Efsaneler

Antik Yunan Efsaneleri

ANTİK YUNAN EFSANELERİ

EFSANE

Efsan ve fesane şekillerinde de görülen kelime, aslen Farsçadır. Hikâye ve sergüzeşt manasına gelmektedir. Geçmiş halleri nakil ve anlatmak için kullanılmıştır. Zamanla hakikatler görünmez olmuş. Halk, mesel muharrefi olarak masal şeklinde söylemiştir. Kelime; meşhur ve şayi manalarında da kullanılmıştır. Bu yönüyle dillerde destan olmuş manasına gelmiştir. Gerçekte efsane asılsız, boş mesel; kıssa ve hikâye demektir.

Bu şekilde sözlü gelenek olarak tanımlanan masallara Osmanlı Türkçesinde Arapça usture sözcüğünün çoğulu olan esatir denmiştir. Yunancada “mitos, mit” kelimeleri zamanla dilimize girmiş, kelime mythe şekliyle batı dillerine de geçmiştir. Türkçede, Fransızcadan geçen legend kelimesinin yer yer kullanıldığı görülmüştür.

Efsaneler, halkın hayal gücüyle şekillenerek, dilden dile aktarılagelen ve genellikle olağanüstü özelliklerde olan anlatılardır. Bir başka ifadeyle çok önceden yaşanmış tarihsel olayların, tasavvurların halkın hayal gücüyle ya da şairane buluşlarla şekil değişikliğine maruz kaldığı olağanüstü ögeleri mesnet edinen anlatıdır, efsane.

İlgili Makaleler

Efsaneler, halkın arasında doğar, büyür ve gelişirler. Olaylar ya da tasavvurlar, yaşandığı andan başlayarak dilden dile dolaşır ve kuşaktan kuşağa aktarılagelirler. Ancak yüzyıllar sonraki kuşaklara gelinceye değin içeriğe sadık kalınmak suretiyle hem kişilerin hem de olayların olağanüstü vasıflarla süslenerek daha varsıl hale geldikleri yadsınamaz. Bu süslemeler de ancak halkın özlemleri doğrultusunda olabilir. Efsanelerde halkın ve şairlerin hayal gücü ile tarihin bir noktada buluşması gerekir. Efsaneler, halkın özlemini ve dünya görüşünü yansıtmak ve gereksinimlerini karşılamak durumundadırlar. Yoksa antikçağda yaşanmış efsanelerin günümüze değin ulaşmış olması mümkün müydü? Efsanenin ömrü, kuşaktan kuşağa aktarılan halk öykülerinin halkı tatmin edecek olaylarla işlenmesi ya da bir masalcının, çağının özlemlerini dile getiren özgün yapıtlar olmasıyla doğrudan ilişkilidir. Yani halkın özlemlerini yansıtmayan, çağının gereksinimlerini karşılamayan efsanelerin uzun soluklu olmalarını beklemek realist bir yaklaşım olmaz.

Efsane, masal ile destan arasındaki bir yerde duran bir anlatı biçimidir. Zira ne masal kadar gerçekdışıdır, ne de destan kadar sanatsal bir kimliğe sahiptir. Genel olarak gerçek olaylarla beslenir. Olağanüstü olaylara yer vermeleri nedeniyle efsane ile masal birbirine benzer ve birbiriyle iç içelik gösterirler. Efsaneler, anlatılanları gerçekten yaşanmış gibi kabul ederler. Bu yönleriyle masaldan uzaklaşıp destana yaklaşırlar.

Bir ulusun malı olabildikleri kadar, bir masalcının ya da bir şairin hayal gücünün özgün ürünleri de olabilen Efsaneler, insan ile insanı, insan ile coğrafyayı, insan ile öteki varlıkları, insan ile maneviyatı birbirine gönül bağı ile bağlayan unsurlardır.

Efsanelere konu edilen olaylar, kimi zaman gerçeküstü bir kimliğe sahip olsalar da genelde gerçek olaylara ve gerçekten yaşamış kişilere dayanır. Bunların büyük bölümü kahramanca işler yapan kişilerle ilişkilidir. Eski Yunanlı şair Homeros, İlyada ve Odysseia destanlarını kaleme alırken krallar ve kahramanlar hakkında söylenegelen söylencelerden yararlanmıştır.

Başladığı tarih her ne kadar bilinmese de bir efsanenin, bir masalın ya da bir destanın çeşitli değişikliklere maruz bırakılarak günümüzde ayrı ayrı anlatış biçimleriyle yaşadığı gerçeğini değiştirmez. Bu söyleyiş şekillerindeki farklılığı asıl mevzuu kaybetmemekle birlikte efsanelerde de görmek mümkündür.

Efsaneler, genelde inanca ilişkin konularda tezahür etmiş, pek çok konuda söylenmiş; kâinatta var olan varlıkların ortaya çıkış biçimleri, ister gerçek ister gerçek dışı olsun bir nedene dayandırılmak suretiyle açıklamaya çaba gösterilen halk yazınının sözlü ürünleridir. Kaynakları her ne kadar tarih ve din olsa da masalları beslenme alanı seçen efsanelerin ağırlık noktasını inançsal olaylar oluşturmaktadır. Buna rağmen efsanelerde yer alan inanca ilişkin konular, insanlığın asıl doğru inancı sınırları içinde olmakla birlikte ulusal ve yerel inançların, hurafelerin etkisinde kaldığı yadsınamaz bir gerçektir. Dile getirilen olaylar, insanoğlunu belirli bir yere bağladığı gibi geçtiği mekân adlarının verilmesine de yol açmıştır.

Yaşamlarını sürdürdükleri coğrafyaya özgü önemli gördükleri kişileri, nesneleri ve mekânları kutsallaştırmayı görev edinen insanlar, sırrına mazhar olamadıkları konulara farklı yorumlar getirirler. Bunlara, yaşanmış kimi olayları da ekleyerek kuşaktan kuşağa aktarılmasına katkıda bulunurlar. Kutsallaştırma, yorumlama ve aktarmaların çok büyük bölümü sözlü olarak yayılır. Bu, sonuçta bir sözlü kültür oluşturur.

İNSANIN YARATILIŞ EFSANESİ

Bilindiği üzere Olymposlular öncesindeki Tanrılar, Titanlılardır. Olymposlularla aralarında yaşanan savaştan yenilgiye uğrayan bu tanrılar grubunun yaratıcıları, Uranos ile Gaia’dır. Uranos kendi çocukları olan Titanları, doğar doğmaz Gaia (toprak) ‘nın bağrına gömüyordu (Titanlıların dışındaki çocukları olan Hekatonkheir ve Kyklopları da Tartaros’a gönderir). Artık bu ağırlığı taşıyamayacak duruma gelen Gaia, Uranos’tan olma oğlu Kronos’un yardımıyla Uranos’u yenerek çocuklarını özgürlüğüne kavuşturur. Bu ikilinin çocuklarından biri de İapetos’dur. İapetos’un Menoitios, Atlas, Prometheus ve Epimetheus adlarında dört oğlu vardır. Bunlardan Menoitios ile Atlas; Zeus’a başkaldıran Titanlarla birlikte hareket ettikleri için Baştanrı Zeus tarafından cezalandırılırlar. Menoitios, ihaneti ve ölçüsüz cüreti nedeniyle Yeraltı Dünyası Hades’in ilk bölümü olan Erebos’e gönderilirken, Atlas da dünyanın öbür ucunda ve Hesperideslerin(Hera’nın altın elmalarına bekçilik eden dört peri) önünde omuzlarına gök kubbeyi yüklenerek ayakta beklemekle cezalandırılır. İnsanların yaratılışında önemli görev üstlenen Prometheus ve Epimetheus adlarındaki iki kardeşin yazgıları, öteki iki kardeşten daha farklı olur.

İktidar ve güç, Olymposluların elinde bulunmaktadır. Buna karşın Prometheus’un da kurnazlığı ve üstün zekâsı vardır. Prometheus, Titanlarla Olymposlular arasında meydana gelen Tanrılar Savaşı’nda tarafsız davranmış ve Zeus’a saygıda kusur etmemiştir. Bu nedenle Zeus, kendisini Olympos’ta tanrılar arasına kabul ederek onu ödüllendirir. Ancak içinde, kendi ırkına zulmeden Zeus’a karşı büyük bir nefret ve öfke duyan Prometheus, Tanrıları tanımayacak, kaale almayacak ve işleyecekleri kötülüklerle en vahşi hayvanları bile geride bırakacak, dünyanın başına belâ olacak bir yaratık olan insanı yaratarak onun eliyle intikam almaya karar verir.

Bu kararı alan Prometheus ilk insanı, gözyaşlarıyla yoğurduğu topraktan yaratır. Gözyaşlarıyla yoğurduğu topraktan var ettiği insanın mayasına aslanın gücünü, tavus kuşunun kibrini, tilkinin kurnazlığını ve tavşanın ürkekliğini eklemeyi de unutmaz. Böylece ilk insanın yaratılışı tamamlanmıştır. Ancak örtünecek hiçbir şeyi olmadığı için çıplaktır. Kendisini koruyacak hiç bir şeye sahip değildir. Yaratıldığı günden başlayarak acıları, üzüntüleri ve sonsuz gereksinimleri sıralanan ilk insan, çiğ yiyecekler ve kanlı etlerle beslenmeye, giysi olarak bitki yapraklarıyla örtünmeye başlar. Güneşin yararlarını bilmiyor, onun tüm canlılar için mutlaka olması gereken bir şey olduğundan habersizdir. Bundan ötürü ondan korunma gereği duyuyordu. İşte bunun içindir ki karanlık oyuklarda saklanıyorlardı. Kendisi tarafından yaratılan insanlara acımaya başlayan Prometheus, onların daha iyi koşullarda yaşayabilmesi, iç içe yaşadığı yabanıl hayvanlardan daha iyi korunabilmesi için etkili silahlarla teçhiz edilmesi, toprağı işlemede gerekli aletleri elde edebilmesi ve madenleri işleyebilmesi için onlara, ateşi vermeyi kararlaştırır.

İşte bunun için iç kısmı tamamen oyuk, ancak yanabilir bir özle kaplı olan ve bir adı da “Şeytantersi” olan Ferule ağacından kopardığı bir dalı yanına alarak Lemnos Adası’na gider. Çünkü Lemnos Adası’nda Ateş Tanrısı Hephaistos’un alevler fışkıran ocağı bulunmaktadır. Gizlice ocağa yaklaşan Prometheus, Hephaistos’un ocağından madenleri eriten kızgın ateşten bir kıvılcım çalar. Çaldığı bu kıvılcımı, yanında taşıdığı Ferule ağacından yapılma sopasının özünün içine saklar ve onu tanrıların bir armağan olarak insanlara götürür.

İnsanlar o günden başlayarak ateşin yardımıyla daha iyi koşullarda yaşama yollarını öğrendiler. O güne dek çiğ olarak yedikleri yiyeceklerini pişirerek yemeye, soğuk havalarda ısınmaya, karanlık mağaralarda yaktıkları çıralı odunların aleviyle birbirlerinin yüzlerini görmeye başladılar. Aradan bir zaman geçtikten sonra geldikleri yeri unutan insanlar, kendilerini tanrılarla eşit tutmaya başladılar. Zeus, buna hiç şaşırmadı. Çünkü o insanların böyle şımarık davranacaklarını önceden tahmin ettiği için onlara ateşi vermemişti.

Kendisinin haberi olmadan insanlara ateşi armağan ederek onların şımarmasına yol açan Prometheus’a kızan Zeus, onu Kafkas dağlarının tepesine gönderir ve aynı zamanda oğlu olan Ateş Tanrısı Hephaistos’tan onu sarp kayalara çakılmasını emreder. Demirci tanrı, istemeyerek babası Zeus’un bu emrine boyun eğer ve Prometheus’un kollarına ve ayaklarına kırılmaz zincirler geçirerek onları sıkıca kayalara çakar. Prometheus’un cezası bununla da kalmaz. Her sabah, kanatlarını açarak gökten yere doğru süzülen kocaman bir kartal, yanına geldiği Prometheus’un ciğerlerini yiyordu. Bu vahşi hayvan sivri tırnaklarını Prometheus’un göğsüne batırıyor ve korkunç gagası ile ciğerini didiklemeye başlıyordu. Akşama kadar yediği ciğer, sabaha kadar yeniden bitiyor, çoğalıyor ve eski haline dönüşüyordu. Bu işkencenin tam bin yıl sürmesi kararlaştırılmıştı. Ancak aradan otuz yıl geçtikten sonra Zeus, Prometheus’u affeder ve tekrar Olymposlular arasına alır.

AGAMEMNON

Agamemnon, Yunan mitolojisine göre Miken Kralıdır. Sparta Kralı Menelaos’un da büyük kardeşi olan Agamemnon, Yunan ordularını, Truva Savaşı’na götüren Başkomutan’dır. Atreus ve Aerope’nin oğludur. Yunan orduları; Avlid’de, Truva’ya doğru yola çıkmak için toplandıkları zaman gemilerin yelkenlerini şişirecek kadar rüzgâr esmiyordu. Bunun üzerine rüzgârın esmesine engel olan tanrıça Artemis’in isteğine boyun eğmek zorunda kalan Agamemnon, farkında olmadan karısı Klytaimnestra’nın kendisini öldürmesine değin giden yolun ilk adımını atar ve karısı Klytaimnestra’ya; “kızı İphigeneia’yı Akhilleus ile nişanlayacağım, bunun için İphigeneia’yı alıp Aulis’e getir” diye haber gönderir. Bunun üzerine İphigeneia Aulis’e götürülür. Annesi tarafından Aulis’e gönderilen İphigenia, kurban edilmek üzere sunağa götürülür. Tam kurban edileceği sırada Artemis, kendisine acıdığı İphigenia’nın yerine gönderdiği bir dişi geyiği kurban olarak kestirir. Kurban edilmekten kurtardığı İphigenia’yı da Artemis Tapınağı’na rahibe yapar.

İphigenia’yı kurban edilmekten son anda kurtaran Artemis, rüzgârları serbest bırakır. Truva Savaşı’nda kazanılan zaferden sonra Agamemnon, tutsak olarak aldığı Priamos’un kızı, güzel Kassandra’yı da yanına alarak evine döndü. Kızları İphigenia’yı öldürmesini ve Kassandra ile dönmesini içine sindiremeyen karısı Klytaimnestra, sevgilisi Aigisthos ile birlikte Agememnon’u öldürür. Bu olaydan yedi yıl sonra oğul Orestes, annesi ile sevgilisini öldürerek babasının intikamını alır.

Yakışıklı Paris, Truva Kralı yaşlı Priamos’un oğludur. Paris, Aşk Tanrıçası Aphrodite’in de yardımıyla Arkadhia Kralı Menelaos’un güzel karısı Helena’yı kaçırır. Bu olay, Truva Savaşı’na neden olur. Savaşın öncülüğünü, Helena’nın kız kardeşi Klytaimnestra ile evli olan Miken kralı Agamemnon üstlenir. Çünkü Agamemnon, Menelaos’un hem kardeşi, hem de bacanağıdır. İphigeneia, Elektra ve Orestes’in babaları olan Agamemnon, Truva Savaşı’nda Yunan ordularının başkomutanlığını yapar. Lekesizliği ve el değmemişliği sembolize eden ve Av Tanrıçası olan Artemis’in hışmından korunmak amacıyla kızı İphigeneie’yi kurban Edecek olan Agamemnon, Ege’de vuku bulan bir savaş sırasında kocası Lyrenessos’u öldürdükten sonra esir aldığı güzel Brisseis’i, Teselyalı kahraman Akhilleus’un elinden alarak onun savaşlardan çekilmesine yol açar. Truva’nın yenilgiye uğraması üzerine savaş ganimeti olarak Truva Kralı Priamos’un kâhin kızı prenses Kassandra’yı alan Agamemnon, on yıl sonra baba ocağına döndüğünde karısı Kltaimnestra ve Aigisthos adlı aşığı tarafından öldürülür.

AİETES

Aietes, başlangıçta Korinthos’un, ardından da günümüzdeki Gürcistan’ın yerinde kurulan Kolkhis’in kralıdır. Güneş Tanrısı Helios ile Okeanos’un Perseis adlı kızının oğludur. Büyücü Tanrıça Kirke ile Girit Kralı Minos’un karısı Pasiphae’nin kardeşidir. Altın postu almaya gelen İason’a yardımcı olup onunla kaçan Medeia ile Apsyrtos (Absyrtos)’un da babalarıdır.

Üvey anneleri İno’nun zulmünden kurtulmak isteyen Phriksos, kız kardeşi Helle’yi de yanına alıp kanatlı, altın postlu kutsal koça binip kaçarlar. Bu kaçış sırasında kız kardeşi Helle, denize düşüp ölür. Tek başına kalan Phriksos, Kolkhis’e sığınır. Burada kanatlı koçu, Zeus’a kurban eder. Koçun altın postunu da Kolkhis kralı Aietes’e armağan eder. Kolkhis kralı Aietes, Phriksos tarafından kendisine armağan edilen bu altın postu, Savaş Tanrısı Ares’e adanan ormandaki ağacın birine asar ve korkunç bir ejderhayı de onu korumakla görevlendirir.

Aietes, Argonautlarla birlikte altın postu almaya gelen İason’a birkaç denemeyi başarması halinde altın postu kendisine vereceğine dair söz verir. Ancak iş denemeye kalmadan İason, kralın büyücü kızı Medeia’nın yardımıyla ele geçirdiği altın postu ve kendisine âşık olan Medeia’yı alarak Kolkhis’ten kaçar. Olaydan haberdar olan Aietes, hemen peşlerine düşer. Ancak onları yakalayamaz. Çünkü kızı Medeia’nın, kendilerini izlemelerine engel olmak için parça parça ederek denize attığı oğlu Apsyrtos’un parçalarını toplamaya çalışınca zaman geçer ve ara açılır. Bunun üzerine karamsarlığa kapılan Aietes, ülkesine geri döner. Ancak döndüğünde ülkesinin yönetiminin başkası tarafından ele geçirildiğini görür. Böylece hem tacını hem de oğlunu kaybeden Aietes, yıllar sonra ülkesine dönen büyücü kızı Medeia’nın yardımıyla tahtını geri alır.

Odysseia’da (X/135) Aietes hakkında şunlar yazılıdır:

“ Gide gide Aiaie Adasına vardık sonunda,

Orada Kirke otururdu, güzel belikli,

İnsan sesli korkunç tanrıça,

kız kardeşiydi o kötü niyetli, Aietes’in.

Doğmuştu ikisi de ölümlülere ışıyan Güneşten,

Anaları da Perse’ydi, Okeanos’un kızı.”

AİGİSTHOS

Yunan mitolojisine göre cinayet, ana-baba katilliği, zina ve anne, bacı ve kızı gibi birinci derecede akrabalarıyla cinsel ilişkide bulunma gibi nahoş davranışlarla tanınan Atreidai Ailesi’nin bir bireyi ve Klytaimestra’nın sevgilisidir. İkizi olan Atreus’un karısı Aerope’yi baştan çıkaran Thyestes ile babasının tecavüzüne uğrayan Pelopia’nın yasak aşklarından doğma oğludur.

Atreus ile Thyestes kardeşler arasındaki taht kavgası, Atreus’un kendi ikizi olan Thyestes’in oğullarını öldürüp kendisini de Mykenai’den sınır dışı etmesiyle doruğa tırmanır. Kendi ikizi olan Atreus’tan intikam almanın yollarını arayan Thyestes, bir tanrı sözcüsünün ancak kendi öz kızından doğacak olan bir çocuğun Atreus’ü öldürebileceğini söyler. Bunun üzerine gecenin birinde gizlice öz kızı Pelopeia’yla cinsel ilişkiye girerek onu gebe bıraktıktan sonra kaçar. Bu ilişkiden bir süre sonra kimden olduğunu bilmediği çocuğu doğuran Pelopeia, onu kırlara bırakır. Bırakıldığı yerden çobanlar tarafından bulunarak keçi sütüyle beslenip büyütülen bu çocuk, Aigisthos’tur. Adı, Yunanca’da keçi anlamındaki “aix“ten türemedir.

Bu arada Pelopeia kendisini tanımadığı amcası Atreus’la evlenir. Bir zaman sonra Aigisthos da Mykenai Sarayı’na gelir. Aigisthos’u, kendi öz oğlu gibi benimseyerek yetiştiren Atreus, onu kendisinin ikizi olan Thyestes’i öldürmekle görevli kılar. Ancak öldürmekle görevlendirdiği Thyestes’in kendi öz babası olduğunu öğrenen Aigisthos, babasının yerine amcası Atreus’u öldürür. Bunun üzerine bir süre Mykenai’de hüküm süren baba-oğul Thyestes ile Aigisthos, daha sonra Atreus’un oğlu Agamemnon tarafından Mykenai’den sürülürler. Truva Savaşı’na katılan Agamemnon, savaş sonrasında ülkesine döndüğünde karısı Klytaimnestra ve aşığı Aigisthos tarafından öldürülür. Aigisthos’un kendisi de bu olaydan yedi yıl sonra Agamemnon’un oğlu Orestes’in elinde can verir.

Öz kız kardeşinin oğlu olma bahtsızlığının yanı sıra, hem amcası Atreus’u hem de karısıyla seviştiği amcaoğlu Agamemnon’u öldüren Aigisthos, babası Thyestes ve öldürdüğü amcası Atreus, anneleri Hippodameia’nın kışkırtmasıyla bir nymphadan doğma kendi öz kardeşleri Khrysippos’u da öldürür. Bu ailenin, baba Pelops’un lânetiyle yaşamlarını süsleyen cinayetlerle lekelenmesinin nedenlerinden biride bu olsa gerek.

AİOLOS

Homeros’un İlyada ve Odysseia’sında yazılanlara göre Denizler Tanrısı Poseidon’un oğlu; Hesiodos’un Theogonia’sına göre de Eos ile Astrois’in çocuklarından biridir. Kendisi de Rüzgâr Tanrısı’dır.

Öyküsü, İthaki’nin söylencesel kralı Odysseus’un öyküsüyle iç içelik teşkil eden ve tulumlara doldurulan rüzgârların yöneteni olan Aiolos tarafından Odysseus’a verilen içi ters rüzgârlarla doldurulup kapatılan tulumlardan çıkan rüzgârlar, fırtınaları meydana getirmiştir.

