. Onlara hem rehineler verir hem de Semerkand, Buhara ve Çaç kentlerini onlara bırakır. Kendisi de Gang kentine çekilir. Ancak bu barıştan hiç hoşnut olmayan İran hükümdarı Keykâvus, oğlu Siyâvûş ile Rüstem’e kızar. Onlara hakaretler yağdırıp kötü muamele edince Rüstem, ülkesine çekilir. Oğlu Siyâvûş da Alp Er Tunga’ya sığınmak zorunda kalır. Turanlıların başkenti olan Gang kentine değin büyük saygı görerek gelen Siyâvûş, kendini öylesine sevdirir ki önce Türk kahramanlarından Piran’ın kızıyla, bir süre sonra da Alp Er Tunga’nın Ferengis adındaki kızıyla evlenir.

Ancak onu çekemeyen Turanlılar, bir zaman sonra onu Alp Er Tunga’ya jurnallamaya başladılar. Bu kışkırtmalar üzerine damadı Siyâvûş ile araları açılan Alp Er Tunga, onu öldürtür. Bunu haber alan Rüstem, tekrar meydanlarda görülmeye başlar. Yapılan ilk çarpışmada Alp Er Tunga’nın Sarka adındaki oğlu öldürülür. Haberi alan Alp Er Tunga, bizzat kendisi meydana yürür. Ancak savaşın galibi olan İranlılar, onu, Çin Denizi’ne değin kaçmaya mecbur bırakırlar. Turanlıları gördüğü her yerde öldüren Rüstem, altı yıl Turan’da kalır. Sonra ülkesine döner.

Turan’ın altının üstüne döndüğünü, Türklerin öldüğünü haber alınca İranlılardan intikam almaya yemin eden Alp Er Tunga, topladığı orduyla İran’a girer. Ekinleri yakarak İran’ın egemeni konumuna gelir. Çıkardığı kıtlık, yedi yıl devam edince İran halkından binlercesi açlıktan kırılır. Kıtlığı önlemek amacıyla tahtı Keyhüsrev’e bırakır. Alp Er Tunga’dan intikam alma amacıyla büyük bir ordu kurdurur. Ancak yeni kurduğu bu ordu, Alp Er Tunga’yla karşılaşmadan bozulur. Hükümdar Keyhüsrev, yeni bir ordu gönderir. Bu kez de Bazur adındaki bir Turanlı, yaptığı büyü ile dağlara kar yağdırır. Kar yağmaya başlayınca İranlıların elleri tutmaz olur. Soğuktan elleri tutmaz olan İran ordusu Turanlılar tarafından doğranır. Araya tekrar Rüstem sokulur. Gerçekleştirdiği fevkalade savaşlar sonrasında Turan ordusunu bozguna uğratan Rüstem, Türk ordusunda yer alan Çin fağfurunu da tutsak alır.

Yaşanılanları haber alınca çok üzülen Alp Er Tunga, topladığı büyüklerine ne yapılması gerektiğini sorar. Onlar: “Ne yapalım! Çin Saklap orduları bozulduysa. Turan ordusuna bir şey olmadı. Anamız bizi ölmek için doğurdu.” derler. Bu karar üzerine zaman yitirmeden hazırlıklara başlayan Alp Er Tunga, oğlu Şide ile moral bulur. Bu savaş sırasında Çin dağlarında ikamet eden Püladvend adındaki Çinlinin biri, Turan ordusuna iştirak eder. İran pehlivanlarının birçoğunu yenen Püladvend, sonunda karşısına çıkan Rüstem’e mağlup olur. Bunun sonrasında iki ordu arasında kanlı çarpışmalar yaşanır.