Aiolos, Notos (lodos), Boreas(poyraz), Euros (keşişleme) ile Zephyros(karayel) adlı dört büyük yeli bir tulum içinde kapalı tutar ve sonradan da ancak Zeus’tan aldığı emirlerle ortaya salarmış. Odysseia Destanı’nda Odysseus’un, Aiolos’un bulunduğu adaya varması anlatılır. Bu ada şu şekilde tanımlanır (Odysseia, X. Bölüm, 3–5):

“……….ölümsüz tanrıların sevgilisiydi o.

Yıkılmaz tunçtan bir duvarla çevriliydi bu yüzen ada,

kent oturtulmuştu göğe yükselen bir kayanın üzerine.”

Konağında bir düzine çocuğuyla yiyip içen, şölen yapıp gönül eğlendiren Rüzgârların Tanrısı Aiolos, adasına gelen Odysseus’u iyi karşılar ve onu bir ay konuk eder. Ardından Homeros’un anlattığına göre, Odesseus’a eve dönüş yolculuğunda kullanacağı rüzgârları ve ters rüzgârları toplaması için sığır derisinden yapılma bir tulum vererek gemisini yolcu eder. Odysseus ve arkadaşları, dokuz gün dokuz gecelik bir yolculuktan sonra İthaki topraklarına yaklaşırlar. Tam bu sırada Odysseus uykuya dalar. Onu çekemeyen arkadaşları, teknenin dibinde bulunan tulumu alıp çözerler. Rüzgârlar bir anda dışarıya fırlar ve korkunç bir fırtına kopar. Bu güçlü fırtına, Odysseus’un gemisini, tekrar Aiolia Adası’na atar. Ancak Tanrı Aiolos, bu kez kendisine müsamaha etmediği Odysseus’u sert sözlerle azarlayarak adadan kovar. Çünkü tanrıların lânetine maruz kalmış bir adamı tutmaktan çekinir. Odysseia’nın X. Bölümünde (1–79) sözü edilen bu macera, destanın en renkli öykülerinden birini oluşturur.

AKHELOOS

Yunan mitolojisine göre oturulan toprakları kuşatan engin denizin kişilik kazandırılmışı olan Okeanos ile Deniz Tanrıçası Tethys’in oğlu, denizkızlarının da babasıdır. Batı Hellas (günümüzde Yunanistan)’ın, Akarnania ile Aitolia bölgeleri arasında akan en uzun ırmağıdır. Hesiodos’un Theogonia’sında ve Homeros’un İlyada’sında adından söz edilen Akheloos, üç bin ırmağın en büyüğü ve ırmak tanrıların kralı olarak adlandırılır.

İstediği her şekle girebilen bu Irmak-tanrı, Irmak-Tanrıça Deianeira’ya olan aşkı uğruna gücün simgesi olan Herakles ile savaşır, ancak boynuzunun Herakles tarafından koparılmasından ötürü savaşın mağlubu olur. Bunun üzerine çiçek ve meyve ile dolu olan “Bollukboynuzu”nu verdiği Herakles’ten koparılan boynuzunu geri alır. Bir başka söylenceye göre de ünlü “Bereket Boynuzu” Irmak-tanrının kendisine ait olanıdır.

Herakles Destanı’nda yer alan bir söylenceye göre Akheloos, Kalydon kralının kızı Deianeira’ya âşık olur. Ancak ırmak tanrısı olarak Akheloos’un başkalaşma yeteneği vardır; istediği şekle girebilmektedir. Kimi zaman boğa, kimi zaman ejderha vs. olabilmektedir. Bu yetenek, böylesine rahatsız edici bir kocayla evlenmeyi düşünmeyen Deianeria’yı korkutur. Herakles, Oineus’un sarayına kendini takdim edip kızı Deineria’ya evlenme teklif edince güzel kız da bu teklifi hemen kabul eder. Bununla birlikte Herakles, yerinin alınmasına kolay kolay razı olmayan Akheloos yüzünden kızı elde etmekte zorluk çeker. İki talipli arasında kıyasıya bir çatışma olur. Akheloos bütün yeteneklerini, Herakles de bütün gücünü kullanır.  Akheloos, İlk karşılaşmada Herakles’e yenik düşer. Bunun üzerine Akheloos koca bir yılan kılığına bürünmüş. Herakles, onu boğmak üzere iken bu kez de azgın bir boğaya dönüşüvermiş. Heraakles, bu kez de boğanın bir boynuzunu kopararak onu yener.  Bunun üzerine Irmak tanrı Akheloos, Deianeira’dan vazgeçer. Ancak boynuzunu geri almak için Herakles’e Zeus’un Amaltheia adlı keçisinin çiçek ve yemiş veren bolluk boynuzunu verir. Bir başka söylence uyarınca da ünlü bereket boynuzu, ırmak tanrının kendisine aittir. Zira geniş toprakları sulayan ırmaklar bereketin sembolüdür.

AKHERON

Homeros’un Odysseia’sında (X. Bölüm, 508) yeraltında akan ırmakları şöyle tanımlar:

“Ama geçtiğin zaman Okeanos’u geminle,

orda Alçak Kıyı var ve Persephone’nin koruluğu,

uzun kavaklar göreceksin, kısır söğütler,

derin anaforlu Okeanos’un kıyısında çek karaya gemini,

sonra çık yola, Hades bataklarına doğru,

orada Akheron’a Pyriphlegeton ve Kokytos akar,

Styks’ten gelen sular da dökülür oraya”

Aeneas Destanı(VI, 295)’nda da adından söz edilen ve Pyriphlegeton, Kokytos ve Styks ırmaklarının döküldüğü Akheron, çamurlu suların kaynayıp girdaplandığı dipsiz bir bataklıktır. Yeraltı dünyası olan Hades’e, Kharon’un kayığıyla bu çamur ırmağı geçtikten sonra varılır. Bir başka ifadeyle Kharon adlı sandalcı, ölülerin ruhlarını, adı cehennemle anlamdaş olan bu ırmağın kapkara sularından geçiriyordu.

Yunan mitolojisine göre Helios’la Gaia’nın (güneşle toprağın) oğlu olan Akheron, Olymposlularla Titanlar arasında yaşanan savaşta susuzluktan kavrulan devlere su içirdiği için Zeus’un lânetine maruz kalmış ve yeraltı ülkesine kapatılmıştır.

Ama geçtiğin zaman Okeanos’u geminle,

Orda Alçak Kıyı var ve Persephone’nin koruluğu,

Uzun kavaklar göreceksin, kısır söğütler,

Derin anaforlu Okeanos’un kıyısında çek karaya gemini,

Sonra çık yola, Hades bataklarına doğru,

orada Akheron’a Pyriphlegeton ve Kokytos akar,

Styks’ten gelen sular da dökülür oraya. (Odysseia, X/511)

AKHİLLEUS

Teselyalı söylence kahramanı ve aynı zamanda M.Ö. VIII. yy’da yaşayan ünlü epik şairi Homeros tarafından kaleme alınan İlyada Destanı’nın da başkahramanı olan Akhilleus, İolkas Kralı Peleus ile Deniz Tanrıçası Thetis’in oğludur. Vücudunun yaralanabileceği tek yeri; yaralara karşı bağışıklık kazanması amacıyla kendisini Styks Irmağı’nın sularına daldıran annesinin tuttuğu ve bundan ötürü de ıslanmayan topuğudur. Kendisine ok atmayı, yaraları sağaltmayı ve savaşmayı öğreten Fenikelilere adını veren kahraman Phoiniks ve bilgeliğiyle tanınan Kheiron gibi usta öğretmenlerden ders alır.

Ünlü kâhin Kalkhas tarafından Truva önlerinde öleceğinin haber verilmesi üzerine annesi, onu Skyros’ta gizler. Ama onun kıymetini bilen Yunanlılar tarafından Odysseus’un vasıtasıyla gizlendiği yerde bulunan Akhilleus, misafir olarak saklandığı evin kızına âşık olmasına rağmen hiç duraksamadan aralarında yer aldığı Yunanlılarla birlikte büyük bir coşkuyla katıldığı Truva Savaşı’nda kılıç sallar, ok atar. Fakat Argos Kralı Agamemnon’un herhangi bir gerekçe göstermeksizin savaşta esir aldığı Lyrenessos’un güzelliğiyle ün salan kızı Briseis’i elinden alması üzerine küsüp çadırına çekilen Akhilleus’un yokluğundan yararlanan Truvalılar, pekçok zafer elde ederler. Onun silahlarını kullanarak Truvalıların taarruzlarına engel olmaya çalışan can dostu Patrokles’in, Truva Kralı Priamos’un yiğit oğlu Hektor’un darbeleriyle can vermesi üzerine dostunun intikamını almak isteyen Akhilleus, annesi Tanrıça Thetis tarafından Ateş Tanrısı Hephaistos’a yaptırılan süslü, büyülü silahlarını kuşanarak yeniden savaşa girer. Dostu Patrokles’i öldüren yiğit Hektor’u öldürüp cesedini kentin surları çevresinde sürüklemeye çalışır. Aynı zamanda Truva Kralı da olan Yiğit Hektor’un babası yaşlı Priamos’un yalvarılarına daha fazla dayanamayan Akhilleus, neticede Hektor’un cesedini, babası Priamos’a teslim eder. Ama kendisi de; yiğit Hektor’un kardeşi Paris tarafından atılan ve onun kendisini bir zafer sarhoşluğuna kaptırmasını hoş karşılamayan Tanrı Apollon tarafından yöneltilen bir okla, bedeninin yaralanabilir tek yeri olan topuğundan vurularak öldürülür. Bu yüzden ayak topuğunda yer alan tendona “aşil tendonu” adı verilir.

AKTAİON

At adam Kheiron tarafından Kithairon Dağları’nda yetiştirilen Aktaion öyle yaman bir avcıymış ki, o bölgenin tamamında onun üstüne avcı yokmuş. Gururuna yenik düşen Aktaion, tanrıça Artemis’ten daha usta bir avcı olmakla övünmüş. Bununla da yetinmeyip bir gün tanrıçayı derede çıplak yıkanırken gözetlemiş. Bir efsaneye göre bu yüzsüzlüğe içerleyen tanrıça tarafından, “kemik” biçimine dönüştürülüp köpeklere parçalattırılır. Bir başka efsaneye göre de “geyik” biçimine dönüştürülüp Aktaion’un elli köpeğini de üstüne salarak paralattırır. Parçaladıkları geyiğin kendi efendileri olduğunu anlamayan köpekler, uluyarak Aktaion’u aramaya başlamışlar. Bu şekilde Kheiron’un mağarasına değin varmışlar. At adam Kheiron’un da hayvanları avutmak için Aktaion’a benzer bir heykel yapıp önlerine diktiği rivayet edilmektedir.

AMAZONLAR

Mitolojiye göre aralarında erkeklerin yaşamalarına izin vermeyen savaşçı kadınlar topluluğu olan Amazonlar, Anadolu’da Karadeniz kıyılarında “Pont” adı verilen bölgede yaşarlarmış. Muhtemelen Farsça, savaşçılar anlamına gelen “hamazan” kelimesinde türetilmiştir. Ünlü tarihçi Herodot, Amazonları erkekleri öldürenler anlamına gelen androktones olarak tanımlamaktadır. İskit dilinde de kendilerine oiorpata denmektedir. Amazonların öne çıkan kraliçeleri arasında Truva Savaşı’nda yer alan Penthesilea ve kardeşi Hippolyta’yı saymak mümkündür.

Dede Korkut eserlerinde adlarından Alp Kızları olarak söz edilen Amazonların, Azerbaycan’da yaşadıkları iddia edilir. Herodot’a göre Sarmatyalılar, Amazonlar ve İskitlerin atalarıdır. Sarmatyalılarda da kadınlar, sık sık erkeklerle birlikte ava çıkar, savaşta yer alırlardı. Ona göre savaşta bir adam öldürmeyen kadın evlenemezdi. Sezar, yaptığı bir konuşmada Senato’ya Semiramis ve Amazonların Önasya’da yaptığı fetihleri anlatır. Ayrıca Pompeius Trogus, Amazonların vatanı olarak Kapadokya’yı göstermektedir. Çeşitli Romalı tarihçilere göre Amazonların yaşadıkları yerler arasında farklılıklar bulunmaktadır: Philostratus’a göre Toros Dağlarında, Ammianus’a göre Tanais’de, Procopius’a göre ise Kafkaslarda yaşamışlardır.

Ünlü tarihçi Herodot; Amazonları, erkekleri öldürenler anlamına gelen androktones olarak tanımlamaktadır. İskit dilinde de kendilerine oiorpata denmektedir. Bazı efsanelere göre Amazonların erkeklerle cinsel ilişkiye girmesi kesinlikle yasaktı ve Amazon bölgesinde erkekler yaşayamazdı. Nesillerini idame ettirebilmek amacıyla yılda bir kez komşuları olan Gargarlarla buluşup birliktelik yaşayan Amazonlar, bu buluşma sonrasında doğurdukları çocuklardan erkek olanlarını ya öldürür ya da babalarına teslim ederlerken, kız olanlarını da eğitime tabi tutup onlara ata binmeyi, silah kullanmayı ve ok atmayı öğretirlermiş. Kızların ok atmalarını daha basitleştirmek amacıyla sağ memelerini yakarlarmış. “Amadzos =memesiz” anlamına gelen Amazon adının da buradan geldiği söylenir. Symnra (İzmir), Sinoppe (Sinop) ve Paphos kentlerinin kurucuları sayılırlar. Zamanla Thermodon Vadisi’nden Yunanistan’a yayılırlar.

Eski çağlarda Lycia’yı işgal eden Amazonlar, Bellerophontes tarafından mağlup edilmişlerdir. Homeros’un İlyada’sında anlatılanlara göre Amazon kraliçesi Penthesilea, Aşil tarafından öldürülür. Amazonların Tuna Nehri üzerinde bulunan Leuke Adasın’a sefer düzenlediği de rivayet edilmektedir. Seferin amacı Aşil’in küllerini elde etmektir.

“Eskiden bağlık bahçelik Phrygia’ya gitmiştim,

atları dörtnal giden bir sürü Phrygialı görmüştüm.

Otreus’un tanrıya benzer Mygdon’un halkı,

ordular yayılmıştı Sakarya’nın kıyılarına,

Amazonlar gelmişti hani, erkek gibi, işte bu gün,

aralarına bir savaş ortağı almışlardı beni.

Gözleri dört dönen Akhalılar kadar kalabalık değillerdi”

( İlyada; III- 185)

“Bellerophontes uydu tanrıların isteğine,

onu bir anda yere serdi.

Çarpıştı sonra ünlü Salymolarla.

Girdiği savaşların en çetiniydi.

Erkek gibi Amazonları öldürdü sonra.”

( İlyada; VI-186)

ANTİGONE

Oidipus adındaki Thebaili kahramanın söylencesinde adından söz edilen Antigone; Oidipus ile İokaste’nin kızı ve Thebai Dönemi kahramanlarından Eteokles ile Polyneikes’in de kız kardeşleridir.

Babası Laios’u bilmeyerek öldürdükten sonra Thebai’ye kral olan  Oidipus’un, annesi olduğunu bilmeden evlendiği İokaste’den iki kız, iki oğlan çocuğu oldu. Babasını öldürüp annesiyle evlendiğini öğrendiği zaman, gözlerine mil çekerek kendisini cezalandırdı. Artık kör bir kraldı. Kör bir kral, çevresindekilerden ziyade çocuklarının oyuncağı olur. Oğluyla evlendiğini öğrenen İokaste de kaderine yönelmiş, kendini asarak yaşamına son vermiştir. 

Oğulları, kör kral Oidipus’a öylesine çok hakaret ederler ki krallığını bırakarak kızı Antigone’yle birlikte Kolonnas’a kaçmak zorunda kalır. İşte Antigone, bundan sonraki yaşamında aynı zamanda babası olan kör kral Oidipus’a rehberlik eden kişidir.

Babası ölünce Thebai’ye dönüp, kız kardeşiyle birlikte, erkek kardeşleri Eteokles ile Polyneikes’in kavgalarına son vermek için çaba gösterdi. Çünkü iki kardeşi arasında büyük bir kavga başlamıştı. Hâlbuki Oidipus, ölümü öncesinde oğullarına ilenecek, birbirlerinin kanına girmelerini dileyecekti. Kör kralın bu ilenişi çok kısa zaman içinde gerçekleşmeye başladı. Birer yıllık süreyle Thebai tahtını paylaşan oğullarından Eteokles, krallığı, süresi gelen Polyneikes’e bırakmak istemedi. Polynekies, Argos’a kaçtı. Argos kralı Kreon’un kızıyla evlenerek kayınbabasının yardımını sağladı. Argos ordusuyla Thebai kentine yürüdü. Savaş, Argosluların bozgunuyla sona ermesine rağmen iki kardeş de birbirlerini öldürdüler. Thebai krallığını eline alan dayıları Kreon, Eteokles’i törenle gömdürdü, yabancı bir orduyu kendi ülkesine saldırttığından ötürü vatan haini saydığı Polyneikes’i de kurtlara kuşlara bıraktı, onu gömmeye yeltenecek olanı da ölümle cezalandıracağını bildirdi.

İki kardeşi de ölünce, kral olan dayıları Kreon’un, Thebai’ye ihanet ettiği gerekçesiyle Polyneikes’in cesedinin gömülmesine izin vermedi. Ancak Antigone, dayısının yasağına karşın kardeşinin cesedini gizlice gömünce Kreon, onu cezalandırarak diri diri mezara kapattı. Zira onun canlı canlı ölmesini istiyordu. Ancak Antigone ile nişanlı olan Kreon’un oğlu, Antigone’a zarar verilmesi durumunda kendisini de öldüreceğini öne sürerek şantaj yaptı. Bu acıya daha fazla dayanamayan Antigone, intihar edince nişanlısı yani Kreon’un oğlu da intihar eder. Oğlunun intihar ettiğini öğrenen Kreon’un eşi de intihar eder.

Katı kurallara karşı çıkmanın sembolü haline gelen Antigone için; “hem fiziksel olarak erkekler karşısında yalnız, hem de erkek aklın karşısında çırılçıplaktır”, derler.

ANTİOPE

Yunan mitolojisine göre Thebai Kralı Nikte’nin kızıdır. Yarı-insan yarı-hayvan görünümlü tanrısal varlıklar olan Satyrler kılığına bürünen Baş tanrı Zeus tarafından iğfal edilince babasının öfkesinden korkarak Sicilya’ya kaçar ve sonradan ikisi de Thebai hükümdarı olacak olan ikizleri Amphion ile Zethos’u dünyaya getirir.

Usta bir müzisyen olan Amphion, lir çalarak büyülediği ağır taşlarla Thebai’nın çevresindeki suru ördü. Zethos, savaşçılığıyla ün saldı ve Thebai’nın adını aldığı Thebe’yle evlendi.

Bu konuma gelene kadar büyük sıkıntılar çeken Antiope; Thebai’nın söylencesel kralı ve amcası olan Lykos ve karısı (Antiope’in de teyzesi) Dirke tarafından hapse atılarak cezalandırılır. Ancak Antiope, amcası Lykos ile teyzesi Dirke’yi öldüren Amphion ile Zethos adlı ikiz oğlu tarafından hapsedildiği yerden çıkarılarak özgürlüğüne kavuşturulur. Ama Şarap ve Sarhoşluk Tanrısı Dionysos; Dirke’yi öldüren Amphion ve Zethos adlı ikizlerden öç almak amacıyla Antiope’yi delilikle cezalandırır.

“Göz alıcı cazibesiyle Antiope

Yüreğine yangın olur düşer Zeus’un

Bulutların üstünde yürürken delice

Şimşek gibi çakan bir düşünce

İndirir Zeus’u tanrılık tahtından

Ayinlerin ağır başlı Sytrosu

Tanrı Zeus’un yüzünde ışıldar

Fırat’ın kenarında hayallere dalan

Güzeller güzeli Antiope irkilir

Hisseder yüreğinde aşkın nefesini

Tatlı bir melodi gibi çağlayan

Fırat’ın kollarına atar kendini

Vücudu sırılsıklam ihtiras kokar

Dayanamaz Zeus ıslak ten heyecanına

Sarılır büyük bir tutkuyla

Tatlı su kokan tenine Antiope’un

Yakamozları göz kırparken Fırat’ın

Ay çekilir bulutların arasına

Yeni gün doğar âşıkların gözlerinde

Zeus’tan hatıra taşıyan Antiope

Bırakır kendini serin suların derinliğine

Zaman Fırat gibi akan bir su

Durdurulamaz bir küheylan gibi azgın

Tanrılığını hatırlayan Zeus

Çekilir sessizce göklere yine

Antiope’nin kederli yüzünde iki ben

İhanet tanrısı Zeus’tan yadigâr

Tanrıçada olsa yine kadın mahkûm

Sadakatsizliğin yarattığı cehennemde

Antiope gözyaşlarıyla doğrulur

Tanrı Zeus’a inat yaşar hem de

Serin nefesinde Fırat’ın

Ölümsüzleşir sonra Zeugma efsanesinde

Gökkuşağını bir gül gibi ellerinde taşıyan

Sikyon Kralı Epopeus’un yüreğinde dirilir

APHRODİTE 

Birbirilerine sevgiyle yaklaşmalarını sağlamak için karşıt cinsteki insanların üzerlerine aşk iksiri saçan, bahar gelende çiçekleri ve ağaçları rengârenk bezeyerek doğayı canlandıran üretken bir tanrıçadır, Aphrodite. O aynı zamanda büyük bir sanatkâr olan topal ve hiç de yakışıklı sayılmayacak kadar çirkin bir görünüme sahip olan Ateş Tanrısı Hephaistos ile evlenmiş. Bu ikiliye ilişkin mit, ikisinin de temsilcisi oldukları sanat ile âşkın kol kola olması gerektiğini vurgulamaktadır. Güzellik, Aphrodite’yle gelirdi. Rüzgârlar, fırtına bulutları onu görünce kaçar, çiçekler toprağı süsler, denizin dalgaları kahkahalar atardı. Onsuz bir sevincin de mutluluğun da düşünülmesi olanaksızdı. Güzel tanrıça Aphrodite’in adı Homeros’un İlyada’da anlattığına göre Truva (Troya) savaşının başlama nedeni olarak anılmaktadır.

Doğumu hakkında iki söylenti vardır. Birincisi; ünlü tarihçi Herodotos’a ve IX. yy.’da yaşayan Yunanlı şair Hesiodos’a göre Kronos hadım edildiğinde denize atılmış olan organından damlayan kan damlalarından doğmuş ve kocaman bir midye içinde Kıbrıs’ta karaya çıkmıştır. İkincisi; İlyada ve Odysseia’nın yazarı Yunanlı epik şairi Homeros’a göre ise Baştanrı Zeus ile Tanrıça Dione’nin kızıdır. Yunan mitolojisinde Aşk, cinsel istekler ve Güzellik Tanrıçası’dır. Doğal yeteneklerinin yanında, herkesin kendini arzulamasını sağlayan büyülü bir kuşağı bulunmaktadır.

Homeros’un kaleme aldığı Odysseia Destanı’na göre Savaş Tanrısı Ares ile sevişen ve Romalılar tarafından Venüs adı verilen Aphrodite, sevgiyi ve sevişmeyi sembolize eden bir tanrıçadır. Khrysee, Anadyomene, Kipris gibi daha birçok adı bulunan Aphrodite, M. Ö. 323-M.Ö. 30 arasını kapsayan Helenistik Dönem’in dışında Rönesans Sanatı’na da konu olmuş ve asırlar boyunca daima hem resim, hem de heykel sanatına işlenmiştir.

Mezopotamya tanrıçası Aştar’dan izler taşıyan geleneksel Aphrodite’ye kutsal kuşlar refakat ederlermiş. Ağacı mersin, hayvanları güvercin, kuğu ve serçedir.

Mitolojiye göre Ateş Tanrısı Hephaistos’un sadakatsiz eşidir. Truva Kralı İhtiyar Priamos’un yakışıklı oğlu Paris tarafından Evlilik Tanrıçası Hera ile Zekâ Tanrıçası Athena arasından en güzel tanrıça olarak seçildi. Bunun üzerine Hera ile Athena’nın, Truvalılara karşı kin duymaya başlamalarına neden oldu. İşte Paris’in bu kararı, Aphrodite’in Truva Savaşı’na neden olmasının yolunu açar. Eros ve Anteros adlarında iki çocuğu bulunan Aphrodite, Anadolu’da da büyük bir saygıya değer görülmüştür. Hatta adına, en ünlüsü Afrodisias (Geyre) olan birçok kent ve Geyre ile Knodos kentlerinde de yaptırılmış tapınaklar bulunmaktadır.

“Zeus’un kızı Aphrodite, Aineias’ın anası,

Sığır çobanı Ankhises’ten doğurmuştu Aineias’ı,

Keskin gözleriyle görmeseydi onu,

Erlerin başbuğu Aineias, oracıkta ölecekti.

Ak kollarını döktü oğlunun iki yanına,

Onu kargılardan korumak istiyordu,

Parlak elbisesinin bol eteği ile örttü,

Çevik atlı bir Argoslu saplar da tuncu göğsüne

Canını alıverir, diye ödü kopuyordu” (İlyada, V/311-317)

APOLLON

Yunan mitolojisine göre Girit Adası’nda Minos Çağı’nda hayvanların kutsal efendisi olarak bilinen “Paean” ya da “Paian”ın neslinden gelmedir. Baş tanrı Zeus ile Titanlar soyundan Leto’nun oğlu ve lekesizliği ve el değmemişliği sembolize eden Av Tanrıçası Artemis’in ikiz kardeşi olarak Delos’ta doğmuştur. Altın bir lir çalar; müziğin tanrısıdır. Gümüş bir yayı en uzağa atan kişidir ve okların tanrısıdır. Tıbbı insanlara o öğretmiştir; iyileştirici tanrıdır. Asla yalan söylemez. Işığın ve gerçeğin tanrısıdır. Apollon, dört atlı arabasıyla her gün göğü bir uçtan öbür uca dolaşırdı. Bunun sonucunda da güneş doğardı. Avrupa’nın kuzey ucunda yaşayan Hyperboreoiler adlı söylencesel halkın ülkesinden dönünce Python adlı canavarı öldürüp Delphoi Tapınağı’nı ele geçirerek buraya yerleşir. Delphoi’de bir nasihatçi olarak tanınır. Yunanistan’ın dört bir yanından insanlar ondan nasihat almak için Delphoi’ye gelirler. Kutsal ağacı defne, hayvanları yunus ve kargadır.

Lapithai Kralı Phlegyas’ın kızı Koronis; Pinios’un kızı Daphne; Okeanos ile Tethys’in kızı Klytia; Kadmos’un kızı Leukothae gibi Nymphe denilen su perilerinin gönlünü çalan Apollon, sonbahar gelince sürekli temiz olan ülkeye yani kuzeye gider, ilkbahar gelince de şarkılar ve törenlerle Eski Yunan’a dönüş yapar. Çok yönlü bir kişiliğin sahibi olan Apollon; Ege uzlaştırmacılığına denk düşer şekilde tanrıların pek çoğunu bünyesinde bir araya getirir. Apollon aktivitelerinin bir kısmı, onun; Güneş Işınları gibi ya hastalığa maruz bırakan, ya da sağaltan okların sahibi olan Güneş tanrısı olduğunun bir ifadesidir.

Heykellerinin ilk yapılanlarında omzunda hep bir kuzu taşır şekilde sembolize edilen ve bir “Lykeus” yani “Kurt öldürücü” olarak bilinen Apollon; hayvan sürülerinin koruyucu tanrısıdır. Fare-tanrı “Sminth”in görünümüne bürünmüş bir örneği olan Apollon; aynı zamanda bir fare yakalayıcısı olan “Smintheus”tur da. Asırlar boyu dünyanın dört bir yanından gelen hazinelerle dolup taşan Delphoi Tapınağı’nın kehânetleriye insanları akın akın çeken bilici rahibesine ilham kaynağı olan da Apollon’dur.

Müzik ve şiiri kendi ölümsüz zevki için yaratan ve lir çalarak “Musagetes” denilen “Musalar Korosu”nun da bizzat yöneteni olan Apollon; aynı zamanda müzik ve şiirin de tanrısıdır. Çocukların kızlı-erkekli art arda koro halinde şarkılar söyleyerek tapınağın etrafında dans etmeleri, Apollon’un çok hoşlandığı şenliklerden biridir.

ARES

Yunan mitolojisine göre silahlı bir savaşçı şeklinde tasvir edilen Ares; Trakya menşeli Savaş Tanrısıdır. Öldürücü ve kana susamış bir tanrıdır, ama çok korkaktır. Baştanrı Zeus ile Evlilik Tanrıçası Hera’nın oğludur. On iki Olymposludan biridir. Barış tanrıçası Athena’nın karşıtıdır. Mitolojide sevgilisi Aphrodite ile olan kaçamakları ile büyük ün kazanmıştır. Aynı zamanda yaşamında bağlandığı tek kadın Aphrodite’dir. Aphrodite’nin kocası Ateş ve Demircilik Tanrısı Hephaistos, Savaş Tanrısı Ares ile karısı Aphrodite’i suçüstü yakalayıp onu o suçüstü haliyle bir ağın içine kapatarak tanrılara göstermesinden ötürü kısa ömürlü olur. Ares’i bir ağın içinde ve suçüstü haliyle gören tanrılar, bir türlü durmak bilmeyen bir gülme krizine tutulurlar.  Başlıca kült merkezleri, Sparta kenti ve Trakya bölgesidir. Kutsal hayvanı akbaba ile köpektir.

Ares’in Roma’daki karşılığı olan Mars; Romalılar tarafından ne kadar çok sevilip değer görmüş ise Yunanlılarda da o denli nefret uyandırmış ve hor görülmüştür. Akıl savaşını sembolize eden tanrıça Athena’ya karşı saldırganlığı simgeleyen, onunla savaşıma girişen kan dökücü Ares; Phobos (dehşet), Enyo (öldürme), Deimos (Korku) ve Eris (Kavga) adlı dört çocuğuyla kavga ederdi. Oğulları Phobos (Dehşet) , Deimos (Korku) ile Harmonia adındaki kızı, sevgilisi Aşk ve Güzellik Tanrıçası Aphrodite’ten doğmadır. KyknosLykaon ve Oinomaos adlı çocukları şiddetten yana ve soyguncu olan Ares’e dair söylencelerin sayısının azlığı onun sevilmediğinin bir ifadesidir. Adının geçtiği her öyküde genelde yenilgiye uğrayan bu kan emici tanrının, zekâsı daima kaba gücüne galip gelen tanrıça Athena’dan nefret etmesi de bundan ileri gelir.

Trakya’daki kışkırtmaları sonucunda karşı karşıya getirdiği Trakyalılarla Amazonlar arasında çıkan savaştan zevk alan oğlu Kyknos, önüne gelen herkesi öldürür (3 nehir, su yerine insan kanı akıtır). Öldürdüğü insanların kafatasları ile babası Ares adına bir piramit inşa eder. Piramit tamamlanmak üzeredir. Zirvede tek bir kafatası için boş yer kalmıştır. Teselya kralının kafasıyla zirveyi tamamlamayı düşünür. Ancak tam o sırada Herakles’in orada geçtiğini görür. Herakles’e meydan okuyunca Herakles tarafından öldürülür. Bu haberi alır almaz savaş arabasına atlayan Ares, kendisini kafatasından tapınakla onurlandıran oğlunun intikamı için Herakles’in üstüne saldırır.

Yunan tanrıları içinde fazla sayıda utanç verici durumlara düşenlerden biri olan Ares, kimsenin sevmediği bir tanrıdır. Çok sık bir şekilde zor durumlara düşürülür. İşlediği bir suçtan ötürü tunçtan yapılma bir küpe 13 ay boyunca hapsedilmesi düşürüldüğü bu zor durumların başında yer alır.

Günün birinde bir ziyafette bir araya Gelo Olymposlu tanrılar, müthiş gürültülerle ayağa fırlarlar. Olymposlu tanrılar arasına alınması kabul görmeyen ve bir ölümlüden doğan dev cüsseli Poseidon’un oğulları Othos ve Ephialtes tanrılara karşı savaş açmışlar. Olympos tanrıları arasına kabul edilmeyi isteyen bu yarı tanrı iki kardeş; gökyüzünü, fırlattıkları dev kayalarla bombalamaya başlamışlardır. Olympos’a kabul edilmelerinin yanı sıra en güzel tanrıçalar olan Athena ve Hera’yı da isterler. Hera, Zeus’un karısıdır. Bundan ötürü çok sinirlenen Zeus, bu işi halletmesi için Ares’i görevlendirir. Ares, Athena’nın alayları arasında savaş arabasına biner. Büyük bir hışımla iki devin üstüne saldırır. Ancak, gafil avlanan Ares, devlerden birinin fırlattığı kayanın kendisine çarpması sonucunda bayılır.  İki dev, Ares’i tunçtan bir küpün içine kapatırlar. Diğer tanrılar Ares’i hiç sevmezler. Buna rağmen iki güçlü tanrıçaya göz koyacak kadar yoldan çıkmış bu iki devin kazanmasını da istemezler. Tunçtan yapılma bir küpün içine kapatılan Ares, tanrıların habercisi Hermes’in uzun aramaları sonucunda 13 ay sonra ölmek üzereyken bulunur. Uzun zaman sonra tekrar güneş ışığını gören Ares, Othos ve Ephialtes’in büyük bir cezaya çarptırıldığını öğrenir. Othos ve Ephialtes, Ölüler Ülkesi’nde yılanlar tarafından bir sütuna bağlanmışlardır. Yılanlar her defasında dayanılmaz acılar veren zehirlerini boşalttıkları ısırıklarla iki devi rahat bırakmazlar. İşkence, bununla da sınırlı değildir. Omuzlarına tüneyen baykuşlar devamlı öterek Othos ve Ephialtes’in beyinlerini tırmalarlar.

Ares’in Truva Savaşı’na karışması, başta tanrıça Hera olmak üzere Olymposlu tanrıları tarafından hoş karşılanmayan bir sonuç doğurmuştur. Ares’in, Truvalıların saflarında Truva Savaşı’na katılıp Yunanlıları öldürmeye başlaması eski bir defterin yeniden açılmasına yol açar. Truva kralının çapkın oğlu Paris, ilk Güzellik Yarışması’nda Hera’nın yerine Aphrodite’i güzel seçmiştir. Bu durum, Truva Savaşı’nın nedenlerinden biridir. Hera, doğrudan savaşa müdahil olmadan önce Zeus’tan onay ister. Karışının savaşa müdahil olmasına onay vermeyen Zeus’tan aynı yarışmanın diğer mağduru Athena’nın savaşa müdahil olmasına onay çıkar. Ares’ten en az Hera kadar nefret eden Athena, savaşçılığıyla ünlü bir kahraman olan Diomedes’e destek vererek Ares’in üzerine saldırmasını sağlar. Ares, görmediği Athena’nın varlığını, elindeki mızrağın anlam veremediği bir şekilde yere düşmesinden sonra anlar. Bu fırsatı değerlendiren Diomedes’in yaraladığı Ares, Truva savaş meydanından çekilmek zorunda kalır.

Baş tanrı tanrısı Zeus’un hiç de hoşlanmadığı Ares’in adı bir destanda şu şekilde geçer: “Bulutları devşiren Zeus yan yan baktı, dedi ki; Böyle ağlayıp durma dizimin dibinde dönek. Olympos’ta oturan tanrılar arasında benim en tiksindiğim tanrısın sen !”

Sonunda Olympos tanrıları Ares’e karşı savaş açarlar, ancak çıkan savaştan Olympos yenik düşer. Ares’in oğlu Phobos’un saldığı dehşet, Zeus’un tamamen Olympos’tan düşmesini sağlıyordu. Ancak tek amacı Olympos’a katılmak olan Ares, Zeus’u eski yerine geçirir. Bunun sonucunda beş tanrı, Ares ve yardımcıları, Olympos’un en büyükleri oldular. Zeus, her ne kadar Ares’i sevmese de onun bağlılık yeminini sürekli devam ettirecektir.

Yunan mitolojisinin en büyüklerinden biri konumunda olan Ares, dünyanın yönetimini tamamen eline geçirmiş, insanlara her türlü korkuyu ve acıyı tattırmıştır. Olympos’a kabul edilmekle amacına ulaşan Ares, Olympos’ta yer alması sonrasında Zeus’la son anlaşmasını yaparak artık hiç bir tanrının dünyaya karışmaması zorunluluğu koyar. Zeus’un, bu koşulu kabul etmemesi durumunda Olympos düşecek ve Ares, dünyanın egemeni olacaktı. Fakat Zeus Ares’in şartını kabul eder ve dünyaya giden kapıların hepsini kapatır.

ARİADNE

Yunan mitolojisine göre Girit kralı Minos ile Pasiphae’nin kızıdır. Girit tanrıçasıdır. Söylenceye göre tanrıların hışmına maruz kalan annesi Pasiphae, beyaz bir boğadan hamile kalarak insan bedenli boğa başlı Minotauros adlı canavarı doğurur. Kocası Kral Minos Minotauros’u, mimar ve heykeltıraş Daidalos’a yaptırdığı Knossos Labirenti’ne kapatır. Kral Minos tarafından haraca bağlanan Yunanlıların, her yıl gönderdiği yedi genç kız ve yedi delikanlı Minotauros’a kurban edilmektedir. Bu geleneğe son vermek isteyen Atina’nın söylencesel Kralı Theseus, boğayı öldürmek üzere Girit’e gider. İnsan bedenli boğa başlı Minotauros adlı canavarı öldürmeye gelen Atina’nın söylencesel Kralı Theseus’a âşık olan Tanrıça Ariadne, Theseuss’a Minotauros’un içine kapatıldığı lâbirentin yolunu kolayca bulabilmesi amacıyla bir yumak ip verir. Bu şekilde kendisine ulaştığı Minotauros’u öldüren Theseus, Ariadne tarafından kendisine verilen ipin yardımıyla yolunu kolayca bulup labirentin dışına çıkar. Labirentin dışına çıkan Theseus, kendisine yardımcı olan Ariadne’yi Naksos Adası’na kaçırır. Ancak Theseus, gecenin birinde Ariadne’nin uykuda olduğu bir sırada onu, orada bırakarak ayrılır, adadan. Ariadne, görür görmez kendisine âşık olan Şarap ve Sarhoşluk Tanrısı Dionysos tarafından Olympos’a götürülür ve orada evlenirler. Dionysos, Ariadne’ye düğün hediyesi olarak da daha sonradan gökte yıldıza dönüşen ve Ateş Tanrısı Hephoistos’a özel olarak yaptırdığı bir taç verir.

Bir başka rivayete göre Ariadne adada Artemis tarafından öldürülmüş.

“Çünkü ünlü topal, kalkana bir de oyun alanı koydu,

Bir zaman Daidalos’un, yaygın Knossos’da,

güzel örgülü Ariadne için yaptığı alana benziyordu.

Orada delikanlılar oynuyordu” (İlyada, XVIII/591)

ARTEMİS

Yunan mitolojisine göre Baştanrı Zeus ile Titanlar soyundan gelme Leto’nun kızı olan Artemis, namusluluğun ve el değmemişliğin sembolüdür. Phoebe olarak da bilinir. Ares’in dostu ve en büyük Yunan tanrıçalarından biridir. Güneş Tıp ve Güzel sanatlar Tanrısı Apollon’un kardeşi olan Artemis’in kendisi de Vahşi Hayvanlar ve Av Tanrıçasıdır. Roma’daki adı Diana’dır. Gençlerin koruyucusudur. Apollo gibi o da gümüş oklarla atış yapar. Erdemin, namusun simgesidir. Çocukların doğumlarını yönetir. İkizi olan Apollon’dan bir gün önce doğmuş ve Apollon’un doğumu sırasında annesine yardım etmiştir. Annesinin çektiği acıyı gören Artemis, evlenmemeye ve bâkire kalmaya ant içmiştir. Delos Adası’nda doğmuştur. Apollon güneşin, Artemis de ayın temsilcisidir. Apollon’a “Phoebos” (parlak, ışıklı) denildiği gibi, Artemis’e de “Phoebe” denilirdi. İkisi de yayla silahlanmış durumda olup ok atarlar. Attıkları oklar, güneş ve ay ışınlarının simgesidir. Kutsal ağacı servidir. Özellikle geyik olmak üzere tüm hayvanlar ona kutsaldır.

Güzel, endamlı, ciddi yüzlü, tanrısal bir bâkire olan ve Saf ışık tanrıçası olarak afifliği simgeleyen Artemis kültünün kanunu olarak -erkek, kadın- tüm duacıları afifliğe, uymak zorundaydı. Ona tapınan ve onun gibi dünya düşkünlüğünün uzağında kalan ve dağlar ile ormanlar arasında yaşayan Hippolyt, afiflikten ötürü yok olduğunda Artemis, yüksek şerefler müjdeleyerek kendisine moral vermiştir.

Avcıları ile birlikte bâkirelik andı içen Artemis, bütün avcıları 13-15 yaşlar arasında ölümsüz olarak sabitlemiştir. Satirler, Artemis ve avcıların hayranıdırlar. Zira Artemis, hem hayvanları hem de doğayı çok sevmektedir. Buna rağmen hiçbir erkek ya da satir, Artemis ve avcılarına yaklaşma cüretini bulamamışlar. Kendine yaklaşmaya kalkışan erkekleri, ya bir çeşit geyiğe ya da tavşana çevirmek suretiyle cezalandıran Artemis, ev ve orman tanrıçasıdır. Artemis, bununla birlikte bakireliğini bir erkeğe verip gebe kalan kadınları oklarıyla öldürmüştür.

Kendisini elde etme hevesine kapılarak sürekli peşinde dolaşan arıcı Aristaios’un Aktaion adlı avcı oğlunu geyiğe dönüştürerek kendi köpeklerine parçalattırır. Kendisine kötülük etmek isteyenleri gözünü hiç kırpmadan öldürmek için yanında hep yay ve ok bulunduran Artemis, her zaman bir dişi geyik ve köpeklerle dolaşır. Dolaştığı zaman yürüyüşüne engel olmasın diye etekleri hep yukarıya doğru kıvrık şekildedir. Özde avcı olan bu geleneksel Yunan tanrıçası, doğrudan Eski Girit mitolojisinde yer alan kuşlar ve yırtıcı hayvanlar tarafından korunan “Potnia Theron” denilen “Vahşi Hayvanların Efendisi”nden türemedir. Tavri kentinde başında bir hilâl bulunan bir yıldız tanrıçası şeklinde betimlenen Artemis, Efes kentinde başının üstünde bir modius bulunduran vücudunun etek kısmı örtüyle kapatılmış ve çok sayıda memesi bulunan Doğulu bir Ana-Tanrıça şeklinde tasvir edilirdi. Artemis, Yunan dünyasının hemen her yerinde gerek VII. yy’ın başında Delos’ta olmak üzere Ege adalarında ve gerekse Asya’da ya da başta Marsilya ve Siracusa olmak üzere Batı’da tapınım görürdü.

“Doya doya ağlayıp da avutunca gönlünü,

Bu tanrısal kadın yakardı ilkin Artemis’e:

Artemis, ulu tanrıça, Zeus’un kızı, ne olurdu,

Atsaydın göğsüme okunu, alıverseydin canımı şuracıkta,

Ya da kaldırsaydı bir kasırga, alıp götürseydi bulutların ovasından,

Atsaydı ağzına çepeçevre akan Okeanos’un” (Odysseia, XXI /60-61)

ASKLEPİOS

Yunan Mitolojisi’ne göre başlangıçta köstebek-tanrı şeklinde ortaya çıkan Asklepios, Yunan sağlık tanrısı yani tıbbın ve sağlığın tanrısıdır. Apollon ve Koronis’in oğludur. Hygieia, Meditrina, Iaso, Aceso, Aglæa ve Panacea’nın babasıdır.