Çarpışmalar sonunda İranlılar galip gelince Alp Er Tunga, savaş alanından kaçar. Böylece dünyanın üçte ikisinin egemeni konumuna gelen Keyhüsrev, günün birinde sarayında şarap içerken, Turan sınırında oturan İranlılar gelip Turanlıların kendilerine zarar verdiklerini söylerler. Bu işi tamamen bitirmek isteyen Keyhüsrev, Bijen adındaki pehlivanını gönderir. Bijen, sınırda, Turan tarafındaki bir ormanda, beraberinde getirdiği güzel kızlarla gülüp eğlenen Alp Er Tunga’nın Menije adındaki kızını görür. Ona aşık olur. Menije, Bijen’i saraya götürür. Bundan haberdar olup öfkelenen Alp Er Tunga, Bijen’i, Çâh-ı Bijen adındaki kuyuya hapseder. Kızı Menije’yi de kovar. İran hükümdarı Keyhüsrev, genç kumandanının geri dönmediğini öğrenince Rüstem’i gönderir. Tüccar kılığında Turan payitahtına değin yürüyen Rüstem, Bijen’i atıldığı kuyudan çıkarır. Sarayını bastığı Alp Er Tunga’nın kızı Menije’yi de kaçırarak İran’a gönderir. Bu olaydan sonra yeniden ordu yığmaya başlayan Alp Er Tunga, tekrar İran’ın üzerine yürür. İran ordusunun arka kısmında Bisütun Dağı vardır. İranlılar, bu kez de Rüstem sayesinde meydandan galip ayrıldılar. Canını zor kurtararak Karluk’a değin varan Alp Er Tunga, beylerine: “Ben, buyruğumu dünyaya geçiriyordum. Menûçehr zamanında dahi İran, Turan’a denk olamamıştı. Fakat bugün İranlılar hayatımı sarayımda bile tehdit ediyorlar. İyi bir intikam almayı düşünüyorum. Bin kere bin bir Türk ve Çin ordusuyla yürüyelim.” der. Alp Er Tunga’nın emri üzerine hemen toparlanmaya başlarlar. Ancak Alp Er Tunga’nın bizzat iştirak etmediği bu savaşın galibi, yine İranlılar olur. Asıl amacı, Alp Er Tunga’nın kendisini ortadan kaldırmak olan İran hükümdarı, tekrar her taraftan ordu toplayıp ileriye doğru yol almaya başlar. Beykend kentinde pars derisinden yapılma karargâhında oturan Alp Er Tunga, bin kere bin ordusunun üçte ikisini toplamış durumdaydı. Kapısının önünde pek çok kahramanın bayrağının dikili olduğu karargâhında, altından yapılma mücevherli bir taht üzerinde oturan Alp Er Tunga, ileriye gönderdiği ordusunun bozguna uğradığını haber alınca canı sıkılmaya, başı dönmeye başlar. Bu kez intikam almadan geri dönmemeye yemin etti.

Topladığı ordunun yarısını, oğlu Kara Han’a vererek onu Buhara’ya gönderir. Asıl adı Peşeng olan oğlu Şide başta olmak üzere öteki oğulları Cehen Afrasiyâb, Girdegîr, İlâ ve torunu Güheylâ  (İla’nın oğlu) da Buhara’ya yolladığı ordunun içinde yer alıyordu. Çigil, Taraz, Oğuz, Karluk ve Türkmenler çerisini oluşturuyordu. Karşı karşıya gelen iki ordu arasındaki ilk çarpışma, İran hükümdarı Keyhüsrev ile Alp Er Tunga’nın Şide adındaki oğlu arasında yaşanır. Teke tek çarpışmada Şide yaşamını yitirince Alp Er Tunga, saçını başını yolmaya başlar. Sonraki gün sabahtan akşama değin savaşan iki ordu birbirinden ayrılır. Aynı çarpışma, bir sonraki gün de devam eder. Kükremiş bir aslan gibi saldıran ve İran’ın ünlü kahramanlarından bir kaçını öldüren Alp Er Tunga, neticede İran hükümdarı Keyhüsrev ile karşı karşıya gelir. Ancak Alp Er Tunga’nın İran hükümdarı Keyhüsrev ile karşılaşmasını istemeyen pehlivanları atının dizgininden tutarak onu savaş alanından geri götürürler. O gece ordusunu alıp Ceyhun ırmağının öte tarafına geçen Alp Er Tunga, oğlu Kara Han’ın ordusuyla birleşerek Buhara’ya gelir. Orada dinlendikten bir süre sonra cennet kadar güzel, toprağı mis kokan, tuğlaları altından olma payitaht Gang’a döner. Dört bir yandan ordular çağrılır. Bu arada casusları, Keyhüsrev’in, Ceyhun ırmağını geçtiğini haber verirler. Ceyhun ırmağını geçen Keyhüsrev, ilkin geldiği Suğd’da bir ay kalır. Oradakiler, kendisine biat edeceklerini söyleyince tekrar ilerlemeye devam eder. İranlılara su vermeyen Türkler, ordunun arkasında tek başına gördükleri İranlıları öldürürler. Bu durumu öğrenen Keyhüsrev de önüne çıkan saray, kale, erkek, kadın ne bulursa yakıp yok eder. Gülzâriyûn Irmağı’nın kıyısında karşılaşan iki ordu, birbirine girer.

Alp Er Tunga’nın ordusunu gören Keyhüsrev’in içine büyük bir korku düşer. Hemen ordusunun arkasına çekilip tanrıya yakarıda bulunmaya başlar. Bu yakarışın hemen sonrasında kopan fırtına; tozları, Turan ordularının üstüne üstüne yığmaya başlar. Bunun üzerine Turan orduları kaçmaya başlar. Ancak kaçmak isteyen askerlerini vurarak ordularını durdurmaya çalışan Alp Er Tunga, kaldığı yerden savaşa devam eder. Havanın kararıp gecenin başlamasıyla iki ordu, birbirinden ayrılmaya başlar.  Alp Er Tunga, ertesi gün yine savaşa devam edecekti ki kendisine gelen haberci, Kara Han adlı oğlunun ordusunda, oğlunun dışındakilerin tamamının öldürüldüğünü söyler. Bunun üzerine ağırlıklarını bile toplamadan ordusunu alır ve hızla çöle atılır. Asıl amacı Rüstem’i öldürmek olan Alp Er Tunga, bu amacını gerçekleştiremeden savaş alanından ayrılmak zorunda kalır.

Durumu, Rüstem’e bildiren Keyhüsrev’in kendisi de Alp Er Tunga’nın peşine düşer. Payitahtı Gang’a geldiğinde Rüstem’e baskın düzenlemek arzusunda olan Alp Er Tunga, Rüstem’in tetikte beklediğini öğrenince bu düşüncesinden vazgeçti. Payitahtına girdi. Çok kalabalık olan payitahtın kalesi, öylesine yüksekti ki kartallar bile üstünden uçamıyorlardı. İçinde yiyecekleri oldukça bol olan bu kentin, her yanında fışkıran kaynaklarla dolup taşan çok sayıdaki havuzları bir menzil uzaklığındaydı. Ordusuyla birlikte payitaht Gang’a kapanan Alp Er Tunga, bir mektup yazarak Çin fağfurundan yardım talebinde bulunur. Ordusunu Rüstem’in ordusuyla birleştiren Keyhüsrev, çevresine hendekler kazdırdığı kalenin etrafına odunlar yığdırdıktan sonra katranla ateşe verir.

Kalenin bedenleri yakılır. Hücumla girdikleri kentte herkes öldürülür. Sarayının altında bulunan gizli dehlizlerden 200 beyi ile kaçarak kurtulmayı başaran Alp Er Tunga, Çin fağfuruna sığınmak zorunda kalır. Çin fağfurunun büyük bir ordu hazırladığını öğrenen Turanlılar, dört bir yandan Alp Er Tunga’nın yanına gitmek üzere yollara koyulurlar. Gang’a bir kumandan bıraktıktan sonra Alp Er Tunga’nın üzerine yürüyen Keyhüsrev ile Alp Er Tunga karşı karşıya gelirler. Keyhüsrev, kendisine bir mektup yazarak kimsenin bulunmadığı ve kendisinin tayin edeceği yerde bire bir dövüşmeyi isteyen Alp Er Tunga’nın teklifini geri çevirir.

Çarpışma, o gün akşama değin devam eder. Hava kararıp gece çökünce ordusunun önüne hendekler kazdıran Keyhüsrev, kuvvetlerinin bir bölümünü, Turan ordularının arka tarafına yollar. Durumdan habersiz olan Turan ordusu, gece baskını düzenlerken kazılan hendeklerin içine düşerler. Arkalarında pusuya yatan İran ordusu tarafından çembere alınan Turanlılar, mağlup olur. Alp Er Tunga, geriye kalan çerileriyle çöle doğru çekilir. Keyhüsrev, Payitaht Gang’a geri döner. Keyhüsrev’den çekinen Çin fağfuru, ona bir elçi yollar. Keyhüsrev, bir daha Alp Er Tunga’nın yanında yer almamak koşuluyla barışı kabul eder. Bu durumdan haberdar olan Alp Er Tunga, perişan bir biçimde çöle çekilmek zorunda kalır. Oradan, uçsuz bucaksız Zere Denizi’ne gelir. Orada bulunan bir gemici, Alp Er Tunga’ya: “Ey padişah! Bu derin denizi geçemezsin. Ben 78 yaşındayım. Şimdiye kadar bu denizi geçen bir gemici görmedim.” der. “Tutsak olmaktansa ölmek yeğdir.” diye cevap veren Alp Er Tunga, bir gemi yüzdürtür. Gemiyle Gangıdız kentine giderler. Alp Er Tunga, gittikleri Cangıdız’da: “Geçmişi düşünmeyelim. Şans yine bana döner.” der ve sonra dinlenmek üzere yatıp uyur. Alp Er Tunga’nın suyu geçtiği haberini alan Keyhüsrev, hazırlıklarını tamamlayıp birkaç ülkeyi fethettikten sonra Zere Denizi’nin kıyısına varır. Denizi, yedi ayda geçtikten sonra vardıkları Gangıdız kentini ele geçirir. Buldukları insanları kılıçtan geçiren Keyhüsrev, Alp Er Tunga’yı ele geçiremez. Çünkü bir yolunu bulan Alp Er Tunga, oradan da kaçmayı başarır. Keyhüsrev, buradan Turan’ın payitahtı Gang’a gelir. Orada Alp Er Tunga’yı soruşturmaya başlarsa da başarılı olamaz.