Yunan söylencelerinde Apollon’un oğlu olarak geçer. Elinde yılanlı bir asası vardır. Teselya Kralı’nın kızı olan Koronis, seviştiği tanrı Apollon’dan hamile kalır. Ancak tanrının çocuğunu karnında taşırken Arkadhia’dan gelen bir yabancıyı da yatağına alır. Bu haber, tanrının kutsal kuşu olan karga tarafından tanrıya ulaştırılır. Apollon bunun üzerine kız kardeşi Artemis’i, Koronis’i cezalandırmakla görevli kılar. Artemis, Koronos’u bir odun yığınının üzerinde diri diri yakmakla cezalandırır. Yaktırdığı ateş öylesine büyüktür ki bu büyüklükten ötürü, o zamanlar köpükler gibi bembeyaz olan karganın tüyleri, o günden sonra is karası rengine dönüştüğü rivayet edilir. Kadın, alevler üzerinde can vermek üzeredir ki; Apollon çocuğunu Koronis’in karnından alır. Çocuğu yetiştirmesi için at adam Kheiron’a verir. Bu olay hekim-tanrının son anda kurtarıcı olarak yetişmesinin simgesidir. Asklepios’a hekimlik sanatını öğreten Kheiron, at adamların tamamı gibi doğanın içinde yaşayan ve doğanın sırrına mazhar olan bir varlıktır. Sağlığın kaynağı da doğada olduğuna göre; Kheiron’un açık havada, güneşin altında şifalı otlardan ve sulardan yararlanma yollarını bilmesi de gerçek olarak gün ışığına çıkmaktadır. Böyle büyük bir ustanın yanında hekim olarak yetişen Asklepios, hekimliğin ve cerrahlığın tüm bilgilerini özümseyerek büyür. Elindeki yılanlı asasını (ki bu asa da bugün bildiğimiz, tıbbın simgesi olan yılan dolanmış asadır) hiç yanından ayırmayan Asklepios, yorulduğu zamana ondan destek alır. Daha da ileri giden Asklepios, ölüleri bile diriltmeye çalışır. Asklepios’un bu gizi efsanelerde şu şekilde dile getirilir: “Tanrıça Athena, Gorgo canavarı öldüğü zaman bedeninden akan kanı toplamış ve Asklepios’a vermiştir. Gorgo’nun sağ tarafındaki damarlarda zehirli, sol tarafındaki damarlarda şifalı kan varmış. Asklepios bu şifalı kanla ölüleri diriltme yoluna gitmiş. Ancak insanların ölümsüz olması düşüncesi, hem baş tanrı Zeus’un iktidarının sarsılmasına hem de aynı zamanda Zeus’un kardeşi olan yeraltı tanrısı Hades’in kızmasına neden olmuş. Bunun üzerine Hades tarafından kışkırtılan Baş tanrı Zeus, başına bir şimşek fırlattığı Asklepios’u öldürür. Rivayet olunur ki öldüğü an Asklepios’un elinde reçete yazılı olan kâğıt, toprağa düşmüş ve yağan yağmurların etkisiyle reçetenin üzerinde bulunan yazılar, toprağa karışmış. Oradan da her derde deva sarımsak bitmiş (aynı hikâye, Lokman Hekim için de anlatılır). Apollon da, Zeus’a yıldırımları armağan eden Keyklopsları öldürerek, oğlunun intikamını almış.”

Asklepios’un ölümü sonrasında hekimlik sanatı; adı Yunancada sağlık anlamına gelen kızı Hygieia ve oğulları tarafından Asklepiades adında bir lonca düzeni içinde devam ettirilmiş ve Atina’da, Bergama’da, İzmir’de Asklepios adına tapınaklar kurdurulmuştur. Bergama’da asclepion adıyla bilinen sağlık sitesi, antik Yunan dünyasında mevcut olan üç büyük sağlık sitesinden biri olarak kabul edilir.

Bir başka söylencede anlatılanlara göre Asklepios, sürekli elindeki yılanlı asasıyla dolaşırmış. Bu asa, Asklepios hastalarına gittiği zaman kendisine destek olur ve asasına yaslanan hekim, ondan aldığı güçle yorulmadan hastadan hastaya koşarak şifa dağıtırmış. Yılanlı asası hekimliğin simgesi ve tıbbın sembolü olan Asklepios’un simgeleri arasında çam kozalakları, defne dalları, keçi ve köpek de bulunmaktadır.

Yunan tanrıları içinde ününü en uzun zaman devam ettiren tanrılardan biri olan Asklepios, ortaçağa kadar karşımıza çıkar. Hekimler, kurdukları Asklepiades adındaki bir loncada bir araya toplanırlar. Kos (İstanköy) Adası’nda yaşayan Hippokrat da bu geleneğe uyanlardan biridir.

ATHENA

Yunan Zekâ Tanrıçası’dır. Roma’nın Minervası ile eş değerdedir. Bir adı da Palas olan Athena, Eski Yunan’ın en büyük tanrıçalarından biridir. Baştanrı Zeus ile adı, Yunancada “Akıl ve düşünme yetisi” anlamına gelen Metis’in kızıdır. Yılan ve baykuşla sembolize edilen avcı bir tanrıçadır. Metis’ten doğacak çocuğun kendisinden daha akıllı, daha güçlü ve tanrılara hâkim olacağı şüphesi taşıyan Baştanrı Zeus, yıldırımlarıyla çarparak yaşamına son verdiği Metis’in karnında bulunan ve kendi dölü olan Athena’yı alarak kendi bedenine aktarır. Sonunda zamanı gelince de silahlarını kuşanmış bir şekilde babası Baştanrı Zeus’un kafasından doğan Athena; babasıyla akıl ve tefekküre dayalı hâkimiyetini bölüşür. Hem babası olan Baştanrı Zeus’un sevgili kızı, hem Savaş ve Barış Tanrıçasıdır. Savaşta acımasız ve cesurdur ancak sadece şehri düşmanlardan korumak için savaşır. Kentin, el sanatlarının, tarımın ve zekânın tanrıçasıdır. Yuları icat edip, insanların atı evcilleştirmesini sağlamıştır. Trompet, flüt, çömlek, tırmık, saban, gemi ve savaşta kullanılan at arabası onun gerçekleştirdiği icatlar arasında bulunmaktadır. Bilgelik, akıl ve saflık tanrıçasıdır. Zeus’un en sevdiği çocuğu olmasından ötürü, şimşekleri dâhil, babasının silahlarının tamamını kullanmaya izni vardır. Kutsal şehri Atina, ağacı zeytin, hayvanı da baykuştur.

Olymposlular arasında önemli bir konuma sahip olan Athena; başında tolga, elinde mızrak ve kalkan bulunduran mavi gözlü bir kız oğlan kızdır ve kızlığını da büyük bir kıskançlıkla korumaktadır.

Aklın ve zekânın gücünün sembolüdür. Atina’nın yanı sıra daha başka birçok kentin koruyucu tanrıçasıdır. Öldürdüğü kadın bedenli yılan saçlı, kanatlı, Gorgon adındaki canavarın kafasıyla kalkanını süsleyen Athena; bir söylenceye göre Palas adındaki devin, bir başka söylenceye göre de Amaltheia adındaki keçinin derisinden bir zırh yapmıştır, kendine. Koruyucusu olduğu kentlerde elinde mızrak, başında miğferle gösterilen mucizevî tılsımlı-heykelleri dikilen tanrıça Athena’da sitenin ruhu ve koruma garantisi bulunmaktadır. Aynı zamanda barışçı bir tanrıça olan Athena, Atina’ya kendi sembollerinden biri olan zeytin ağacını vermiştir. Yeni kurulacak olan Atina kentine bağış yapmada kentin akropolü üzerinde büyük bir tuz gölü oluşturan Denizler Tanrısı Poseidon’la yarışan Athena, kentte büyük bir zeytin ağacı yaratır. Bu konuda görevli olan yargıç tanrılar, zeytin ağacının kent için daha yararlı olacağına karar verince Athena, Atina kentinin tanrıçası olma hakkını kazanır. Palas Athena adıyla anılan tanrıçanın inancı, M. Ö. 2000’in başlarında M. Ö. V.yy. başına değin süren Klasik Çağ’da Atina’da doruk noktasına ulaşır. Çömlekçi ve marangoz gönyelerinin de, maharetiyle ün salan Tanrıça Athena tarafından icad edildiği söylenir. “Zanaatçı kadın” anlamına gelen Athena Ergane, bütün Attike’nin en mahir nakışçısıydı. Her yıl Panathenaia Şenlikleri’nin düzenlendiği Atina’da, maden sanatlarını koruyan ve kadınların işlerini gözeten Athena için yaptırılan tapınakların en önemlisi Parthenon Tapınağı’dır. Tanrıça Athena, bu tapınakta Bakire Tanrıça anlamına gelen Athena Parthenos adıyla anılır. Apteros Zafer Tapınağı da, adı “zafer” anlamına gelen Athena Nike’ye ayrılmıştır.

Gök gözlü Athena yaklaştı ona, dedi ki;

“Kurnaz Odysseus, Zeus’tan doğma Laertesoğlu,

Çok kürekli gemilerimize sığınıp da

Böyle mi kaçacaksınız sevgili baba toprağına?

Bir şanlı zafer belirtisi diye mi bırakacaksınız,

Priamos’la Troyalılara Argoslu Helene’yi?

Birçok Akhalar bu Troya’da,

Baba toprağından, sevgili yurtlarından uzakta

O Helene uğruna ölmediler miydi?

Hadi git, karış tunç zırhlı Akhaların arasına,

Yumuşak konuş, yola getir her adamı,

Kıvrık burunlu gemileri denize sürmesinler.” (İlyada, II/166)

ATLAS

Yunan mitolojisine göre Klymene adındaki deniz perisi ile İopetros adındaki Titanlının 13 çocuğundan biri ve en güçlü olanıdır. Bu mitolojik dayanakla tıpta kafatasını taşıyan ilk omura da atlas adı verilmiştir. Şarap ve Sarhoşluk Tanrısı Dionysos’a sütanneliği yapan Hyadesler ile sayıları yedi olan Peliadlar adlı kızların babalarıdır. Atlas; Titanlarla Olymposlular arasında meydana gelen savaşta Titanlıların tarafını tuttuğu için Baştanrı Zeus tarafından gökyüzünü sırtında taşımakla cezalandırılır. Başları yılanlarla çevrilmiş olan üç kızkardeşin Medusa adlı en tehlikeli olanını görünce taşlaşan Atlas’ın dağa dönüştüğüne inanılırdı.

Eski bir söylencede Herakles ile aralarında geçen bir olay şöyle dile getirilir: Atlas’ın koca tanrı Zeus ile savaşmak istemesi, Kral-tanrı Zeus’u, son derece kızmıştır. Kocatanrı, bunun üzerine Atlas’ı büyük bir cezaya çarptırır. Bu ceza, Atlas’ın sonsuza kadar Dünya’yı sırtında taşıma cezasıydı. Uzun bir süre bu cezayı çektiği için yorulup bu yorucu görevden kurtulmak isteyen Atlas, son derece sinsi bir plan yapar. Bir bahçede, bir ejderha tarafından korunan üç altın elmayı ele geçirmek isteyen Herakles, Atlas’tan yardım talebinde bulunur. Atlas, Herakles’e kendisi dönünceye kadar Dünya’yı sırtında taşırsa karşılığında elmaları kendisine getireceğini söyler. Kurduğu sinsi planla dünyayı Herakles’e yüklemeyi başaran Atlas, elmaları alır, getirir. Herakles’e: “Sen dünyayı sırtında taşımaya devam et, der. Herakles, Atlas’ın bu önerisini kabul eder. Ancak sırtına bir omuzluk yerleştirene kadar birkaç dakika Atlas’ın tutmasını ister.  Herakles’in bu sözüne kanan Atlas, Dünya’yı sırtına alır. Atlas, dünyayı sırtına alınca Herakles oradan kaçar. Atlas kandırıldığını anlar, ama iş işten geçmiştir. Kimi söylencelere göre gökgürültüsü Atlas’ın Herakles’e haykırışından başka bir şey değildir.

Titanların Olymposlulara karşı isyan etmesi sonrasında Baş tanrı Zeus tarafından gökyüzünü taşıma cezasına çarptırılan Atlas, genellikle küre biçimli bir şey taşırken tasvir edilir. Flaman Mercator’un toplu halde yayınlanan haritalarının kapağında kullanılan betimleme, bu tasvirlerin en mükemmelidir. Daha yakından bakıldığı zaman bu kürenin, aslında dünya değil, gökkubbe olduğunu rahatça görmek mümkündür. Bununla birlikte Mercator kitabının adını, Titan’dan değil, ilk kez “göksel” küreyi (“yerküre”nin aksine) ürettiği kabul edilen (dağlara da adını vermiş olan) efsanevi filozof, Moritanya Kralı Atlas’tan almıştır.

ATREUS

Yunan mitolojisine göre lânetli soyun atası olan Pelops ile Hippodameia’nın oğludur. Thyestes ile Nikippe’nin kardeşidir. Kleola ile evliliğinden Pleisthenes doğar. Bir zaman sonra, dul kalan gelini Aerope ile evlenir. Bu ikinci evliliğinden Agamemnon ile Menelaos adlı iki oğlu ve Anaksibia adında bir kızı olur.

Annelerinin kışkırtması sonucunda Atreus; kendi karısı olan Aerope’yi baştan çıkaran Thyestes adlı kardeşiyle birlikte Nymphe (Su perisi)’den doğan Khrysippos adındaki üvey erkek kardeşini öldürür. Bunun üzerine babaları Pelops tarafından lânetlenerek ülke dışına sürülürler. İki kardeş Mykenai kralına sığınırlar. Hiç çocuğu olmayan kral ölünce Mykenaililer, bu iki kardeşten birini ülkelerine kral seçeceklerini söylerler. Bunun üzerine iki kardeş arasında zorlu bir çatışma gündeme gelir. Thyestes, kardeşi Atreus’un sürüsünün içinde bulunan altın postlu koçu çaldıktan sonra kimin kral olacağı konusunda tartışan Mykenaililere; altın post kimde ise onun kral seçilmesini önerir. Öneri kabul edilir ve neticede altın postun kendisinde olduğunu kanıtlayan Thyestes, Mykenaililer tarafından kral seçilir.

Bunun üzerine Baştanrı Zeus’un aracılığıyla fikir danışmak üzere düşünde buluştuğu Çoban Tanrısı Hermes’in kendisine söyledikleri doğrultusunda hareket eden Atreus, Mykenaililer’e: “Eğer güneşin yönünü değiştirirsem Thyestes’in yerine beni kral seçin” önerisinde bulunur. Thyestes tarafından kabul gören bu öneri, hemen o akşam gerçekleşip Güneş, Batı yerine Doğu’dan batınca Atreus kral seçilir ve kardeşi Thyestes’i hemen ülkeden kovar.

Bir zaman sonra karısı Aerope ile kardeşi Thyestes arasındaki ilişkiden haberdar olan Atreus, barışmış gibi davranarak bir süre önce ülkeden kovduğu kardeşi Thyestes’i, Mykenai’ye geri çağırır. Atreus, kendisinin çağrısı üzerine Mykenai’ye gelen kardeşi Thyestes’e; öldürtüp pişirdiği Theyestes ile ölümlü su perileri olan Naiadeslerden doğma üç kız çocuğun etlerini yedirir. Karşısında kızlarının kesik başlarını görerek çılgına dönen Thysestes’in dehşet verici lânetleri üzerine güneş, doğuşunu tamamlamadan geri döner. Bunun üzerine Sikyon’a sığınan Thyestes, daha önce birlikte olduğu öz kızı Pelopeia’dan doğma oğlu Aigisthos ile Pelopeia’yı kardeşi Atreus’un sarayına gönderir. Atreus, kim olduğunu bilmeden kendi öz yeğeni olan Pelopeia ile evlenirken, Aigisthos’a da Thyestes’i öldürme görevini verir. Ancak öldürmekle görevlendirildiği Thyestes’in kendi öz babası olduğunu öğrenen Aigisthos; babasının yerine amcası Atreus’u öldürür.

BELLEROPHONTES

Yunan mitolojisine göre Denizler Tanrısı Poseidon ile ölümlü olan Glaukos adlı kadının birlikte olmaları neticesinde doğan Bellerophontes, Korinthoslu bir söylence kahramanıdır. Bir kaza neticesinde kardeşinin ölümüne neden olunca ülkesini terk etmek zorunda kalır. Ülkesinden kovulunca Argos kralı Proitos’un sarayına sığınır. Proitos’un karısı Likya ülkesinin kralının kızı olan Anteia (Sthenaboia) delicesine âşık olur Bellerophontes’e. Ancak Bellerophontes, kendisine âşık olan Anteia’nın âşkına karşılık vermez. Bunun üzerine Anteia, onu, kendisine sarkıntılık edip yoldan çıkarmaya çalıştığı yalanıyla kocası Proitos’a şikâyet eder. Kral, karısının bu şikâyeti üzerine içinde ölüm fermanı bulunan kapalı bir tableti verdiği Bellerophontes’i aynı zamanda Lykia kralı olan kayınpederi İobates’e gönderir. Lykia Kralı, damadı tarafından gönderilen konuğu, günlerce ağırlamış. Bir zaman sonra damadından gelen mektubu açmış. Mektupta olayı anlatan damadı, gencin öldürülmesi gerektiğini yazıyormuş. Evine gelen konuğu öldürmeyi kendisine yakıştıramayan Likya Kralı, sonunda kendince bir çözüm yolu bulmuş

Ülkesini sürekli tehdit eden Khimaira adında bir canavar varmış. Likya kralı, Bellerophontes’e ağzından alevler saçan, aslan başlı, keçi gövdeli, yılan kuyruklu bu canavarı öldürme görevini verir. Her şeyden bihaber olan Bellerophontes, kendisine hürmette kusur etmeyen kralın bu isteğini kabul eder. 

 Bu işi nasıl başaracağını danıştığı kâhinler, Bellerophontes’e tapınağa gidip orada bir gece geçirmesini ve tanrılara adak adamasını tavsiye ederler.

Kâhinlerin tavsiyesine uyarak tapınakta bir gece uyuyan Bellerophontes’in güzelliğine dayanamayan tanrıçalar, ona Pegasus’un gemini verirler. Pegasus uçan bir atmış, bakanı taşa çeviren yılanbaşlı Medusa’nın kesilen başının kanlarından dünyaya gelmiş. Tanrıçalar tarafından sanat perilerine armağan edilen Pegasus, sadece bu perileri ve sanatçıları bindirirmiş sırtına.

Tanrıçalar tarafından kendisine verilen gem ile Pegasus’u aramaya başlayan Bellerophontes, günler sonra onu bir pınarın başında bulur. Elindeki gemi başına geçirdiği Pegasus’un sırtına binip göklerde dolaşmaya başlar.

Khimaira ile savaşmak için Pegasus’la göklerden aşağı inen Bellerophontes’in Khimaira ile savaşı, günler boyu devam etmiş. Bellerophontes tarafından atılan okların kurşun uçları, canavarın ağzından saçan alevlerle eriyerek boğazını tıkaması sonucunda canavar ölür. Böylece Lykia bölgesi, Bellerophontes’in sayesinde bu azılı canavardan kurtulmuş.

Lykia kralı, bu görevi başarıyla yerine getiren Bellerophontes’e bu kez de Amazonlarla savaşma görevini verir. Bu işi de başarılı bir şekilde yerine getiren Bellerophontes, bunun yanı sıra kendisine verilen başarılması çok zor pek çok işi de başarıyla yerine getirir. Lykia kralı, bu süre içinde suçsuzluğu anlaşılan Bellerophontes’e küçük kızını vererek kendisine damat yapar.

Kazandığı başarılardan ötürü zafer sarhoşu olan Bellerophontes, bir müddet sonra Olympos tanrılarını küçümsemeye başlar. Buna kızan Baş tanrı Zeus, bir at sineği göndererek Bellerophontes’in Pegasus adlı atını sokmasını sağlamış. Canı yanınca şahlanan Pegasus, sırtındaki Bellerophontes’i göklerden aşağı atar. Yere düşen Bellerophontes hem kör, hem de topal olur ve bir süre sonra yaşamını yitirir.

“Bellerophontes doğdu ondan sonra,

Glaukos’un kusursuz oğlu.

Erkeklik, güzellik bağışladı tanrılar ona.

Ama Proitos geçirdi gönlünden kötü şeyler,

Kendisi ondan çok daha güçlüydü,

Sürdü onu Argoslular arasından;

Zeus almıştı Bellerophontes’i Proitos’un eli altına.”

(İlyada, IV, 155)

BRİSEİS

Yunan mitolojisine göre asıl adı Hippodameia olan Briseis, Lyrnesos kentindeki Güneş Tıp ve Güzel Sanatlar Tanrısı Apollon’un tapınağında rahip olarak çalışan Brises’in güzelliğiyle ün yapmış kızı, Truvalı Lyrnessos’un da karısıdır. M.Ö. VIII. yy.’da yaşayan Yunanlı epik şair Homeros tarafından kaleme alınan İlyada Destanı’nda anlatılanlara göre Truva Savaşı sırasında Akhilleus tarafından ele geçirildikten sonra yağmalanıp yok edilen Lyrnessos kentinin kralı olan Lyrnessos da öldürülür. Kral Lyrnessos’u öldüren Akhilleus, Apollon Tapınağı’nın rahibi olan Brises’in güzelliğiyle ün salmış kızı ve kral Lyrenessos’un karısı Briseis’i köle olarak alır. Ancak sonradan Briseis’i Truva Savaşı’nda Yunan ordularının Başkomutanlığı’nı yapan Agamemnon’a vermek zorunda kalır. Agamemnon, bu olay üzerine savaşı bırakıp çadırına çekilen Akhilleus’un yakın arkadaşı ve Lokrisli kahraman Patrokles’in öldürülmesinin ardından Briseis’i, tekrar savaşmaya ikna ettiği Akhilleus’a geri verir. Bu olay, İlyada Destanı’nda yer almaktadır.

CERBERUS (KERBEROS)

Yunan mitolojisine göre Typhon ile yarı-kadın, yarı-yılan bedenli Ekhidna’nın oğludur. Hades’in egemen olduğu Ölüler Ülkesi’nin bekçiliğini yapan ve kimi efsanelere göre üç, kimilerine göre elli ya da yüz başlı bir köpektir. Kuyruğu yılan kuyruğu biçimli olan Kerberos’un sırtında kara kara yılanlar dikilmiş durumdadır. Bu ürküntü verici durumu ve Hades (Ölüler Ülkesi)’in giriş kapısında zincirlerle bağlı bulunduğu yerden havlamasıyla ölülerin ruhlarına korku salar. Isırıkları zehirlidir. Ölüler, cehennem kayıkçısı Kharon’a taşıma ücreti olarak verecekleri Obolos (Madeni para)’un yanı sıra mezarlarına konulan ballı böreklerle Kerberos’u sakinleştirmeye çalışırlar. Mitolojik ozan Orpheus, onu lir çalıp büyüleyerek sakinleştirirken; M. Ö. 70- M. Ö. 19 arasında yaşayan Latin şair Publius Maro Vergilius tarafından kaleme alınan geniş kapsamlı ulusal destan olan Aeneias Destanı’nda anlatıldığına göre Aineias’ı yeraltına götüren Sbylla, Kerberos’u uyuşturucu bir yiyecekle sakinleştirir.

Üç başlı cehennem köpeği Kerberos, yeraltına gelenleri kuyruğunu sallayarak, okşayarak içeri alır, ama çıkmak isteyenler için de üç ağzını birden açarak, sipsivri ve kapkara dişlerini göstererek tehdit edip, yukarı çıkmasını önler. Hesiodos’a göre, Kerberos’un üç değil tam elli tane başı varmış.

Kerberos’u yeryüzüne çıkarmak Herakles’in on ikinci görevi olmuştur. Bundan ötürü Kerberos’a boyun eğdiren tek kişi Herakles’tir. Onu zincire vurduktan sonra Trezene’ye götüren Herakles, daha sonra tanrıların isteği ile onu yerine götürmüştür.

DAPHNE (DEFNE)

Yunan mitolojisine göre bir nymphe (Su Perisi) olan Daphne,  Peneus’un kızıdır. Peşinden koşturan Güneş, Tıp ve Güzel Sanatlar Tanrısı Apollon’dan kurtulabilmek amacıyla defne ağacına dönüşür.

Av Tanrıçası bâkire Artemis’in hizmetinde çalışan vahşi bir bâkire olan Daphne hakkında iki söylence bulunmaktadır. Birinci söylence şöyledir: Babası, kendisinden torunlar istedikçe, babasına yalvaran Daphne: “Zeus, kızı Artemis’e nasıl sonsuz bakirelik bağışladıysa, sende benden bu lütfû esirgeme babacığım” dermiş. Sonra da ibadete başlarmış. Âmâ onun yıldızlar gibi parlayan ışıl ışıl gözlerine, dolgun dudaklarına, narin ellerine vurulan Apollon’un içi, Daphne’ye sahip olma arzusuyla yanıp tutuşurmuş. 

Apollon’un arzu dolu bakışlarının farkına varan Daphne, kaçıp uzaklaşmak istemiş. Onun kendisinden uzaklaştığını gören Apollon arkasından yalvararak: ”Dur, güzel peri kaçma benden. Beni, senin ardında dolaşmaya zorunlu kılan senin âşkındır. Koşma ki düşüp narin ellerin berelenmesin, yoksa acına dayanamam ben. Senin ardına düşen kişi, ne bir dağlı, ne de bir sığır çobanıdır. Delphoi toprağının, Klaros’un, Tenedos’un, Patara’daki kral sarayının efendisi olarak bilinirim ben. Babam, tanrıların tanrısı Zeus’tur benim. Geçmiş zamanlarda olanlardan ve gelecek zamanlarda olacaklardan ancak benim sayemden haberdar olunur. Sıradan biri değilim ben.” dermiş.

Apollon hem böyle yalvarır hem de koşarmış kızın ardından. O, kızın ardından gittikçe kız daha da hızlanırmış. Hızlandıkça nefes nefese kalırmış. Neredeyse gücü tükenmek üzere olan Daphne, güçlü tanrının nefesini ensesinde hissediyormuş. O zaman; “Eğer sen bir tanrıysan, tanrısal gücün varsa benim yardımıma gel sevgili babacığım! Bana acı veren bu güzelliğimi benden alarak şeklimi değiştir, benim” diyerek yalvarmış babası ırmak tanrı Peneus’a.

Yalvarıda bulunur bulunmaz bir uyuşma belirir narin bedeninde. Kolları soğumaya, bacakları toprağın içine kök salmaya, yumuşacık göğsü ince bir kabukla örtülmeye ve uzun saçları yapraklarla bezenmeye başlamış, Daphne’nin. Yüzü görünmez olmuş, yaprak yığınları arasında. Ama buna rağmen güzelliğinin parıltısından hiçbir şey yitirmemiş.

Ardından koşturan güçlü tanrı Apollon, böyle de sevmiş onu. Okşamış narin dallarını, dokunmuş yapraklarına, onu incitmekten korkarak. Taze kabukların arasında yüreğinin attığını duymaktaymış hâlâ. Öpücüklere boğmak istemiş, Daphne’nin ağaca dönüşen narin bedenini. Ama dallar adeta kaçar gibiymiş onun dudaklarının dokunuşundan.

“Karım olamadın ama bundan böyle ağacım olacaksın, benim. Taç gibi taşıyacağım seni başımın üstünde, lirimin süsü, okumun kılıfı sen olacaksın bundan sonra. Zafer kazanmışların tacı, sen olacaksın. Nasıl ki genç kızlık saçlarına makas zarar vermemişse, yemyeşil yapraklarını kış da dökemeyecektir, senin. Her mevsimde güzelliğinin süsü olacaktır yaprakların. Adın Defne olacaktır, bundan sonra.” demiş tanrıların tanrısı Koca Zeus’un oğlu. 

Hakkındaki ikinci söylence, bir Lakonia söylencesidir. Buna göre Eleia Kralı’nın Leukippos adlı oğlunun âşık olduğu Daphne, Av Tanrıçası Artemis’in hizmetinde çalışan vahşi bir bâkiredir. Leukippos adlı delikanlı, ona yakın olabilmek amacıyla kadın kılığına girerek arkadaşlarının arasına karışır. Ama yıkanmak için giysilerini çıkarmamakta direnen Leukippos, kimliği ortaya çıkınca kızlar tarafından öldürülmekten son anda kurtulur.

DEUKALİON

Yunan mitolojisine göre Baş tanrı Zeus’un, insan neslini ortadan kaldırmak amacıyla evreni sular altında bıraktığı zaman insanoğluna verdiği bu cezaya dâhil edilemeyecek kadar dürüst oldukları için bu cezanın dışında tuttuğu iki kişi vardır. Bunlar; Olymposlular öncesi tanrılar grubu olan Titanlardan biri olan Prometheus’un oğlu Deukalion ile karısı Pyrrha’dır. Bu dürüst karı-koca, yaptıkları bir gemiyle dokuz gün suların üzerinde dolaşırlar. Dokuz günlük bu dolaşmanın ardından kıta Yunanistan’ındaki Tesalya’da bulunan Parnas Dağı’nda karaya çıkarlar. Karaya çıkan Deukalion-Pyrrha ikilisi, dünyayı tekrar insana kavuşturmak amacıyla karaya çıktıkları yerdeki toprağa erkek ve kadına dönüşen taşlar ekerler. Bu taşlardan meydana gelen insanoğlu, yeniden üreyerek dünyayı doldurmaya başlar. Sonunda Deukalion-Pyrrha ikilisi, Yunan ırkının atası olarak kabul görürler.

Çağcıl açıklamalar, tufan söylencesiyle birlikte varlıkları gerçek olan bu taşların mevcudiyetini bazen bir yanardağ ifrazatıyla, bazen de Tesalya’da dağınık bir şekilde bulunan Yenitaş Çağı’na ait fazla sayıdaki dikili taşla ilişkilendirmektedir.

DİONE

Hesiodos’un, Thegonia adlı yapıtında (Theog. 253) Okeanos ile Tethys’ten doğma üç bin Okeanos kızı arasında saydığı Dione; Homeros’un destanlarında Aphrodite’nin anası olarak gösterilir. Bunun yanı sıra kimilerinin Okeanos’un kızı Doris’le Nereus’un kızları olarak gösterdiği Dione; kimileri tarafından da Titanlı Atlas’ın kızı ve yeraltında sonsuz cezaya çarptırılmış Tantalos’un karısı olarak gösterilmektedir. Zeus’un sevgilisi, Aphrodite ve Niobe’nin annesidir. Rhea, Themis ve Leto ile bir tutulurdu.

Mitolojik Lydia kralı Tantalos ile evli olan Dione, Tantalos’tan lânetlenmiş sülâlenin atası olan Pelops ile anaerkil toplumun bir yansısı olan Niobe’yi doğurur.

Güzellik tanrıçası Aphrodite, oğlu Aineias’ı korumak için savaşa karışıp da Diomedes’in kargısıyla yaralanınca, Dione onu tam bir ana şefkatiyle sarar, öğütler verir, yarasını iyi eder ( İ l . V, 370 vd.):

Aphrodite, anası Dione’nin kapandı dizlerine.

Dione kollarıyla sardı kızını, okşadı diller döktü:

“Hangi tanrı kıydı sana, yavrucuğum, göz göre göre bir kötülük mü işledin ki?” Karşılık verdi cilveli Aphrodite, dedi ki:

“Tydeus oğlu, taşkın canlı Diomedes vurdu beni, sevgili oğlumu, Aineias’ı çekiyordum savaştan; tekmil insanlar arasında onu severim en çok.

Kavga Troyalılarla Akhalar arasında değil artık,

Danaolar başladı ölümsüzlerle çarpışmaya”.

Karşılık verdi yüce tanrıça Dione, dedi ki: “Aldırma kızım, sık dişini, bağrına taş bas. Biz Olympos’ta saray kurmuş tanrılar çok çektik insanlardan, epey de çektirdik birbirimize… Diomedes’i de gök gözlü Athena saldı senin üstüne.

Ama şunu bilmiyor Tydeus’un o çılgın oğlu: Ölümsüzlerle savaşan insan çok yaşamaz”. Böyle dedi, sildi iki eliyle Aphrodite’nin bileğindeki özü, yara iyi oldu, ağır acılar dindi.

DİONYSOS

Yunan mitolojisine göre Yunanlıların Şarap ve Bağcılar Tanrısı ile kimliği hakkında bilgi bulunmayan bir Trakya Tanrısı’nın kaynaşması neticesinde ortaya çıktığı zannedilen Dionysos, Eski Yunan’ın Şarap ve Sarhoşluk Tanrısı’dır. Her ne kadar kimi mitolojik öykülerde kesin geç gelen yabancı tanrı olduğu söyleniyor olsa da bunun göreceli olduğu kanısı yaygındır. Zira tıpkı kendi gibi rutubetli bir ortamın tanrısı olan ve M. Ö. 1700- M. Ö. 1200 yılları arasını kapsayan Mykenai Dönemi’nde tapınım gören Denizler Tanrısı Poseidon ile irtibatı olan Dionysos’un adının; M. Ö. XV. yy.’da Eski Yunan’da liman kenti olan Pylos (Navarin)’a geçtiği bilinmektedir. Medeniyetin destekçisi ve barış âşığıdır. Helen pantheonuna aykırı düşen bir tanrıdır. Bütün efsaneleri tepki ve direnç örgesi üstüne kuruludur. Sembolü olan asma ağacı gibi ölüp yeniden doğan Dionysos, haz ve acı arasındaki iki uçta gidip gelmesinden ötürü psikiyatride manik depresif duygu durumunu temsilcisi olarak kabul görür.

Daha önce Trakya Tanrısı olarak ormanlık alanların zirvelerinde oturup kehanetle iştigal eden, tarımı koruyup ona destek veren, dinsel ayinleri alkolün yaratmış olduğu esrikliğe dayalı bir inancı idare eden geleneksel Dionysos’un ana hatları, Trakya’nın izlerini taşımaktadır. Bir söylenceye göre çıplak vücutlarını “nebris” adı verilen ceylan derileriyle örterek Dionysos-Bakkhos dinî ayinlerini kutlayan kadınlar olan Bakkhalar, esrarengiz eğlencelerle gece vakti dağlarda, Boitialilarca Yunanistan’da benimsenen Dionysos’a yakıştırılan bir söylenceye göre; Dionysos Baş tanrı Zeus ile Baş tanrı Zeus’u tüm heybetiyle görmek istediği için onun yıldırımlarıyla çarpılıp yanan Trakya menşeli yeraltı tanrıçası Semele’nin oğludur. Ancak Semele, henüz doğum yapmadan Baştanrı Zeus’un yıldırımlarıyla çarpılıp öldürülünce Baştanrı Zeus, Dionysos’u birkaç aylığına uyluğunda saklı tutar. Daha sonra doğunca Nymphe denilen su perileri tarafından yetiştirilen Dionysos, kapıldığı bir çılgınlıkla gittiği yerlere bağcılığı da götürerek dünyayı dolaşır. Başarıyla neticelenen bir gezi sonrasında panterler tarafından çekilen bir arabanın üzerinde Hindistan’a girdiği rivayet edilir. Dionysos, Bacchus adıyla anıldığı Roma’da, İtalya Tanrısı Liber Pater ile özdeş tutulur.

İnsan eli değmemiş haşin doğayı ve topraktan fışkıran bolluğu sembolize eden ve tapınaklarda yer alan taştan yapılma masaların çevresinde bulunan sembolik sütunlara sarılan sarmaşık ile çamın simgelediği Dionysos, Bitki Örtüsü Tanrısı’dır. Kimi zaman teke (erkek keçi) ya da boğayla özdeş tutulması onun bir üreme tanrısı olarak da görüldüğünün bir ifadesidir. Neticede yeraltı tanrıları arasında sayılan Dionysos’un Nysaios, Bromios, Bakkhos, Sabadzios, Evios, Lyaios,  Dithyrambos ve Zagreus gibi takma adlarının bulunması, onun, tanrısal kimliğinin birbirinden farklı birçok öğeden oluştuğunun kanıtıdır. Eski Yunanlı Doğa-Tanrı Pan; Anadolu’nun eski Doğa Tanrısı Praipos; doğayı simgeleyen yar-insan, yarı–hayvan görünümlü tanrısal yaratıklar olan Satyrler ve onların yaşlıları olan Silenoslar ile kendisinin dinsel törenlerinin kadın kutlayıcıları olan Bakhaların bulunduğu şen bir alayın önünde sembolize edilen Dionysos’un kendisine inananların, kendisiyle kaynaşması olarak kabul gören ayinleri; ilk kez esriklik ve kendinden geçme hallerinden ortaya çıkmıştır. Adı geçen tanrıya adanan kurbanların, pişirilmeden diri diri eller ve dişlerle parçalanarak yenmesi anlamına gelen Omofaji’ye değin varması, klasik Yunanlılarca yadsınan ve bunun bir neticesi olarak siteler tarafından benimsenmesi engellenmiş olan bu inancın primitif bir realite ile irtibatı bulunmaktadır.

Bağ bozumu tanrısı olarak da bilinen Dionysos’un onuruna düzenlenen bağ bozumu şenliklerinde tiyatronun temeli atılmıştır. Bu şenliklerde bir koro bulunmaktaydı; daha sonraları koronun önüne bir oyuncu, daha sonra ikinci bir oyuncu geçmiş, böylece tiyatronun temelleri atılmıştır

Bütün bunların yanı sıra Dionysos’un emrindeki coşkulu çalışanları ve özellikle cinsel hazlara yönelik zevk ve eğlence düşkünü olan arkadaşları; trajik Yunan şiirlerinin ve Eski Yunanlılar tarafından Dionysos onuruna okunan ve adına dithyramboslar adı verilen tören şarkılarının kaynağını oluşturmuştur. Roma imparatorluğu döneminde de eğlentileri devam eden Dionysos inancının, Eski Yunan halkı üzerindeki etkinliği oldukça büyüktür.

Thebai kralı Pentheus tarafından yasaklandığı söylenen sarhoş bir coşkuyla başlayarak neticede politik bir isyana dönüşen Dionysos ayinleri; Roma Senatosu tarafından M. Ö. 186 yılında yasaklanır. Kimi gizemci tarikatların yanı sıra halk törenlerini de etkisi altına alan Dionysos İnancı’nın, Anadolu menşeli olduğu tahmin edilmektedir.

EOS

Yunan mitolojisine göre Şafak Tanrıçası’dır. Olymposlular öncesindeki tanrı grubu Titanlılardan biri olan Hyperion ile Theia’nın kızı, Helene ve Helios’un kardeşleridir. Gül renkli parmaklara sahip, güzel ve gönül alıcı bir bâkiredir. Her sabah doğu tarafından göğün kapılarını açarak güneşe yol verirdi. Her gün okyanustan doğarak kanatlı dört at tarafından çekilen parlak arabasıyla gökyüzüne yükselen Eos, rüzgârların, yıldızların ve Eosphoros denilen Sabah Yıldızı’nın yaratıcısıdır.

Günümüzdeki adı Kaz Dağları olan İda Dağı’nda sürüsünü otlatırken kartal kılığına bürünen Zeus tarafından kaçırıldığı Olympos’ta tanrılara içki sunmakla görevlendirilen yakışıklı Ganymedes’in kardeşi ve Truva Kralı Laomedon’un oğlu olan Tithonos, Titanidlerden Atlas’ın Titanidler olarak adlandırılan kızlarından biri olan Şafak Tanrıçası Eos’a âşıktır.  Başka söylencelere göre Ganymedes, kardeşi Tithonos’la birlikte kendisine âşık olan Şafak Tanrıçası Eos tarafından kaçırılmıştır. Buna göre Eos, iki kardeşin ikisiyle de gönül eğlendirmektedir. Homeros tarafından kaleme alınan ilâhîlerde ise, Anadolu tanrıçası Milaslı Selene gibi sevdiğine, kendiliğinden ölümsüzlük sunamayan altın tahtlı kraliçe Eos, Tithonos’a “ölümsüzlük ”verilmesi için tanrılara yalvarır. Tanrılar, ona acıyıp isteğini yerine getirmişler. Ancak tanrıçanın sevgilisinin yaşlanmasına engel olmayı düşünememişler. Yüzyıllar boyu yaşayan Tithonos, kuruyup hortlağa dönünce Eos, tarafından terk edilir. Homeros tarafından kaleme alınan ilâhîlerde yer alan bilgilerde anlatıldığına göre ihtiyarlık çökünce eline ayağına sahip olamayan Tithonos, anlamsız sözler etmeye başlayınca Eos tarafından kapatıldığı kapıları ışıldayan bir odada bunak saçmalıklarıyla baş başa kalır.

Daha sonraki söylencelerde ağustos böceğine dönüştürüldüğü rivayet edilen Tithonos’un, ebedî yaşamı boyunca ölüme kavuşmak için sürekli yalvarıp durduğundan söz edilir. 

Memnon ve Emathion Eos ile Tithonos’tan doğma iki kardeştir. Bu iki kardeşten esmer tenli olan Memnon, büyüdüğünde Etiyopya kralı olur. Truva Savaşı sırasında öldürülen kuzeni Hektor’un intikamını almak için savaşa katılır ve Akhilleus tarafından öldürülür.  Memnon’un görkemli bir heykeli Mısır’ın “Thebai” antik kentinde dikilmişti. Şafağın ilk ışınlarının bu heykel üzerine düştüğünde harpa’nın telleri gibi tıngırdadığından söz edilir. Kimi yazarlar, Tithonos’un “Cissia” adlı bir ölümlü karısının bulunduğundan söz ederler.

Birçok kocası ve sevgilisi bulunduğu söylenen Eos’un eş ve çocukları şöyle sıralanmaktadır:

Astraios ile evliliklerinden Boreas, Eurus, Eosphoros, Hesperus, Notus, Tüm yıldızlar ve gezegenler ve Zephyrus; Tithonos ile birlikteliklerinden Emathion ve Memnon; Cephalus ile birlikteliklerinden Phaeton ve Tithonos; Baş tanrı Zeus ile birlikteliklerinden Ersa ve Carea doğar.

EPİMETHEUS

Yunanca’da “düşünmekte geç kalan” anlamına gelen Epimetheus, Yunan mitolojisine göre Olymposlulardan çaldığı ateşi insanlara getirdiği gerekçesiyle Baş tanrı Zeus tarafından cezalandırılan Prometheus’un kardeşidir. Bilimin, bilincin, medeniyetin ve özgürlüğün sembolü olan ateşi insanların kullanımına sunan Prometheus, kardeşi Epimetheus’a Olympos Tanrıları’na asla güvenmemesi konusunda defalarca telkinde bulunur. Ancak kardeşi Prometheus’un bu telkinlerini kulak ardı eden Epimetheus, ne yazık ki Baştanrı Zeus tarafından kendisine gönderilen güzel kadın Pandora’yı ve Pandora’nın ölüme yol açan kutusunu (Pandora’nın Kutusu ) kabul etme saflığını gösterir.

Yunan mitolojisinde Prometheus’un erkek kardeşidir. Pro; önce anlamına epi; sonra anlamına gelmektedir. İki kardeş birbirinin karşıtıdır. Prometheus önce düşünüp sonra yaparken, Epimetheus önce yapar sonra düşünür…. Günlerden bir gün Epimetheus evinde otururken kapı çalar ve karşısında Zeus’un oğlu Hephaistos tarafından kilden yaratılan, Athena tarafından süslenip giydirilen, Aphrodite tarafından cazibeli kılınan veHermes tarafından cin fikirlerle donatılan Andora çıkagelir. Elinde de çeyiz sandığı vardır. Bu güzellik karşısında vurulmuşa dönen Epimetheus, ağabeyi Prometheus’un; “tanrılardan gelen hiç bir hediyeyi kabul etmemesi” şeklindeki sözlerini bir an bile düşünmeden Pandora ile hemen evlenir.

Tanrılar; Pandora’ya çeyiz sandığını verirken hiç bir şekilde açmaması gerektiği telkininde bulunurlar. Ancak Hermes’ten aldığı cin fikirleri ve merak duygusu Pandora’yı suç işlemeye zorlar. Bunun sonucu olarak Pandora, merakla sandığın kapağını aralar. O sandığın kapağını aralayınca günümüzdeki mevcut tüm kötülükler, bir hışımla sandıktan dışarı çıkıp çevreye yayılırlar. Pandora korkuyla sandığı kapatır ve içinde insanlığın her zaman en fazla ihtiyacı olan tek iyi şey kalır: umut!

ERİS

Yunan mitolojisine göre Savaş Tanrısı Ares’in hem kız kardeşi hem de karısı olan Eris, Nifak Tanrıçası’dır. Uyku, ölüm ve düş gibi kavramların annesi olarak kabul gören Gece’nin kızı ve Acı’nın, Kıtlık’ın ve öteki felâketlerin de anasıdır. Daha ziyade kanatlı bir tanrıça olarak tasvir edilen Eris, katıldığı dövüşlerde dövüşenleri kışkırtır.