Çünkü kimse onu bilmiyordu, tanımıyordu. Hâlbuki Keyhüsrev, onu soruşturmakla meşgul olurken o aç susuz olarak ortalıkta dolaşıyordu. Kayalık bir dağın tepesindeki mağaranın birini kendine mesken edinmişti. Bu mağarada, insanların uzağında bir yaşamdan yana tercih kılan Hûm adında biri yaşardı. Günün birinde Hûm’ün kulağına bir ses gelir. Bu ses, şansına intizar eden Alp Er Tunga’dan başkasının değildi. Bu sesin söylediği sözlerin Türkçe olmasından ötürü, mağaradaki yabancının kim olduğunu anlayan Hûm, hemen üzerine yürüdüğü Alp Er Tunga’yı tutsak alır. Ancak Hûm’ün elinden kurtulmayı başaran Alp Er Tunga, suya atlar. Bu olay Keyhüsrev tarafından duyulur. Sudan çıkarılan Alp Er Tunga, oracıkta öldürülür.

İRAN MİTOLOJİSİNİN KAYNAKLARI

İRAN EDEBİYATI

M.Ö. 2000’lere doğru Türkistan yönünden gelen atlı Ariler tarafından ele geçirilmesi neticesinde tarih sahnesindeki yerini alan Eski İran Dönemi; İran’ın M.S. 642 yılında Müslüman Araplar tarafından fethedilmesine değin devam etti. Sonunda 2500 yıllık bir maziye sahip olan İran dini, bu zaman zarfında oldukça geniş bir alana yayılarak başta Babil Uygarlığı olmak üzere başka bazı uygarlıklarla ilişki içinde oldukça büyük gelişmeler kat etti. Bu konuda temel dayanak noktası olarak kabul ettiğimiz, M.Ö. VI. yüzyıldan itibaren bir araya getirilmiş bir tekstler derlemesi olan ve M.Ö. 2000 yılından itibaren Kuzey Hindistan’da yerleşik düzene geçen başka bazı Arilerce oluşturulmuş bir başka metinler derlemesi olan Rigveda’ya yakınlığıyla bilinen Avesta’dır.

Zerdüşt dinine bağlı olanların kutsal metinleri olarak kabul gören Avesta, M.Ö. 628- M.Ö. 551 tarihleri arasında yaşayan ve Eski İran dini olan Zerdüştlüğün kurucusu ve peygamberi olan Zerdüşt’e bağlılık gösteren Perslerin, inandıkları bir kitaptır. Tamamının 12.000 öküz derisine yazıldığı ileri sürülen bu kutsal metinler, M.Ö. 334 başlarında Doğu Seferi’ne çıkan Makedonya Kralı İskender tarafından Ahemenilerin krallık ikametgâhı olan Persepolis (Parsa)’te ateşe verilerek yakılmıştır. M. S. III. ya da IV. yüzyılda, akıllarda kalanlar temel kabul edilmek suretiyle yeni baştan yazıldığına inanılan bu kutsal metinler; dualar ve ilahilerin yer aldığı Yasna; ayin kurallarının, yasal yargıların ve sağlıkla ilgili nasihatlerin vb. şeylerin yer aldığı Vendidad ile duaların bulunduğu Visjered ve Khorda (Horda) Avesta adlarıyla anılan bölümlerden meydana gelir. Bunların dışında özet olarak sayılabilecek Vendidad Sade adında kısaltılmış bir metni daha bulunan Avesta’nın eksiksiz metninin ilk kez 1758 yılında ele geçirildiği ileri sürülmektedir.

Hurriler tarafından kurulan Mitanni Krallığı’nın Büyük Işık Tanrısı olarak tapınım gören Mithra başta olmak üzere Eski İran tanrıları ile dinî inançları, yayılmış bulunduğu Antik Roma ve Yunan dünyasında kabul görerek birtakım farklılıklara maruz kaldı. Ancak bu Geç Dönem hususunda bildiklerimiz, İran dininin ilk çağları açısından sağlıklı olmayabilir.

İran ve İran’dan başka Hindistan, Afganistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan’da M.Ö. VI. yüzyıldan itibaren Eski, Orta ve Yeni Farsça’yla kaleme alınmış edebî yapıtların tamamından oluşan ve bir adı da Fars Edebiyatı olan İran Edebiyatı, tarihi gelişim bakımından İslâm Öncesi ve İslâm Sonrası olmak üzere iki temel döneme ayrılır.

İSLÂM ÖNCESİ İRAN EDEBİYATI

Bu dönemdeki egemenlik, paganist dinlere ilişkin dinî metinlerdedir. Eski Farsça döneminden bugüne değin gelebilen belgelerin en eskileri, M.Ö. VI. ve V. yüzyıllarda İran’da o dönemde bir şiir ve edebiyat geleneğinin mevcut olduğunun bir göstergesidir. Söz konusu olan bu geleneğin, daha da eskilere dayandığını varsaymak mümkündür. M.Ö. 708–550 tarihleri arasında İran’ın hâkimiyetini elinde bulunduran Medlerin, Arami yazısını kullanmak suretiyle bir edebiyat oluşturdukları söylenirse de hem bu dönemden, hem de bu dönemin ardından egemenliği ele alan Selevkoslardan intikal etmiş hiçbir yapıtın varlığı söz konusu değildir.