Peleus ile Thetis’in Olympos’ta gerçekleştirilen düğünlerine tanrıların tamamı çağrılı olmasına rağmen Nifak Tanrıçası Eris davet edilmemiş. O da üzerinde ‘en güzel olana’ yazılı altın bir elmayı Hera, Afrodit ve Athena’nın oturduğu ziyafet sofrasına atmış. Üzerinde “en güzele” yazılan elmayı sahiplenmeye kalkışan tanrıçaların arasında tartışma yaşanır. Bunun üzerine tanrıçaların en güzelinin, Baştanrı Zeus tarafından seçilmesi karara bağlanır. Ancak Zeus, elmayı karısı Hera’ya verse öteki tanrıçalar kıyameti koparacaklar, öteki tanrıçalardan birine verse bu kez de Hera’nın gazabından kurtulamayacaktır. Boşa koysan dolmaz, doluya koysan almaz misali bir türlü işin içinden çıkamaz olur, Koca Zeus. Düşünür taşınır sonra bu işi, Troya Kralı Priamos’un oğlu ölümlü Paris’e havale eder. Bunun üzerine Hera, Athena ve Aphrodite çeşitli vaatlerle Paris’i etkilemeye çalışırlar. Athena; kendisine savaşta yenilmezlik gücü vereceği vaadinde bulunmuş. Hera; Paris’i Asya’nın hâkimi yapacağını söylemiş. Aphrodite ise dünyanın en güzel kızını kendisine vereceğini vaat eder. Athena ve Hera giysilerinin en güzellerini giyip mücevherlerinin en süslülerini ve en pahalılarını takıp takıştırırlar. Hâlbuki güzellik, örtü istemez. Ama bunu bilmiyorlar. Güzellik, zaten kişinin kendi doğal örtüsüdür diyen Aphrodite, bunların hiçbirini yapmaz. Kendi doğal haliyle katılır yarışmaya. Paris, yarışmaya katılan bu üç tanrıça arasında, kendisine dünyanın en güzel kadınını vaat eden Aphrodite’i yarışmanın birincisi seçer ve üzerinde “en güzele” yazan altın elmayı, ona verir. Paris, bu seçimden ötürü Hera’nın nefretini kazanırken Truva kenti de Yunanlıların nefretine maruz kalır. Aphrodite tarafından Paris’e vaat edilen bu güzel kadın, Sparta Kralı Menelaos’un karısı Helene’dir. Aphrodite’in yardımıyla Sparta’ya giden Paris, Helene’yi kaçırarak prensi olduğu Truva’ya götürür. Paris tarafından karısı kaçırılan Menelaos, Akha ordularını toplayarak Truva’ya karşı savaş açar. Böylece 10 yıl sürecek olan Truva Savaşı başlamış olur. Olympos’ta bir köşeye çekilen Eris de iki ulusun savaşçılarının on yıl süre ile birbirlerini kırmalarına seyirci olur.

EROS

Yunan mitolojisine göre Aşk Tanrısı olan Eros, mitolojik şiirlerden oluşan en eski Thegonialarda ilk Khaos (Boşluk)’tan ortaya çıkan var edici tanrılardan ve dünyanın ana unsurlarından biri şeklinde gösteriliyordu. Bununla birlikte Çiy’in tanrısallık kazandırılmış şekli olarak görüldüğü algılanmaktadır. M.Ö. VI. yy.’dan itibaren aşk ihtirasının tanrısı olmasından ötürü sanatçı ve şairlerin hemen hemen tamamına konu olmuştur. Sonradan en genç tanrı olarak kabul edilen ve tanrılarla insanlar arasında sefalet ve kederle belirlenen bir aracı sayılan Eros, zaman içerisinde son şeklini alarak gönülleri meşalesiyle yakan veya oklarıyla yaralayan kanatlı/ kanatsız bir çocuk şeklinde betimlendi. O günden bu yana, en önemlisi yavaş yavaş simgesel bir anlam kazanan Psykhe söylencesi olan birçok söylencede adı geçer oldu.

Annesi Aphrodite gibi dünyaya güzellik ve neşe getiren, insanların gönüllerini âşk ateşiyle tutuşturan, insanların mutluluklarını ya da sonlarını hazırlayan Eros, sırtında yer alan bir çift kanatla uçarak dünyayı dolaşır ve geçtiği yerlere çiçek kokuları saçarmış.

Elinden düşmeyen oklarla insanları kalplerinden vurarak onların birbirilerine âşık olmalarını sağlayan Eros’un kendisi de sonunda âşık olmuş bir güzele. Psykhe (Ruh)’dir, vurulduğu güzelin adı.

Bir kralın üç kızının en güzelidir, Psykhe. Gerçekten o kadar güzel, o kadar alımlıydı ki görenler onu Aphrodite sanıyor ve ona tapınıyorlardı. Bir ölümlü ile karıştırılmaktan hiç haz duymayan Aphrodite, günün birinde yanına çağırdığı oğlu Eros’a, Psykhe’yi dünyanın en çirkin erkeğine âşık ederek cezalandırmasını istedi. Annesinin isteğine boyun eğen Eros, hemen kolları sıvar. 

Psykhe’yi bulduğu zaman, son derece gururlu olan ve kimseye âşık olmamakla övünen bu genç kızı, dünyanın en çirkin ve en kötü erkeğine âşık etme arzusunda olmasına rağmen tam da kalbini nişan alarak oku atmak istediği anda Psykhe’nin güzelliği Eros’un aklını başından alarak onu derin sevdalara gark eyler. Psykhe’yi başkasına âşık etmek isteyen Eros’un kendisi âşık olmuştur, ona.

Kolundan tuttuğu Psykhe’yi ormanların ortasında kurulan harikulâde ancak ıssız olan büyülü bir saraya götüren Eros, gece karanlık düştükten sonra kendini göstermeden saraya giriyor ve sevdiği ile buluşuyordu.

Eros’un, Psykhe’yi götürdüğü bu sihirli sarayda bir insanın isteyebileceği her şey mevcut olmasına rağmen kendisini deliler gibi seven bu delikanlının yüzünü görmek, Psykhe’nin tek arzusuydu. Ancak gece hep karanlıkta gelip güneş doğmadan saraydan ayrılan ve sarayda ateş ya da mum yakılmasını yasaklayan Eros, bunu bir türlü kabul etmiyordu. Psykhe’nin yalvarıları fayda etmedi. “Aşkımızın sırrını kalbinde taşıdığın sürece mutlu olacaksın” diyen Eros“Beni görmeyi aklından bile geçirme, kim olduğumu ya da kimin oğlu olduğumu öğrenme, bilmeden tanımadan beni körü körüne sev, senden gizlenen şeyleri öğrenmeye çalışarak mutlu olma fırsatını elinden kaçırma.” dedi.

Bunu kabul eden Psykhe, Eros’u görmeden, onun kim olduğunu bilmeden seviyordu onu, körü körüne. Birlikte olmaktan son derece mutluydular. Ancak onların bu mutluluğunu kıskanan Psykhe’nin kız kardeşleri günün birinde kardeşlerini ziyarete geldiklerinde ona; “Senin sevdiğin delikanlı dünyanın en çirkin, en iğrenç, en vahşi görünümlü adamıdır. Eğer güzel bir delikanlı olsaydı, senden yüzünü gizlemezdi, seni böyle ıssız bir sarayda tutmazdı” derler. Sonra da ona; “Gece Eros gelmeden önce yanan bir lambanın üzerine bir vazoyu ters çevirip koy. Eros uyuduktan sonra da lambanın üzerindeki vazoyu kaldır. Böylece aydınlıkta onun yüzünü görebilirsin” dediler.

Merakına yenik düşen ve kardeşlerinin söylediklerini harfiyen yerine getiren Psykhe, yanan lambayı bir vazonun altına gizleyerek sevdiğini beklemeye başlar. Her şeyden habersiz saraya dönerek kendini sevdiği kadının kollarının arasına bırakan Eros, kısa sürede uykuya daldı.

Eros uyuduktan sonra gürültüsüz bir şekilde yataktan yavaşça kalkan Psykhe, vazoyu ters çevirir, lambayı eline alır ve yatağa yaklaşmaya başlar. Yatağa yaklaşınca gördükleri karşısında hayrete düşer. Çünkü çirkin ve iğrenç bir erkek görmeyi beklerken, genç ve çok yakışıklı bir erkekle karşılaşmıştı. Eros’un yakışıklılığı dünyadaki başka hiç bir erkekle kıyaslanamayacak kadar can alıcıydı. Yüzü tarif edilemeyecek kadar güzel olan bu delikanlıyı gören Psykhe’nin ona duyduğu aşk, giderek artmaya başlar.

Sevdiğini alnından öpmek için eğildiğinde elindeki tabağı düz tutamadığından içinde fitil bulunan lambanın kızgın yağından bir damla Eros’un çıplak omzuna damladı. Eros duyduğu acıyla sıçrayarak uyandı. Sevgilisinin kendisini dinlemeyip yüzünü görmek için ona oyun oynadığını anlayınca hemen kanatlarını açıp uçarak oradan uzaklaşır.

Eros, oradan uzaklaşınca Psykhe için yaptığı büyülü sarayda bozulmaya başlar. Psykhe, üzüntüden ne yapacağını bilmez olur. Yaptığı hatadan ötürü dünyada her şeyden daha çok sevdiği kişiyi kaybetmenin acısıyla yollara düşer. Sevdiğini tekrar bulma ümidiyle tüm dünyayı dolaşır, sayısız yerler gezer ama Eros’un izine bir türlü rastlayamaz.

Nihayet dolaşmaktan bitkin bir halde, kendisine acıyıp oğlunun yerini söyleyebileceğini umduğu Aphrodite’in sarayının kapısını çalar. Aphrodite ona yardım etmek bir yana onu bir köle olarak çalıştırmaya başlar. Zavallı Psykhe, sevdiğine ulaşabilmek için buna da boyun eğer ve tek kelime dahi etmeden kendisine emredilen her şeyi yapar. Eros için her türlü acıya katlanmaya razı olur.

Günün birinde yanan omzu iyileşen Eros, kendisine bu kadar yürekten bağlı olan sevgilisinin kaderini değiştirmek amacıyla Olympos’a gider. Zeus’un ayaklarına kapanıp Psykhe’nin kurtarılması ve kendisine eş olarak verilmesi için yalvarır. Zeus, onun tüm isteklerini kabul ederek Hermes’e Psykhe’nin Olympos’a getirilmesini emreder. Psykhe, tanrılar katına getirilir ve orada hayatta her şeyden daha çok sevdiği erkekle evlenerek çok mutlu bir yaşam sürer.

GANYMEDES

Yunan mitolojisine göre Truva’nın kurucusu olan Tros ile Kallirrhoe adlı bir Nymphe (Su Perisi)’nin oğludur. Ganymedes, günümüzdeki adı, Kaz Dağı olan İda Dağı’nda sürülerini otlattığı bir sırada kartal görünümüne bürünen ve kendisinden hoşlandığı için saki (içki sunucu) olarak Olympos Dağı’na götüren Baştanrı Zeus tarafından kaçırılır.

Efsanenin bir diğer anlatımında ise bizzat Zeus kartal biçimine girip, oğlanı kendi pençeleriyle Olympos’a taşımıştır. Ölümlülerin en güzeli sayılan Ganymedes’in görevi, Olympos’u mekân tutan tanrılara içki sunmaktır. Bu konudaki efsanelerden birinde Zeus’un Ganymedes’e cinsel bir aşk duyduğu ve onunla birlikte olduğudur.

Yunanistan’da bu Ganymedes efsanesi nedeniyle erkeklerin bir delikanlıya cinsel eğilimi dinsel nitelikte bir sevap olarak kabul edilirmiş. Bu düşünce, Yunan uygarlığında uzun bir zaman varlığını korumuştur. Yunanistan’da bu eğilim zamanla yaygınlık kazanınca kadınlar, ginese/gynekaion adı verilen bir tür harem dairesine kapatılmaya başlanmıştır. Sokrates’e atfedilen Sokratvari sevgi teriminde de bu eğilimi görmek mümkündür. Platon’a mal edilen “Platonik aşk” sözü, günümüzde kullanılan anlamdan çok farklıdır. Platon, özellikle Phaidros adlı eserinde öğrencisine duyduğu ilgiyi mazur göstermek amacıyla Ganymedes efsanesini her zaman gündemde tutmaya çalışır.

 “Erikhtonios’tan Tros doğdu, Troyalıların kralı.

Kusursuz üç oğlu oldu Tros’un da:

İlos, Assarakos, tanrılara denk Ganymedes.

En güzeliydi Ganymedes ölümlü insanların,

Tanrılar kaçırdı onu Olympos’a,

Zeus’a şarap sunsun diye,

Dediler güzelliğiyle yaşasın tanrılar arasında.”

(İlyada, XX/231-235).

HADES

Hades, Yunan mitolojisinde ölülere hükmeden yeraltı tanrısıdır. Tanrı kardeşler, yeryüzünün hâkimiyetini kendi aralarında paylaşırken Zeus’a gökyüzü, Poseidon’a denizler ve Hades’e yeraltı düşer. O artık ölüler ülkesi tanrısıdır, korkunç bir tanrıdır, ancak kötü değildir. Yeraltının tüm hazineleri Hades’in olduğu için Romalılar onun adını, varlıklı anlamına gelen, Pluton olarak değiştirirler. Karısı, Demeter ile Zeus’un kızı Persephone’dir.

Her ne kadar birçok zenginliğe sahip olsa da ortalıklarda pek gezinmeyen, övünmeyen, konuşmayan Hades’in tercihi, kendi yeraltı ülkesinde oturmaktır. Zira maliki bulunduğu yeraltı ülkesi öylesine çirkin bir ülkedir ki, efendisi sürekli saklanır. Günün birinde Poseidon, Hades’i utandırmak için üç başlı mızrağını yere saplar ve yeryüzü boydan boya yarılarak Hades’in çirkin yeraltı ülkesi gün ışığına çıkar. Buna çok sinirlenen Hades, daha sonra yetmiş bin kişilik Ölüler Ordusu ile Atlantis Denizi’ni kurutur.

Kullarının sayısını artırmak amacıyla durmadan uğraşan, açgözlü bir tanrıdır. Erynyesler onun en değerli misafirleridir. Kendisini ziyaret etmeye gelenlerin, yeraltı dünyasını terk etmeleri hususunda son derece isteksizdir. Kimsenin oradan ayrılmasına gönlü razı olmaz.  Aynı zamanda, yerden çıkan değerli metaller onu bolluk çokluk ve servet tanrısı yapmıştır.

Kelime anlamı olarak “Hades“, görünmez manasına gelmektedir. Onu görünmez kılan bir miğferi bulunmaktadır. Yeraltı zenginliklerinin sahibidir, yerden çıkan değerli metaller; onu bolluk, çokluk ve servet tanrısı yapmıştır. Acımasız ve hatta korkunçtur; ama sözünden dönmez ve birçok tanrının aksine kaprisleri bulunan bir tanrı değildir. Mitolojik öykülerde adı çokça yer almamaktadır. Bilinen en önemli öyküsü karısı Persephone’yi kaçırması ile ilgili olandır. Ancak Hades ölüm tanrısı olmasına rağmen adı, Thatanos olan ölüm de başlı başına bir tanrıdır.

Aynı zamanda ölüler ülkesinin adı da olan Hades; Asphodel, Tartaros ve Elysium olmak üzere üçe ayrılır. Ölen insanlar, bu dünyadaki yaşamlarında iyi olmaları durumunda Elysium’da; ne kötü, ne de iyi olmaları durumunda Asphodel’de yaşamlarını sürdürürler. Zeus ve Olimpos tanrılarının düşmanları, katiller vb. kişiler ise ceza olarak Tartaros‘a atılırlar.

Ne ilginçtir ki, Hades’in yeraltı ülkesine; sadece ölenler değil yaşayanlar da ölmeden geçebilmektedir. Ancak ülkenin, girişi üç başlı şeytani bir köpek olan Kerberos tarafından korunmaktadır. Herkes o köpeğin dehşetinden korkar ve kimse o kapıyı geçemez. Herakles, bir macerasında bu köpekle yüzleşmeye gider.

HEBE

Yunanca gençlik anlamına gelen Hebe, Yunan gençlik tanrıçasıdır. İda Dağı’nda sürülerini otlatırken Baştanrı Zeus tarafından kaçırılan Tros ile Kallirrhoe’nin oğulları Ganymedes’in Olympos’a getirilişinden önce Olympos Tanrıları’na “nektar” denilen içkiyi Hebe adlı bu genç kız sunardı.

Zeus’la Hera’nın kızıdır. Olympos’ta eli, her işe yatkın bir tür ev kızıdır. Asıl görevi, tanrılara “ambrosia”  içki sunmaktır. Ancak bu görevi, tanrılar tarafından İda Dağı’ndan Olympos’a kaçırılan güzel delikanlı Ganymedes’e bıraktı.

Kendine has bir söylencesi mevcut olmayan, yalnızca kendisiyle evlendiği Herakles’in söylencesinde adı geçen Hebe, Yunan öncesinde de tapınılan bir tanrıçadır. Hebe, Hitit yazıtlarında adından Hepa, Hepat ya da Hepatu diye söz edilen büyük güneş tanrıçası Arianna’nın Yunanlılaştırılmış adı olma olasılığı yüksektir. Hitit yazıtlarında, bu tanrıçaya sedir ağaçları ülkesi olarak bilinen Lübnan ve Filistin’de tapınıldığı söylenir.  Bununla birlikte Hepa/Hebe ise Tevrat’ta, ilk insan olarak kabul edilen Âdem’in eşi ve tüm insanoğlunun anası olarak gösterilen Havva’nın ta kendisidir.

Hebe, Hera’nın arabasını donatır:

“Bir yandan Here, büyük Kronos’un kızı, saygılı tanrıça,

Koyuldu işe, altın alınlıklı atları koştu arabaya,

Bir yandan Hebe, arabanın iki yanına,

demir dingilin bir o yanına, bir bu yanına,

sekiz tunç parmaklıklı yuvarlak tekerleri koydu.”

(İlyada, V/722-731)

HEKATE

Hekate, ay ve gece ile ilişkilendirilmiş bâkire bir tanrıçadır. Yunan mitolojisine göre Baştanrı Zeus ile Ekili Topraklar Tanrıçası Demeter ya da Doğu masal kahramanlarını andıran Titan soylu Perseus ile Altın Çağı’nda insanlar arasında yaşam süren Astreia’nın kızı olduğu zannedilen Hekate, Ay, Cehennem ve Deniz’in üç şekilli tanrıçasıdır.

Ay ve gecenin dışında ölüler, yeraltı ve büyücülük ile ilişkilendirilen Hekate, korkuyla karışık bir saygı uyandırır. Mitolojide çok ön planda olmayan Hekate’ye, özellikle erken Hıristiyanlık döneminde birçok olumsuz anlam yüklenmiştir. Günümüzde Neopaganizmde sevilen bir tanrıçadır.

Kendisine kurban olarak köpek adanan, adının menşei bilinmeyen ve M.Ö. VIII. yy’da yaşayan Yunan epik şairi Homeros’un destanlarında adından söz edilmeyen Hekate; denizcilerin koruyucusu olmasına ve yolculuklarının iyi geçmesine yardımcı olmasına karşın insanlara gece varlıkları, hayalet ve hortlakları gönderen bir tanrıça olarak kabul görür. Kendisi için Kameri aylarının son günlerinde sunaklarının üzerine hediyeler bırakılan Hekate’nin Aigina’da; Trakya’ya yakın olan Semadirek Adası’nda, Anadolu’da Karia ve Lagina’da sırlarının kutlandığı tapınakları mevcuttu. Romalılar, Atina’da tapınımı VI. yy.’da yaygınlaşmaya başlayan Hekate’yi,  resimlerini kavşaklara koydukları Kavşak Tanrıçası “Trivia” (Diana) ile aynılaştırdılar. İmparatorluk Dönemi Roma’sında Hekate’nin şahsında Cehennem Sihiri Tanrıçası’na tapınıldı. Av Tanrıçası Artemis gibi Peplos adı verilen kadın giysisi giyinmiş olan Hekate, çoğu zaman saçları düşük veya yüksek silindir şeklinde yapılmış ve elinde uzunca meş’aleler taşıyan gencecik bir kadın şeklinde betimlenir.

Daha çok Karyalılar tarafından sevilen Hekata, Anadolu ya da Trakya menşelidir. Anne tarafından Artemis ve Apollo ile kuzendir. Baştanrı Zeus; dünyayı, kendisi gökyüzünü, kardeşleri Poseidon denizleri, Hades ise yeraltını alacak biçimde bölüşmesine rağmen tanrıça Hekate’yi üç alanda da yetkili kılar. Mitolojide Persephone’nin kaçırılışı efsanesinin bazı sürümlerinde yer alır.

Tanrıçanın üç yüzlü tasviri, süreç içerisinde ay tanrıçaları Hekate-Artemis-Selene şeklinde bir üçleme(teslis) inanıcının doğmasına neden olmuştur. Trakya açıklarında yer alan Semadirek Adası, tanrıçanın bir başka önemli kült merkezidir. Tanrıçanın bazı kült isimleri ve bunların karşılıkları şunlardır:

*Aedonaea: Yeraltının Hanımı

*Brimo: Kızgın olan / Korkunç olan

*Perseis: Yokedici / Perses’in kızı

*Trimorphis: Üç vücutlu

Hesiodos, Thegonia adlı eserinde, Homeros’un yapıtlarında adından söz edilmeyen tanrıça hakkında şunları söyler;

“Phoibe Koios’la gerdeğe girdi

Leto ve adı güzel Asteria’yı getirdi dünyaya

Perses sarayına götürdü bir gün

Ve sevgili eşi oldu onun

Ve Asteria Hekate ’yi doğurdu.

Ölümsüzlerin saygısı büyüktür Ona,

Bütün yeryüzünde kurban kesen her ölümlü

Hekate’nin adını anar yakarışlarında.

Kimin dileğini iyi karşılarsa o tanrıça

 Ona bütün mutlulukları vermek elindedir

Ünlü Gaia ve Uranos’un çocukları

Kendi paylarından pay vermişlerdir ona

Kim hoşuna giderse Hekate’nin

Yardım görür ondan.

Meydanlarda kalabalıklar içinde

Kimi isterse onu parlatır Hekate “

HEKTOR

Yunan mitolojisine göre yıkılışını on yıl geciktirdiği Truva’nın, Truva Savaşı sırasındaki ordu komutanı olan Hektor, Truva’nın son kralı Priamos ile Hekabe’nin oğlu, Paris’in ağabeyi, Dardanus’un torunu, Truva Savaşı sırasında Odysseus tarafından kentin surlarından aşağıya atılarak öldürülen Astyanaks’ın babası ve savaş sonrası bölüşümde esir olarak Akhilleus’un oğlu Neoptolemos’un payına düşen Andromakhe’nin kocasıdır. Halkı tarafından çok sevilir. Tüm zamanların en büyük savaşlarından biri olarak kabul edilen Truva Savaşı’nda mücadele eden Truva prensiydi. Ayrıca bu savaşı konu alan İlyada destanının da kahramanlarındandı.

Tanrıların tanrısı Zeus zaferi; kimsenin karşılaşmaya bile cesaret edemediği yarı-tanrı Akhilleus’a (Aşil) karşı duran, Truva ordularını komuta eden ve kentin düşmesini 10 yıl geciktiren Hektor’a ve Truvalılara vermeyi kararlaştırır. Ancak tanrıça Hera ve Athena’nın entrikalarıyla Hektor’un ölüm kararını vermiştir. Zeus’un talimatıyla Hektor’u koruyan tanrıların tamamı savaştan çekilir. Aineas’ın kılığına bürünen Athena, kışkırttığı Hektor’un savaşmasını sağlamıştır.

Aineas şeklinde ortadan kaybolan Athena, Hera’nın yanına gidip onunla birlikte Akhilleus’un yanında Hektor’a karşı savaşmış ve Akhilleus, Athena’nın yardımıyla Hektor’u öldürmeyi başarır. Bu olay Hektor’u efsanevi bir kahraman yapmıştır. Bu cesaret, tarihte hiçbir kahramanda görülmemiştir. Hektor sadece bir adamla değil Akhilleus’un yanında bütün tanrılarla savaşmıştır. O bir Prens, Komutan ve her babanın sahip olamayacağı özelliklerde bir oğul’dur. Cesedinin Akhilleus tarafından kentin çevresinde defalarca döndürülmüş olması, Truvalıların moral açısından çökmesine yol açmıştır.

Savaşta yenilgiye uğrattığı Protesilaus’u öldüren, Diomedes ve Aiaks ile cenge girişen, Yunan Donanması’nı ateşe verdikten sonra Lokrisli kahraman Patrokles’i öldüren ve M. Ö. VIII. yy.’da yaşayan Yunan epik şairi Homeros tarafından kaleme alınan destanların başkişilerinden biri olan Hektor’un cesedi, kendisini mağlup edip öldürdükten sonra arabasının arkasına bağlayan Akhilleus tarafından yedi kez Truva surlarının çevresinde sürüklenerek dolaştırılır. Bu dehşet verici, tüyler ürpertici manzaraya gönülleri razı olmayan Aşk ve Güzellik Tanrıçası Aphrodite ve Güneş, Tıp ve Güzel Sanatlar Tanrısı Apollon, Hektor’un cesedinin başında nöbet tutarlar. İlyada Destanı’nda kendisine ağıtlar düzülen yiğit Hektor’un cesedi, daha sonra babası Priamos’un yakarıları üzerine Akhilleus tarafından babasına teslim edilir.

Hektor’un cesedi, Truvalılar tarafından şanına yaraşır bir cenaze töreni ile defnedilmiştir. Hektor olmadan Truvalılar yine de dayanmış ve kent ele geçirilmemiştir. Bunun üzerine Athena ve Hera çeşitli entrikalara başvurup hileyle kentin düşmesini sağlamışlardır. Akhilleus’un, Hektor’un ölüsüne yaptığı saygısızlık karşılıksız kalmamış ve Hektor’un kardeşi Paris tarafından öldürülmüştür.

HELENE

Günümüz tarihçilerinin Minoslu bir Bitki Tanrıçası olarak gördükleri Helene, sadece bir söylence kahramanı olmakla kalmıyor. O, Eski Yunan değerlerini aydınlığa taşıyan ve farklı yönlerden değerlendirilen zengin kimliktir. M.Ö. VIII. yy.’da yaşayan Epik şair Homeros tarafından kaleme alınan destanlarda adından söz edilen efsanevî Yunanlı bir kadın ve çağdaş sanatçılar için güzelliğin ölümsüz örneği olan Helene; Baştanrı Zeus ile söylencesel Sparta Kralı Tyndareos’un karısı Leda’nın birlikteliklerinden doğar. Aşığı Aigisthos ile birlikte, kocası Agamemnon’u öldüren Klytaimnestra, Kastor ve Polydeukes’in kız kardeşleri olan Helene; M. Ö. VIII. yy.’da yaşayan Yunan Trajedi yazarı Hesiodos ile “Agamemnon” adlı yapıtı kaleme alan Yunan trajedi yazarı Aiskhylos (M. Ö. 525-M. Ö. 456)’a göre uğursuz bir güçtür.

Tyndareos’un karısı Leda tarafından doğurulan bir yumurtadan çıkıp kısa süre içinde güzelliğinden söz ettirir duruma gelince Atinalı kahramanlardan Theseus tarafından kaçırılarak Attike’ye götürülen Helene, Kastor ve Polydeukes adlı kardeşleri tarafından kurtarılarak Sparta’ya geri getirilir. Kendisiyle evlenmek isteyen Atinalı kahramanların tamamının aşklarını karşılıksız bırakan güzel prenses, Agamemnon’un kardeşi Arkadhia kralı Menelaos ile dünya evine girer. Kocası Menelaos’un bulunmadığı bir sırada araya giren Aşk ve Güzellik Tanrıçası Aphrodite’in yardımıyla Sparta’da bulunan Truva’nın son kralı Priamos’un yakışıklı oğlu Paris tarafından kaçırılır. 

Helena’nın kaçırılışı sonrasında eski rakiplerini yardımına çağıran kocası ve Arkadhia kralı Menelaos, Eskiçağ ozanları tarafından dile getirildiği üzere karısını kurtarmak için Akhaları savaşa sürükler ve neticede Truva Savaşı başlamış olur. M.Ö. VIII. yy.’da yaşayan Yunan epik şairi Homeros tarafından dile getirilenlerin dışında M.Ö. 480–420 yılları arasında yaşayan Yunanlı tarihçi ve tarihin babası sayılan Halikarnas (Bodrum)’lı Herodotos ile M.Ö. 480–406 yılları arasında yaşayan Yunanlı manzum trajedi yazarı Euripides’in de mutabık kaldıkları değişik yolculuk öykülerine giren Paris ile Helene Anadolu’dan Sidon (Fenike)’a oradan da Aşk ve Güzellik Tanrıçası Aphrodite’in adası olan Kıbrıs’a geçer burada yıllarca birlikte yaşarlar. Birlikte yıllarca yaşadığı Paris’in Truva Savaşı’nda ölmesi üzerine Paris’in kardeşi Delphobos’la evlenen Helene, kocası Delphobos’u Truva yağmalanması sırasında gözü dönmüş Yunanlılara teslim ederek kendisini affettirir. İlk kocası Menelaos ile birlikte Sparta’ya dönen ve Menelaos’un ölümünün ardından Menelaos’un çocukları tarafından ülkeden kovulan Helene, Rodos’a sığınır. Orada Herakles’in oğlu Tlepolemos’un karısı Argoslu Polykso tarafından öldürtülür. Baştanrı Zeus tarafından Tanrılar katına çıkartıldıktan sonra gökte yıldıza dönüştürülür. Bir başka söylenceye göre de Helene, kendisiyle evlendiği Akhilleus ile birlikte gözden uzak Karadeniz’in bir adasında, güzelliğinden ötürü başından geçen trajik olaylardan uzak sonsuz bir ongunluk yaşar.

“Troya ovasındaki savaşın en kızgın bir anıdır. Menelaos’la Paris teke tek savaşa girişecekler ve kazanan Helena’yı alıp götürecektir, böylece bu bitmez tükenmez savaş kendiliğinden sona erecektir. Başlarında Troya kralı Priamos olmak üzere ihtiyarlar Batı kapısının üstündeki kulede savaşı seyretmektedir. Birden Helene görünür”(İl. 1 1 1, 154 vd.):

Helene’nin görünce çıktığını kuleye şu kanatlı sözleri söylediler usulcacık: Troyalılarla Akhaların, böyle bir kadın İçin yıllardır acı çekmeleri hiç de ayıp değil. Yüzüne bakan ölümsüz tanrıçalara benzetir onu.

Ama gene de binse gemiye keşke gitse, gitse de, bizi, çocuklarımızı belâya sokmasa Priamos da tatlı tatlı konuşur, Helene ile. Şöyle seslenir: Buraya, yanıma gel kızım, otur şöyle, gör bak işte, eski kocan, hısım, akraban, dostların. Bence suçlu sen değilsin, tanrılar asıl, onlar yığdı başıma kan ağlatan savaşı.

Bundan daha uygarca, daha insanca bir görüş, bir davranış akla gelmez ve böylesini yaklaşık üç bin yıl önceki bir metinde bulmak şaşırtır insanı. Ne var ki bu uygarlık, bu insanlık yalnız Troyalılara vergidir, Akhalarsa sert, kaba, hodbin, Yunan deyimiyle barbardırlar. Helene bir Troyalı gelin olmuştur, odasında hanım hanımcık kumaş dokuyan, güzelim nakışlar yaparken yurdunu, eski kocasını, kızını düşünen ve özlem çeken bir kadındır. Kendi kendini suçlar. Priamos’un sözlerine şöyle karşılık verir (İl. III, 172 vd.):

Senden hem korkarım, hem saparım seni, sevgili kayınbabam, oğlunla buraya gelmeseydim keşke evimi barkımı, o nazlı büyüttüğüm kızımı, hısım akrabamı, can yoldaşlarımı bırakmasaydım, kara ölüme razı olsaydım keşke. Böyle olmadı ne yapalım ki, bak eriyip gidiyorum gözyaşı döke döke. Köpek gözlü der kendine. Priamos’a olduğu kadar Hektor’a da sevgisi ve saygısı büyüktür. Ona da aynı pişmanlıkla yakınır (İl. VI, 342 vd.). Helene tam bilinçli bir insandır. Paris’i eleştirir. Paris’i Menelaos’la teke tek savaştan kaçıran tanrıça Aphrodite’nin çağrısına uymak istemez, Paris’in yatağına dönmekten tiksinir ve tanrıçaya karşı gelecek kadar yiğit ve yüreklidir, meydan okur ona (İl. III, 399 vd.):

Gene mi sensin, tanrıça, neden hep baştan çıkarmak istersin beni? Söylesene, niyetin ne, beni daha uzaklara, Phrygia’ya, şirin Meionia’nın bakımlı bir iline götürmek mi?

Oralarda, ölümlülerden bir adamın mı var ki?.. Paris’in yanına kendin git yerleş hadi.

Çık, ayrıl tanrılar yolundan, bir daha ayak basma Olympos’a, ona bak, dert edin kendine onu, sonunda da karısı yapsın seni, ya kölesi.

Tanrıya böylesi hakaret başka hiçbir metinde görülmemiştir. Ancak Homeros’un romancıdan farksız derin psikolojik görüşüyle anlaşılabilir.

Odysseia’da Helene saygın bir kraliçe, iyi bir ev kadını ve sevgi dolu bir ana gibi görülür. Telemakhos babasını aramaya çıkıp Menelaos’un sarayına varınca, en sıcak, en candan konukseverliği Helene’den görür. Zeki kadın onu kendi çocuğuymuş gibi kucaklar, sever, okşar, babası Odysseus’la ilgili bir sürü anı sayar, olayların da, kendinin de eleştirmesini yapar (Od. IV, 261 vd.).

Üstün bir tavrı, Telemakhos’u anlayan, acılarını paylaşan insanca bir davranışı vardır, ona tekmil acılarını unutturacak bir ilaç verir, kendi eliyle işlediği bir yaşmak verir ve sonunda büyüler delikanlıyı, Telemakhos da Helene’ye bundan böyle bir tanrıça gibi tapacağını söyler (Od. XV, 104 vd.).

Homeros Helena üstüne söylenecek ne varsa hepsini söylemişti, Homeros’un çizdiği Helena portresine kimse bir şey ekleyememiştir. Nesnel düşünceyi, halkoyunu ve Helena’nın başkalarınca eleştirilmesini de İthaki çobanı Eumaios’un ağzından yapar (Od. XIV, 68):

HEPHAİSTOS

Yunan mitolojisine göre yeraltı ateşinin, ardından evlerin ve zanaatçıların ateşinin de odak noktasında yer alan Hephaistos, Yunan Ateş Tanrısı’dır. Demircilik sanatı ile maden işlemeciliğinin piri sayılan Hephaistos, Baştanrı Zeus ile Evlilik Tanrıçası Hera’nın ya da tek başına Hera’nın oğlu olarak gösterilir. Fiziksel olarak son derece çirkin ve topal olan tek tanrıdır. Ama acı yazgısı, onu gümüş ayaklı Hukuk ve Adalet Tanrıçası Thetis’i evinde ağırlayan parlak başörtülü güzel Kharis, ardından Baştanrı Zeus’un, adlarına, Kharites denilen üç güzel kızından biri olan Aglaia ve en sonunda kendisine sık sık ihanet eden Aşk ve Güzellik Tanrıçası Aphrodite gibi en güzel kadınları sevmeye itmişti. Dumanları, volkanlardan tüten yeraltı atölyelerinde belinden yukarı kısmı çıplak ve başında Atinalı işçiler tarafından başlarına takılan baret bulunan ve durmadan çalışan Hephaistos’un; gücün sembolü olan Herakles’in zırhının, Baştanrı Zeus’un asası ile kalkanının, İlyada Destanı’nın başkahramanı Akhilleus’un kalkanının vb. araçların yapımcısı olduğu söylenir.

Efsaneye göre Hera, kendi başına doğurmuştur, Hephaistos’u. Zeus’un Athena’yı kafasından çıkararak dünyaya getirmesine kızan Hera da Hephaistos’u yaratmış denilir. Hephaistos çirkin, iki ayağı da topal bir ölümsüzdür. Çirkinliğinin bir sebebi de, Zeus’un onu kaldırıp Olympos’tan aşağı atması ve yere çarptığında sakatlanması yüzünden de denilir. Hera, çirkinliğinden ötürü 9 yıl boyunca Okeanos ırmağının yanında saklar, onu(İl. XVIII, 394 vd.). Hephaistos’a metalleri işleme sanatını da periler öğretmişlerdi. Hephaistos, büyüyünce, kendisini istemeyen annesinden intikam almak için içine zincirler sakladığı bir taht yaparak ona gönderir. Hera, tahta oturur oturmaz zincirler onu sıkıştırırlar ve bir daha kurtulamayacak hale gelir. Olympos tanrıları Hephaistos’u çağırmak zorunda kalırlar Hera’yı kurtaramayınca. Dionysos’u gönderirler. Şarap tanrısı, Hephaistos’u bir eşeğe bindirip Olympos’a getirince tanrılar eşeğin üzerindeki haline katıla katıla gülerler. Bu yüzden Olympos tanrılarına hep kızan Hephaistos, iki kez kovulur Olympos’tan.

Hephaistos’un topal oluşunun nedeni hakkında iki efsane bulunmaktadır: Birinci efsane şöyledir: “Bir gün Zeus, Hera ile kavga etmeye başlar. Çekişirlerken Hephaistos, annesi Hera’yı destekler. Buna alınganlık gösteren Zeus da Hephaistos’u tuttuğu gibi Olympos’tan aşağıya doğru Lemnos Adası’na fırlatır. Hephaistos bu yüzden topal kalmıştır (İlyada I, 590).”

İkinci efsane şöyledir: “Hephaistos doğuştan topaldı. Hera, onun çirkin ve topal bir bebek olmasından hoşlanmayınca Olympos’tan aşağı atar. Akhilleus’un annesi ve bir Titan olan deniz perisi Thetis ile Eurynome, bebeği kurtarıp bakımını üstlenmişlerdir (İlyada XVIII, 394).”

Rivayet edildiğine göre Olympos tanrılarının evleri tunçtan yapılmaymış. Tanrıların bu tunçtan yapılma evleri, mutlu bir şekilde yaşayan insanları cezalandırmak amacıyla Zeus tarafından sipariş edilen ve Prometheus’un Epimetheus adındaki kardeşine eş olarak gönderilen yeryüzünün ilk kadını Pandora, Prometheus’u Kafkas dağlarında tutan zincirler, Eros’un okları, Helios’un arabası, Akhilleus‘un zırhı, kalkanı ve kılıçları, Girit adasındaki tunçtan yapılma bekçi Talos, Atina’daki Thesion tapınağı ve Baş tanrı Zeus’un yıldırımları Hephaistos tarafından yapılmıştır. Akhilleus’un annesi Thetis’in düğününde Kheiron tarafından Peleus’a verilen mızrağın ucunda bulunan ve hiç aşınmayan sivri mızrak ucu da Hephaistos tarafından yapılmıştır. Kendisine de altından iki cariye yapmıştır. Hareket eden, konuşabilen, kendisinin hizmetkârlığını yapan bu kızlara dayanarak yürürmüş Hephaistos. Böyle güzel şeyler yaratan sanatçı, çirkin ve sakat olmasına rağmen en güzel tanrıça olan Aphrodite ile evlenmiştir.

Hephaistos, Titanlılarla Olymposlular arasında yaşanan savaşta Olympos’un tüm tanrılarından kendisine yardım etmelerini isteyen baş tanrı Zeuz’tan yardımını esirgememiştir. Erimiş haldeki demirle, bir Titan olan Mimas’ı öldürür. Phlegra’daki Titanlarla savaş esnasında güç durumda kalan Hephaistos, göklerden gelip arabasına alan Helios tarafından kurtarılmıştır. Bir ara Zeus’u yenmeyi başaran Typhon’u, Zeus ne yapıp edip Etna yanardağına atmıştır. Zeus, Hephaistos’a dağın etrafında gözcülük yapmasını rica etmiştir. Bunun üzerine Hephaistos, örsünü ve diğer demir işleme aletlerini dağdaki bir mağaraya taşımış ve orayı kendine mesken tutmuş, bizzat Typhon’un ensesindeki en sıcak yerde işlerini görmüştür.

Hephaistos, Truva Savaşı’na da katılmıştır. Kendisine çok sadık olan Dares ismindeki rahibin iki oğlu vardı: Phegeus ve İdaios. Yunanlı kahraman Diomedes tarafından Phegeus’a fırlatılan bronz balta, Phegeus’un göğsündeki zırha gelir ve bu darbe onu atından düşürür. İki göğsünün ortasına gelen darbede Phegeus yaralanmaz bile. Kardeşi İdaios, onu korumak amacıyla mızrağıyla koşarak gelir ve Phegeus’un önünde, Diomedes’e karşı durur. Diomedes’in, karşısında İdaios’un hiç şansının bulunmamasından ötürü yardıma koşan Hephaistos oğulları Diomedes’ten kaçırarak saklar. Savaşın sonlarına doğru ırmak tanrısını kızdıran Akhilleus’u kovalayan Skamandros’un kolu, Hephaistos tarafından buharlaştırılarak yok edilmiştir.

 “Böyle dedi Hephaistos da şaşılacak bir ateş hazırladı.

İlkin ovada başladı yangın,

Yaktı kurbanlarını Akhilleus’un,

Yaktı ırmaktaki binlerce ölüyü, kurudu baştanbaşa bütün ova,

Durdu parlak suyun akışı.” (Odysseia XXI/342)

HERA

Yunan mitolojisine göre analığın ulvilğini ve hâkimiyetini sembolize eden Hera, Yunan Evlilik Tanrıçası’dır. Evli kadınlara özel bir ilgi gösterir. Okeanos ve Tethys adlı Titanlar tarafından büyütülmüştür. M.Ö. 1700–1400 yılları arasını kapsayan eski Mykenai ve M.Ö. 1400–1200 yılları arasını kapsayan Yeni Mykenai olmak üzere iki bölümden oluşan Mykenai Dönemi’nden itibaren tapınım gören Hera ile Aşerah adlı Sami Tanrıçası arasında özdeşlikler kurulmuştur. Baştanrı Zeus’un hem kız kardeşi, hem de karısı olan Hera, Kronos-Rhea ikilisinin kızıdır. Baştanrı Zeus ile olan birliktelikleri, sadakatsizliklere ve geçimsizliklere rağmen insanların evliliklerine örnek oluşturan Hera aynı zamanda Verimli Toprak’ın Bahar Bitkileri’nin ve Çiçekleri’n Tanrıçası ve Kadınların Koruyucusu’dur. Roma’da Romalıların Kadın ve Evlilik Tanrıçası İuno ile özdeş tutulan Hera; çoğu zaman kin güden, çekemeyen, kızan, saldıran bir tanrıça şeklinde tanıtılır. Nitekim bir jüride bulunan ve Hera-Athena-Aphrodite üçlüsünden Aphrodite’i birinci seçerek altın elmayı ona veren Paris’ten verdiği bu kararın intikamını almak amacıyla Truva Savaşı sırasında kente karşı savaşması onun bu karakterinin bir ifadesidir. Pek çok mitolojik söylence, Hera’nın, Zeus’un kendisine sadakatsizliğine karşı aldığı öçlerden, kıskançlığından söz eder. Klasik dönem öncesinde giyimli, başı örtülü, bazen ayakta bazen tahtta oturur şekilde betimlenen Hera’nın başında bulunan örtü daha sonraları kaldırılmıştır. Kutsal hayvanları inek ve tavus kuşudur.

Efsaneye göre bir bahar günü tapınağında dinlenen Zeus, hava almak amacıyla penceresinin önüne giderek dışarısını seyreder. Pencereden bahçeye baktığı zaman dünyalar güzeli bir genç kızın, çiçeklerin arasında şarkı söyleyerek dolaştığını görür. Çiçekler arasında salınıp dolaşan bu genç kızı gördüğü andan itibaren yüreğinde fırtınalar kopmaya başlayan Zeus, birden silkelenerek “Bu da kim acaba?” der, içinden. Bir müddet sonra baştan aşağı süzdüğü bu genç kızın, kız kardeşi Hera olduğunu anlar. Kendi kendine “benim bu kardeşim nasılda büyümüş serpilmiş, nasıl olurda onu hiç fark edemedim” diye söylenmeye devam eden Zeus’un çapkınlık damarı tutmuştur. Cin fikirli tanrı, Hera’nın yanına nasıl sokulacağını, onu nasıl elde edeceğinin planlarını yapmaya başlar.

Sonunda kuşları seven (özellikle tavus kuşu) kardeşi Hera’nın yanına yaralı bir kuş kılığına bürünerek giden Zeus, Hera’nın omzuna konar. Omzunda titreyen kuşu fark eden Hera, şefkatle bağrına bastığı kuşu okşamaya başlar. Bunu fırsat bilen Zeus, hemen oracıkta Hera’ya sahip olur.

Tanrıçaların içinde en cin fikirli olan Hera’yı günümüz Türkçesiyle “çetin ceviz” olarak nitelemek mümkündür. Çetin ceviz olarak nitelemenin nedeni, Zeus’u “Hierosgamos” olarak adlandırılan kutsal evliliğe ikna etmesidir.