Selevkosların sonrasında egemenliği elde bulunduran Partlardan; kimi mühür, sikke ve kitabeler bulunmuş, sonrasındaki dönemden de Turfan’da ele geçirilen Mani dinine ilişkin belgeler, bugüne gelebilmeyi başarmıştır. Çivi yazısının imlerini Abece şekline dönüştüren Ahamenilerden kalma kitabelerden sonra 209–222 tarihleri arasında hüküm süren Part kralı Baleş döneminde derlenen ve hd. 224–241 tarihleri arasında hüküm süren Sasani hükümdarı I. Ardahşir ile hd. 241–272 tarihleri arasında hüküm süren oğlu Şabuhr dönemlerinde yazıya geçirilen Zerdüştlük’ün kutsal kitabı Avesta, İran yazınının en eski örneklerinden biri olarak kabul görür.

Bu yapıta, çivi yazısıyla, yazıya geçirilen kitabeleri de eklemek gerekir. Avesta’da İran yazınının en eski şiir örnekleri olan Gathalara rastlamak da olasıdır. En eski metinler, M.Ö. 628-M.Ö. 551 tarihleri arasında yaşayan Zerdüşt’ün Gathalarıdır. Hece ölçüsüyle kaleme alınan ve dini törenler esnasında çalgı eşliğinde söylenen şiirler ve Sasaniler döneminde kaleme alınan Avesta adı verilen düşünce ürünlerinin bulunduğu yapıt da yine bu döneme aittir.

Farsça konusunda gerçekleştirilen dil araştırıları da Avesta’ya ve Gathalara dayanmaktadır. Avesta sonrasında Sasaniler döneminde Peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkan Mani-i Nakkaş tarafından Part Pehlevicesiyle kaleme alınan ve Turfan’da bulunan belgeler de büyük bir öneme sahiptir. Bunların başında bir kısmı Manicilik’e ilişkin, bir kısmı çeviri, bir kısmı orijinal ve Orta Farsça’nın vasıflarına sahip bulunan metinler gelir.

İslâmiyet öncesi Fars yazınının lirik örneklerinin ilkine bu metinlerde rastlanır. Orta Farsça devrinde İran yazını, biri hamaset ve dinsel-ulusal destan, öteki münazara türünden bilgelik edebiyatı olmak üzere iki yönde gelişme göstermiştir. Ayaktâr-ı Zeriran (Zeriran’ın Anısı) adlı yapıtı bu türlerin birincisine, Draht-ı Asurik (Asurlu Ağacı) adlı yapıtı da ikincisine örnek olarak göstermek mümkündür. Makedonya Kralı Büyük İskender’in M.Ö. IV. yüzyılda İran’ı işgal etmesinin sonrasında kültürel yapıda büyük oranda Eski Yunan ve Anadolu kültürlerinin etkisine maruz kalan İran’da M.Ö. 250-M.Ö. 226 tarihleri arasında Yunanca, resmi dil olarak kullanılmaya başlandı. Bu dönemde Kelile ve Dinme, Sindbadnâme, Bileher ve Budasef vb. Hint menşeli yapıtlar ortaya çıkar oldu.

M.Ö. III. yüzyılda Zerdüştlük’ün tekrar resmi din şeklinde benimsenir olmasından ötürü edebiyat da bu dinden ilham alan bir gelişme sürecine girdi. Zerdüştlük’ün kitabı derlenerek kaleme alındı. Hint menşeli Kelile ve Dinme, Sindbadnâme ve Bileher ve Budasef adlarındaki eserlerin Arapça çevirilerinden, bu eserlerin, bundan evvel Orta Farsça’ya da tercüme edildikleri anlaşılmaktadır. Keza aynı dönemin isimleri bilinen kimi eserlerinin ise İslâm dönemine sadece konuları nakledilebildi.

Bu eski İran kültürü, Ortaçağ İslâm medeniyetinin meydana gelişinde etken görev üstlendi. Bu kültür etkisinin yazın sahasındaki numuneleri arasında, İranlı ünlü şair Firdevsî tarafından kaleme alınan manzum İran ulusal destanı Şehname’de zirveye oturan Hudaynâme (Hataynâmek) ilk sırayı alır. İran hükümdarlarına ilişkin yarı-söylencesel, yarı-tarihsel bir eser niteliği taşıyan Hudaynâme, İslâm tarih eserlerinin en önemli kaynaklarından biri olarak kabul görür.

İSLÂM SONRASI İRAN EDEBİYATI

M.S. 224/226–651 yılları arasında hüküm süren Sasaniler Dönemi hükümdarlarından olup M.S. 632–651 arasında hüküm süren III. Yezdigird’in M.S. 651 yılında Araplar karşısında yenilgiye uğraması ve Merv’in düşmesi, İran’da değişikliklere neden oldu. İran’ın tamamının Arap hâkimiyetine geçmesi üzerine resmi din olan Zerdüştlük’ün İyilik Tanrısı Ahura Mazda, yerini Tanrı’ya, Kötülük Tanrısı Ehrimen (Ahriman), yerini şeytana bırakır oldu. Zerdüştlük, İranlıların kabullenmede zorlanmadıkları ve büyük bir hızla ilerlemeye başlayan İslâm dinine yenik düştü. İslâm ve Arap kültürünün egemen olmaya başlaması üzerine Pehlevi yazısını bırakıp Arap harflerini kullanmaya başlayan İranlılar, Güneş Takvimi yerine Kamerî (Ay) Takvimi’ni kullanır oldular.

Arapça’nın yaygınlık kazanmaya başlaması üzerine birçok yapıt, Arapça’dan Farsça’ya çevrildi. Şiirde aruz vezni benimsenir oldu. Yaşamın her alanında egemen olmaya başlayan bu hızına erişilmeyen değişime karşın şarkılarını, eski destanlarını ve ulusal kahramanlarıyla ilgili söylence ve öykülerini belleklerinde yaşatan Mecusî İranlılar, Arap yayılmacılığı karşısında kendi dinsel inanç ve kültürlerini ülkenin pek çok bölgesinde ve bilhassa Hazar Denizi kıyılarıyla Taberistan Bölgesi’nde devam ettirdiler.

200 yıl kadar devam eden Arap yayılmacılığı döneminde Pehlevi dilinin, Yeni Farsça’ya nasıl dönüştüğü hususunda yararlanılacak kaynak bulunmamaktadır; lâkin o günlerde İslâm âleminin tamamında Arap dilinin, kültürünün ve edebiyatının egemen olduğu yadsınamayan bir gerçektir. Bundan ötürü iki yüz yıl boyunca bu egemenliğin etkisinde yaşayan İranlılar, idarî ve askersel sahalarda Arapça terimlerin pek çoğunu benimseyip eserlerini, edebiyat dili olan Arapça ile vermeye başladılar.

İranlıların süreç içerisinde Arap baskısından sıyrılıp yarı bağımsız devletler kurma girişiminde bulunmalarıyla birlikte kuvvetli bir milliyetçilik ve ulusal dile geri dönüş hareketi de meydana çıkar olmaya başladı. Neticede Farsça, VIII. yüzyılda yeniden bağımsızlığını elde edip edebî dil olurken, Fars yazını da ürünlerinin ilklerini vermeye başladı. M.S. 821–873 tarihleri arasında Horasan’da hüküm süren Tahiriler adlı İranlı hanedan, şeriat ve Arapçayla sıkı-fıkı bir ilişki içinde bulundukları için bu dönemde Fars yazını istenilen düzeyde bir gelişim sergileyemedi.

Sistan’da bağımsızlığını ilan ederek kurduğu Samani Devleti’nde 867–879 tarihleri arasında hüküm süren Yakup bin Leys, egemenliğine son verdiği Tahirilerden Horasan’ı geri aldıktan sonra Mazendaran ve Taberistan’ı da ele geçirdi. Sistan’da doğmasından ve Arapça bilmemesinden ötürü şairlerin Farsça şiir yazmalarını isteyen Yakup’un bu talebi neticesinde İran’ın eski gelenekleri yeniden canlılık kazanmaya başladı. Belli başlı şairleri; Ebu Süleyk Cürcani, Firuz Maşrıkî (ö.895) ve Muhammed bin Vasıf olan Samani dönemi hükümdarlarının, Farsça yazan şair ve yazarları koruyup kollamaya başlamasının neticesinde Farsça, hızlı bir gelişme dönemine girdi.

Buhara ve Semerkand kentlerinin birer bilim merkezi haline dönüştüğü Samaniler Dönemi’nde edebiyat gelişme trendine girdi, pek çok şair ve yazar yetişti. İslâmiyet sonrası Farsça şiir ve düzyazının temeli, bu dönemlerde atıldı. IX.-X. yüzyıllarda Farsça orijinal bir edebiyat ve kültür dili niteliğini elde etti. X. yüzyılda yaşayan Ebu’l-Müeyyed Belhi ilk Şehnâme ve Yusufile Züleyha öyküsünü kaleme aldı. Hemen hepsi kasideleriyle ün yapmış ve aralarında mesnevi yazanlar da bulunan Samaniler Dönemi’nin en tanınmış şairi Rudeki’dir.

Gazel, kaside, mesnevi, rubai vb. türlerde ürün vermek suretiyle Farsça şiirin gelişmesine katkı sağlayan ve kendisinden sonraki şairlerce model olarak alınan ve Farsça şiiri Arapça’nın etkisinden kurtaran ilk şair olan Rudekî’nin sekiz mesnevisinin bulunduğu ve bunların en önemlilerinin Kelile ve Dinme ile Sindbadnâme olduğu söylenir. Ebu Mansur’un Şahnâme-i Ebu Mansurî’si, Ebu Ali Belamî adındaki Samani veziri tarafından çevrilen veTarih-i Belamî olarak da bilinen Tercüme-i Tarih-i Taberî ve bir ekipçe tamamlanan Tefsir-i Teberî adlarındaki yapıtlar, Samaniler Dönemi’nin ünlü düzyazı türünden yapıtlardır. Bu dönemde hem şiirde, hem düzyazıda sade bir dil kullanılmaya büyük bir özen gösterilmiş ve yapmacık ifadelerden uzaklaşılmıştı.

İran edebiyatının kendine geliş ve kendi orijinal kültürel kaynaklarına yöneliş dönemi olan Gazneliler Dönemi’nde Fars edebiyatı, büyük bir gelişme sürecine girdi. Gazne sultanlarının şair ve yazarları himaye etmeleri neticesinde bu alanda büyük hamlelerin altına imza atıldı ve pek çok şair, yazar ve filozof yetişti. Şiir, şekil ve muhteva bakımından bir mükemmeliyete eriştiyse de şiir çeşitlerinde çok büyük değişiklikler yaşanmadı.

Başlıca şairleri; Fars edebiyatının kahramanlık destanlarının en ünlüsü olan Şehnâme’nin yazarı olan Firdevsî, kasideleriyle ün yapan Ferruhi ve Unsuri, münazara tarzındaki manzumeleriyle ünlenen Esedî’nin bulunduğu Gazneliler Dönemi’nde şairler; kaside, gazel, kıta, mesnevi ve rubai tarzında eserler verdiler. Bu dönemde takdire şayan tek yenilik; Menuçihr’le başlayan musammat tarzıydı. İbn-i Sina tarafından kaleme alınan Danişnâme-i Alai, M.Ö. 1040 yılında ölen Ebu Nasr Muşkan tarafından yazılan mektuplar, Birunî tarafından yazılan Kitabüt-Tefhim, Beyhakî tarafından kaleme alınan Tarih-i Beyhakî ve Unsuru’l Meali, Keykavus tarafından kaleme alınan Kâbusnâme, bu dönemin en önemli düzyazı yapıtlarıdır.

Öteki dönemlere göre edebiyatın kimi değişiklikler gösterdiği Büyük Selçuklular Dönemi’nde muhtelif akım ve tarzlar belirmeye başladı. Horasan yöresinde doğup büyüyen şairlerin büyük bir bölümü, bir yere kadar eskiye bağlı olan ve Sebk-i Horasanîde denilen Horasan tarzını devam ettirirken, Irak ve Azerbaycan’da doğup büyüyen şairler, edebî sanatlarla bezeli, tümceleri daha dolambaçlı ve sözcüklerinin çok yabancı olmasından ötürü anlaşılması zor bir üslûbu benimsediler ve şiirlerinde o güne kadar görülmemiş manzumlar kullanmak suretiyle Sebk-i Irakî adı verilen Irak tarzını geliştirdiler. Bilimin gelişmesine katkı sağlayan Büyük Selçuklu sultanları ve vezirleri; şair ve yazarları özendirdiler. Tasavvuf ve Tasavvuf Edebiyatı’nın bir yaygınlık kazandığı bu dönemde başlıcaları; Baba Tahir, tasavvuf fikrini ilk kez şiirle dile getiren Ebu Said Ebi’l-Hayt, Şirazi, secili ve uyaklı düzyazının ilk mümessili Abdullah Ensari ve mesnevileriyle ünlenmiş Attar olmak üzere pek çok tasavvuf şairi yetişti. Bu dönemin şairleri arasında Vis ü Ramin’i yazan Fahreddin Esat Cürcani’yi, Kavsnâme’yi kaleme alan ünlü kaside ustası Katran Tebrizî’yi, matematikçi ve gökbilimci olmasına karşın rubainin kurucusu olan ve akıl ile sağduyuyu yücelten Ömer Hayyam’ı, İran edebiyatının en büyük kasidecisi olarak kabul gören Enver Felekî Şirvanî’yi ve hamse sahibi Genceli Nizamî’yi saymak mümkündür.

Moğol hükümdarı Cengiz Han’ın XIII. yüzyıl başlarında İran’a saldırmasıyla start alan Moğol yayılmacılığı sırasında yakılıp yıkılan birçok kentin ve öldürülen pek çok insanın yanı sıra edebiyat ve bilim de büyük zarara maruz kaldı. Moğolların bu saldırılarında canlarını kurtarabilen bilgin, şair, yazar ve tarihçiler İran’ın başka bölgelerine ve hatta Hindistan’a, Irak’a ve Anadolu’ya kaçtılar. Süreç içerisinde karıştıkları İranlılarla kaynaşan Moğollar Dönemi’nde, Moğol Sarayı’nda divan kâtipliği, danışmanlık ve hatta vezirlik yapan Nasıreddin Tusi, Şemseddin Muhammed Cuveynî, kardeşi Alâeddin Ata Melik Cuveynî ve Reşideddin Fazlullah’ın şair, yazar ve tarihçileri himaye etmeleri üzerine bilim dünyası, yeniden canlılık kazanmaya başladı.

Bunun yanı sıra kimi duraklamalara sahne olan edebiyat, Timur ve Timurlular döneminde eski canlılığını yeniden elde etme başarısını gösterdi. Moğollardan canlarını kurtarmak amacıyla İran dışına kaçan ve bilhassa Hindistan ve Anadolu’da yapıtlar veren İranlı şairler, Fars yazınının İran sınırlarını aşmasında etkin bir görev üstlendiler.

Hem muhteva, hem de şekil bakımından her çeşit şiiri kaleme alan İranlı şairlerin, Moğolların baskı ve zulmünden korkarak fikirlerini tasavvuf perdesi altında dile getirmelerinden ötürü tasavvuf şiirinin gelişerek mükemmeliyete ulaştığı bu dönemin başlıca şairleri; Mesnevi, Divan-ı Şems, Fih Mafih ve Mecalis-i Seba gibi yapıtları kaleme alan Mevlana Celâleddin Rumî, dünyaca ünlü olan Gülistan ve Bostan’ın yazarı olan Şirazlı Sadi, Sadi tarzındaki gazelleriyle ünlenen Human Tebrizî, Gülşen-i RazHakke’l Yakin, Saadetname veŞahidname adlarındaki mesnevileri kaleme alan Şebisteri; divanları, hamsesi ve başka mesnevileriyle ün yapan Hindistan’ın en ünlü şairi Hüsrev-i Dehlevî; Mantık’ul–UşşakveCam-ı Cem gibi ünlü mesnevilerin yazarı Ehvad-i Meragî; didaktik kıtalarıyla tanınan İbn Yemin; Fars yazınının gelmiş geçmiş en büyük gazel ustası Hafız ve XV. yüzyıl İran’ının en büyük edebiyatçısı ve bilgini olan Cami’dir.

Moğol hükümdarı Timur’un ölümünün ardından takriben yüzyıl devam eden Timurlular, Timur kadar güçlü olamamalarından ötürü İran’da zaman zaman beliren ayaklanmalar neticesinde Akkoyunlu ve Karakoyunlu adlı devletler kuruldu. Bununla birlikte I. İsmail, kurduğu Safevi Devleti’nde 1501 yılında tahta oturdu.

I. İsmail tarafından kurulan ve İran’da birliği tesis etmek suretiyle güçlü bir devlet idaresi getiren Safeviler devrinde Şîîlik’in, resmi mezhep olarak kabul edilmesinden ötürü, edebiyat da daha ziyade Şîîlik’i yayma yolunda bir gelişme içine girdi. Hz. Ali, On İki İmam’a sadakat ve Kerbelâ Olayı; şiir ve düzyazı eserlerinin büyük bölümüne konu edildi. Bu dönem edebiyatının en bariz vasıfları, o güne kadar Arapça yazılan dinî eserlerin Farsça kaleme alınmaya başlanması, bir taraftan Timur döneminin ağır ve tümceleri dolambaçlı ve sözcüklerinin çok yabancı olmasından ötürü anlaşılması güç tarzının kullanılması devam ederken, öbür yandan da şiire yeni bir vasıf kazandıran ince hisli ve imgelerle bezeli olan ve Sebk-i Hind-î denilen Hint tarzının gelişmiş olmasıdır.

Birçok şair ve yazarın yetişmesine rağmen yine de Fars yazınında bir gerilemeyi simgeleyen bu dönemde; gazel ve tasavvuf şiirinin terk edilmesi neticesinde gerek şiirde, gerekse düzyazıda büyük bir gerileme yaşanmaya başlandı. Ama İran’da yaşanan bu gerilemeye rağmen Fars edebiyatı ülke sınırları dışında, bilhassa Hindistan’da ilgiyle karşılanır oldu.

İran yazınının büyük eserlerini, herhangi bir yazın türünün kalıplarının içine oturtmak ya da basit şekillere bağlamak mümkün değildir. Bu yapıtlar, genellikle içlerinde ansiklopedik bir tat ve öğretici bir tarafı bulunan, son derece özümsenmiş eserlerdir. 932’ye doğru–1020 tarihleri arasında yaşamış ünlü İranlı şair Firdevsî tarafından kaleme alınan Şehnâme, bunların en önemli örneğidir.

Daha önce ünlü Yunanlı tarihçi ve tarihin babası olarak kabul gören Herodotos’un İskitler adlı yapıtında, ya da Zerdüştçülük öncesi mitolojide karşılaştığımız bir kültür varsıllığına ulaşan ve hükümdar soylarının ve mitolojik kahramanların yaşamlarından bölümlere, saray kroniklerine, toplumun muhtelif sınıflarını düzenlemek amacıyla gerçekleştirilen antlaşmalara, ahlâk derslerine yer veren bu yapıt, bir dönemin özeti olmasına karşın ünlü Yunanlı şair Homeros’un eserine has eğitici görevini yerine getirmiştir denilemez.