Hera, Zeus’un tali derecedeki tanrıçalara ve ölümlü kadınlara ilgi duymasını bir türlü içine sindiremez ve onları sürekli tehdit altında tutar. Leto, çocuklarını doğurabilmek için Delos Adası’na sığınır. Hera, onlara yılan Python’u gönderir ve bin bir türlü işkenceye maruz bırakır. Ama Leto’nun oğlu Apollon büyüdüğünde sihirli oku ile ejderhayı öldürür ve Olimpos tanrıları içinde güzel sanatlar ve gün ışığının tanrısı olarak saygınlık kazanır. Olymposluları altın liriyle eğlendiren, çok uzaklara ok atabilen, hastaları iyileştiren, iyileştirme sanatını hastalara ilk öğreten gümüş yayın efendisi okçu tanrı olarak Yunan şiirlerine geçmiştir. Kardeşi Artemis ise av tanrıçası oldu.

HERAKLES

Mitolojiye göre gücün simgesi olarak kabul gören Herakles, ün yapmış bir Yunanlı kahramandır. Romalılar tarafından Eski Roma’da tapınım gören yarı-tanrı Hercules ile özdeş tutulan Herakles’e dair söylenceler, oldukça girift ve çoğu zaman da birbiriyle aykırılık içerir. Klasik çevrimlerde Doğu masal kahramanlarını aratmayacak nitelikte bir kahraman olan Perseus’un torunu olan ve aldatılmış koca tipini sembolize eden Amphitryon’un güzel karısı Alkmene ile Baştanrı Zeus’un birlikteliklerinden doğan Herakles, daha beşikte küçücük bir bebek iken Baştanrı Zeus’un kıskanç karısı ve aynı zamanda Evlilik Tanrıçası olan Hera tarafından kedisini zehirleyip öldürmesi amacıyla gönderilen iki yılanı elleriyle boğar.

Altına imza attığı birçok başarının ardından yerleştiği Thebai’de Thebai hükümdarı Kreon’un kızı ve aynı zamanda Öç Tanrıçalarından bir olan Megara ile evlenir. Ancak daha sonra geçirdiği bir cinnet neticesinde karısı Megara ile çocuklarını öldürür. Bunun üzerine suçlu bulunup cezalandırılınca verilen cezayı çekmek için Delphoi’de bulunan Güneş, Tıp ve Güzel Sanatlar Tanrısı olan Apollon’un kehanetlerinin aracısı olan Pythia adındaki rahibe tarafından Argolis’te bir Yunan sitesi olan Tiryns’e, Kral Eurystheus’a gönderilir. Herakles’in görünürdeki babası Amphitryon’un yeğeni ve Herakles ile amcazade olan Eurystheus; ona, on iki yıl devam edecek olan başarılması güç on iki görev verir. Bu görevlerin başarılması halinde tanrılar katına erişecek olan Thebai kralının kızı Megara ile evliliğinin öncesinde Tanrı Erekhtheus’un oğlu olan Thespios’un kızlarıyla evliliğinden elli oğlu bulunan Herakles’e Eurystheus tarafından verilen başarılması güç olan on iki görev şöyledir:

İlk Görev: Nemea Aslanını Öldürmek

Nemea Aslanı; Argolis Bölgesi’nde Nema adındaki vadide yaşayan ve çevreye dehşet saçan bir aslanın adıdır. Bu aslan Herakles tarafından öldürülmüştür. Nemea Aslanı’nın Typhon ve Ekhidna’nın çiftleşmesinden bir araya geldiği söylense de, bazı tarihçilere göre Zeus ve Selene’in çiftleşmesinden doğma, Ay’dan düşen bir varlık olduğu da zaman zaman belirtilmektedir.

Nemea Aslanını öldürüp postunu yüzmek, Herkül’e, kuzeni Eurystheus tarafından verilen 12 görev içerisinde ilk sırada yer alır. Adı geçen aslan o sıralarda Nemea bölgesine dehşet saçmaktadır. Bu hayvanı o zamana has bir av silahıyla öldürmek mümkün değildi. Aslanla ilk kez karşılaşan Herakles, önce bir odunla, daha sonra ok ve yayla ve son olarak da bronz bir kılıçla hayvanı öldürmeye çalışır. Ancak bunda başarılı olamamıştır. Sonra saatler süren bir güreşin neticesinde aslanı, kolları ile boğarak öldürmeyi başarmıştır.

Herakles, aslanı öldürdükten sonra uzun uğraşılara rağmen postunu bir türlü yüzemez. Tam bu sırada imdadına yetişen Athena, aslanın kendi pençelerini kullanarak postu yüzebileceğini söyler. Bu küçük tanrısal yardımla görevini başarıyla tamamlayan Herakles, Nemea Aslanı’nın her türlü kesici silaha karşı olan postundan yaptığı zırha bürünerek öteki görevlerini gerçekleştirme sırasında kullanmıştır.

II. Görev: Lerne Ejderini Öldürmek

Argolis’te yer alan Lerne bataklığında Hydra adında üç başlı bir canavar yaşarmış. Nefesi bile insanı öldürecek kadar zehirli olan bu canavarın öldürülmesi, Herakles’in on iki görevi arasında ikinci sırada yer almaktadır. Typhon ile Ekhidna’dan doğma Hydra’nın Lerne Gölü’nde bulunan yuvası, Yeraltı Dünyası ile yaşanan dünya arasındaki kapının tam ağzında yer almaktadır. Bu kapının bekçiliğini Hydra üstlenmiştir. Kesilen her bir başın yerine iki başın çıkması, Hydra’nın öldürülmesinin çok zor olmasının nedenlerinden biri ve en önemlisidir. Herakles bu canavarla karşılaşmadan evvel Hydra’nın bataklığın içindeki zehirli gaz ve dumanlarla kaplı yuvasının girişinde, ağzını ve yüzünü bir örtüyle kapatarak kendini korumaya çalışmıştır. Canavarla karşılaşıp savaşmaya başlayan Herakles, kestiği kafaların yerine devamlı yenilerinin çıktığını görünce umutsuzluğa kapılmış.  Ancak yardımına İolaus adındaki yeğeni yetişir.  

Efsaneye göre yeğeni İolaus, Athena’dan kesilen başlarının yeniden çıkmasını engellemek için boyunlarının meşale ile yakılması gerektiğini öğrenir. Bunun üzerine hemen tutuşturduğu meşaleyi Herakles’e uzatır. Bu meşale sayesinde kestiği başların yerini dağlayarak canavarı öldürmeyi başaran Herakles, Hydra’nın kesik başlarından birini bir kesede saklar. Onun zehirli kanını daha sonraki görevlerinde kullandığı okların uçlarına sürer. Böylece bu okların açtığı yaraların kapanmaz hale gelmesini sağlamıştır.

III. Görev: Keryneia Geyiğini Yakalamak

Kyreneia Geyiği ya da Kyrenitis adlı büyük geyik, Avcılık Tanrıçası Artemis’in kutsal hayvanıdır. Altından boynuzları ve bronzdan toynakları bulunmaktadır. Yaydan çıkmış bir oktan daha hızlı koştuğu rivayet edilir. 

Herakles’in ilk iki görevi başarıyla yerine getirmesine sinirlenen Eurystheus, bu kez çok daha zorlu bir görev olan Kyreneia Geyiğini canlı olarak yakalama görevini verir.

Bir sene boyunca Yunanistan ve Trakya’da geyiği izleyen Herakles, yorulan geyiği bir pınarın başında dinlenirken yakalar. Kaçacak gücü kalmayan geyik, Herakles’e boyun eğmek zorunda kalır.

Eurystheus bu görevde, Herakles’in geyiği yakalaması durumunda Artemis’in gazabından kurtulamayacağını planlamıştır. Ancak bu plan suya düşmüş. Çünkü Herakles, dönüş yolunda karşılaştığı Artemis ve Apollon’a durumu anlatır. Onlardan merhamet dileyip geyiği geri getireceğine dair söz verince onlar tarafından affedilir.

Yakaladığı geyiği Eurystheus’a götüren Herakles, geyiği Eurystheus’a teslim etmek üzereyken ipini erken salıverir.  Hemen kaçarak oradan uzaklaşan geyik, Artemis’e geri döner. Eurystheus’un yeterince hızlı hareket etmediği için geyiğin kaçtığını söyleyen Herakles, hem görevini başarıyla tamamlamış hem de Artemis’e verdiği sözünü yerine getirmiştir.

IV. Görev: Yaban Domuzunu Yakalamak

Erymanthian Dağı’nda ve çevre köylerde yaşayan insanlar arasında dehşet saçarak birçok köye ve tarlaya zarar veren Yaban Domuzu, Herakles’in en büyük düşmanı olan Hera’nın hizmetinde bir bulunan bir canavardır.

Herakles’in yerine getirmesi gereken on iki görevin birçoğunda olduğu üzere bu görevinde de asıl amaç, dünya üzerinde Hera’ya hizmet ederek, onun hâkimiyetini burada güçlü kılan etmenleri ortadan kaldırarak babası Zeus’un hâkimiyetini güçlendirmektir.

Herakles, Erymanthian Dağı yolu üzerinde ikamet eden eski dostu Kentauros (at adam) Pholus’u mağarasında ziyaret eder. Sonra sofra kurulur. Yemekte çiğ et vardır. Herakles, bunun yanında şarabın içilmesi gerektiğini söyler. Ancak kadim dostu buna yanaşmaz. Sonuçta Herakles, çiğ yenen et yemeği sırasında Pholus’u, Tanrı Dionysos tarafından kendisine armağan edilen özel şarabı açmaya ikna eder. Şarabın sulandırılarak içilmesi gerektiğini bilmeyen Pholus, açtığı şarabı olduğu gibi Herakles’e ikram eder. Ancak şarabın keskin kokusu, çevrede bulunan Kentaurosların tamamını mağaranın etrafına toplar ve ünlü bilgin Kheiron’un da aralarında bulunduğu tüm Kentauroslar bu yemeğe iştirak ederler. Herakles oraya gidişinin nedenini açıklayınca ünlü bilgin Kheiron Herakles’e, Yaban Domuzunu, kışın ortasında karın kalın bir tabaka oluşturduğu alana sürükleyerek yakalayabileceğini söyler.

Sulandırılmadan içilen şarabın etkisiyle sarhoş olup kontrolden çıkan Kentauroslar, birbirileriyle kavga etmeye başlarlar. Bu kavgadan kendini ve dostu Pholus’u korumak isteyen Herakles, Hydra kanını ihtiva eden zehirli oklarını kullanmaya mecbur kalır. Kheiron hariç Kentaurosların büyük çoğunluğu bu zehirli oklar sonrasında yaşamını yitirir. Ancak Kheiron ölümsüz olduğu için ölmez. Ama zehrin verdiği dayanılmaz acı neticesinde ölümsüzlüğünden vazgeçen Kheiron, Kafkas Dağlarında işkenceye mahkûm edilen Prometheus ile yer değişmeye razı olur.

Bu sırada dışarıda yaşamlarını yitiren Kentaurosların yanına çıkan Pholus, bu kadar etkili bir savunma sağlayan oklardan birini incelerken oku, elinden düşürür. Düşen zehirli ok, Pholus’un ayağına saplanır ve hemen oracıkta can verir. Bu olayın ardından Kheiron’un tavsiyesine uyan Herakles, Yaban Domuzunu, kış ortasında karın kalın bir tabaka oluşturduğu alana sürükleyerek orada yakalayıp Eurystheus’e götürür. Yaban Domuzunu gördüğü zaman, korkup kaçan Eurystheus, domuzu kafes içine kapattırır.

V. Görev: Augias’ın Ahırlarını Temizlemek

Adının anlamı Eski Yunancada “parlak” olan Augeas, Kral Ellis’in oğludur. Ülkesindeki en büyük ahırlara sahip olan Augeas, Herakles’in oraya geldiği ana değin hiçbir zaman ahırlarını temizletmemiştir.

Herakles’e beşinci görev olarak verilen Augeas’ın ahırlarının bir gün içinde temizlenmesi görevi, öncekilere oranla daha farklı bir amaç taşımaktadır. Bundan önceki görevlerin tamamında Herakles, görevlerini yerine getirdiği takdirde halk arasında önemli bir üne kavuşacaktır. Bütün bunlar, Herakles’i daha güçlü kılıyordu. Ancak bu kez verilen görev, onu ahır temizlemek gibi aşağılayıcı bir göreve yönlendirip halk arasındaki imajını zedelemek amacıyla verilmiştir.

Ancak Herakles, bunca zamandan beri biriken hayvan pisliklerini, Alpheus ve Peneus ırmaklarının yataklarını değiştirmek suretiyle el vurmadan bir gün içerisinde temizlemeyi başarır. Bu işi yapmadan önce Augeas’tan, eğer işi başarırsa, toplam hayvanların 10’da birini alacağı şeklinde söz alan Herakles, sözünü tutmayan Augeas’ı kavga sırasında öldürür. Sonra da kendisine bu uğraş sırasında destek verdiği için sürgüne gönderilen oğlu Phyleus’un tahta çıkmasını sağlamıştır.

Bu görev sonunda Eurystheus, söz konusu temizleme işinin, nehirlerin azgın suları tarafından gerçekleştirildiğini öne sürerek, Herakles’in başarılı olamadığını açıklamış ve gerçekleştirilen görevler arasında sayılmamasını sağlamıştır

VI. Görev: Stymphalos Gölü’nün Kuşlarını Vurmak

Stymphalian Kuşları, Savaş Tanrısı Ares’in evcil hayvanlarıdır. Bunlar insan etiyle beslenen efsanevi canavarlardır. Bu görevin verilmesindeki amaç, bu kuşları, çevreye büyük zararlar verdikleri Stymphalia Gölü bölgesinden kovmaktır.

Keskin metalden yapılma tüyleri bulunan bu hayvanlar, pirinçten yapılma pençeleriyle insanlara saldırıp onları avlıyor ve çevrede bulunan tarla ve meyve bahçelerine zarar veriyorlardı.

Sık ormanlarla kaplı Stymphalia Gölü bölgesinde yaşayan bu kuşları, okla avlamak son derece zor olduğu için Herakles’in, kuşları sık ağaçların arasında görmesi olanaksızdı. Yardımına koşan Athena ve Hephaistos tarafından kendisine sunulan çıngırakları kullanan Herakles, bu çıngırakların çıkardığı seslerle rahatsız olan kuşların bulundukları ağaçlardan kaçmasını sağlamış. Sonra da ağaçlardan uzaklaşmaya çalışan kuşların büyük bölümünü zehirli oklarıyla öldürmüş. Bu zehirli oklardan kaçıp kurtulan kuşlar da bir daha geri dönmemek üzere oradan uzaklaşarak başka diyarlara kaçmışlar.

VII Görev: Minotauros Adlı Boğasını Yakalamak

Girit Boğasıya da Minotauros olarak adlandırılan bu yaratığın adı, Yunan mitolojisinde iki ayrı efsanede geçer. Birincisinde Avrupa’yı Girit Adası’na getiren boğa olarak betimlenir. İkincisinde Herakles’in on iki görevi arasında bulunan ve Girit Adası’nda halka zarar veren bir canavar olarak betimlenir.

Herakles, Girit Adası kralı Minos’tan aldığı izinle hayvanı önce yorar, sonra kollarıyla kavrayarak yakalar. Ardından Atina’ya, Eurystheus’a ulaştırmayı başarır. Eurystheus, hayvanı, Hera için kurban etmek ister. Ancak bunun Herakles’e daha çok şan ve şöhret kazandıracağını düşünen Hera, bu öneriyi ret ederek hayvanın salıverilmesini emreder.

VIII. Görev: Diomedes’i Öldürmek

Yunan mitolojisinde, Diomedes’in kısrakları olarak adlandırılan bu dört at, kontrol edilmesi olanaklı olmayan, son derece vahşi ve görünüşleri muhteşem olan atlardır. İnsan etiyle beslenirlermiş. Herakles’in, Savaş Tanrısı Ares ile Kyrene’nin oğlu ve aynı zamanda Trakya Kralı olan Diomedes’in sahibi olduğu bu atları, tek başına yakalaması olanaksızdır.

Kendisine âşık olan erkek sevgililerinden Abderus’un ve daha başka birkaç arkadaşının yardımıyla bu atları yakalayan Herakles, yolda Diomedes’in saldırısına maruz kalır. Diomedes ile savaşırken, atların kontrolünü Abderus’a bırakan Herakles, Diomedes’i alt eder. Ancak bu sırada kontrolden çıkan atlar, Abderus’u yiyerek paramparça ederler.

Abderus’un ölümünden son derece üzüntü duyan Herakles, öldürdüğü Diomedes’i, kendi atlarına yem eder. Sonra da ölen Abderus’un mezarının yanında, Eski Yunan’ın en önemli kentlerinden biri olan Abdera’yı kurar.

Sahipleri Diomedes’i yiyerek karınlarını doyuran atlar, sakinleşmeye başlarlar. Onların sakinleşmesinden yararlanarak atları ele geçiren Herakles, hayvanları Atina’ya ulaştırarak görevini tamamlar. Eurystheus, hayvanların Zeus’a kurban edilmek üzere Olympos’a göndermek ister. Ancak bunu kabule yanaşmayan Zeus, bu hayvanların öldürülmesi için kurtlar ve aslanlar gönderir.

Büyük İskender’in atı olan Bucephalus’un bu atların soyundan geldiğine inanılmaktadır.

IX. Görev: Hippolyte’nin Kemerini Ele Geçirmek

Hippolyte, Yunan mitolojisine göre babası Ares tarafından kendisine verilen sihirli korseyi giyen Amazon kraliçesidir.

Herakles’e verilen on iki görev arasında dokuzuncu sırada olan bu görev, Hippolyta’dan bu sihirli korsenin alınmasıdır. Bu görev, Eurystheus’un kızı Admete’nin isteği üzerine verilmiştir. Herakles, durumu Hippolyte’ye anlatır. Durumu öğrenen Hippolyte, sihirli korseyi kendi isteğiyle Herakles’e verir. Tam da bu sırada Amazon Kadınları arasında bir yalan haber yayan Hera, Herakles’in esasen kraliçeyi kaçırmak için geldiğini öne sürmüştür.

Bunun üzerine Amazon kadınları Herakles’e saldırmışlar. Hippolyte’nin kendisine ihanet ettiğini düşünen Herakles, onu öldürmüştür.

X. Görev: Geryon’u öldürmek

Herakles’e verilen görevlerin onuncusu Geryoneus’un Erytheia’daki kırmızı sığırlarını Atina’ya getirmektir. Bu zorlu görev öncesinde kavurucu sıcakların yaşandığı Libya Çölü’nü geçmek zorunda olan Herakles, çöldeki aşırı sıcaktan bunalır ve sinirleri bozulur. Sıkıntısından Güneş’e (Helios) ok atmaya başlar. Helios, onun bu cesaretine duyduğu takdirden ötürü ona altından yapılma bir kayık armağan eder. Helios tarafından kendisine armağan edilen altından yapılma kayıkla Akdeniz’de yol almaya başlayan Herakles, neticede Erytheia Adası’na ulaşır.

Herakles adaya ulaşır ulaşmaz karşısına çıkan Orthrus adlı çoban köpeğini, zeytin ağacından yapılma sopası ile öldürür. Ardından karşısına çıkan çoban Eurytion’u da aynı şekilde devre dışı bırakan Herakles’in karşısına bu kez de Geryoneus çıkar. Zehirli oklarından biriyle Geryoneus’u alnından vurarak öldüren Herakles, bu korkunç Titan’ın acılar içinde bağırıp kıvrana kıvrana ölümüne tanıklık eder.

Bundan sonra, Eurystheus’a götürmek üzere, sığırlarla birlikte yola çıkan Herakles, İtalya’daki Aventine Tepesi yakınlarında yorgunluğunu gidermek için dinlenmek ister. Dinlenmeye çekildikten bir süre sonra uyur. O, uykuda iken sürünün bir kısmı Cacus tarafından çalınır. Sürünün geri kalanı ile yoluna devam eden Herakles, yolda bir mağara girişine geldiğinde, mağaranın içerisinden dışarıdaki hayvanlara gelen çağrıları duyar. Bunun üzerine mağaraya giren Herakles, Cacus’u mağaranın içerisinde öldürerek, çalınan hayvanları tekrar sürüye katar.

Atina’ya gerçekleştirdiği yolculuk sırasında Hera tarafından gönderilen dev boyuttaki bir at sineğinin korkusundan kaçıp dağılan hayvanları toplamak için bir yıllık bir zaman harcar. Bu beladan kurtulan Herakles,  yine Hera tarafından suları yükseltilmiş yol üzerindeki bir nehri aşmak için nehrin bir kısmını taşlarla doldurarak sığ bir alan oluşturduktan sonra sığırları buradan geçirerek yoluna devam eder.

Uzun uğraşlar sonunda sürüyü Atina’ya ulaştırmayı başaran Herakles, sığırları Eurystheus’a teslim eder. Eurystheus, Herakles tarafından getirilen hayvanların tamamını Hera’ya adak olarak kurban eder.

XI. Görev: Hesperislerin Bahçesi’ndeki Altın Elmaları Toplamak

Herakles, bundan önceki tüm görevlerde ya tanrısal güçlerden ya da çevresindekilerden yardım almıştır. Bu yardımlardan ötürü Eurystheus, bu görevlerin hiçbirini geçerli saymamış. Ancak bu on görevinde yerine geçebilecek yeni iki görevi Herakles’e vermiştir. Bunlardan ilki Hesperidlerin bahçesinde bulunan altın elmalardan getirme görevi idi.

Bu bahçenin yerini bilmeyen Herakles’in ilk işi, şekil değiştirme konusunda usta olan deniz tanrılarından Nereus’u yakalayarak bahçenin yerini öğrenmek olmuş. Bahçe yolunun üzerinde yenilmez savaşçı Antaios ile karşılaşan Herakles, Antaios’un yoluna gelen herkes ile güreşmesi geleneği neticesinde, onunla güreşe tutuşmuştur. Annesi Gaia’ya yani toprağa ayağı değdiği takdirde hiçbir zaman yenilgiye uğratılamayan Antaios’u; bir ağaç dalına asarak öldürmeyi başarmıştır.

Hesperidlerin bahçesine geldiğinde, cennetleri sırtında taşıyan ve Hesperidlerin babası sayılan Atlas ile karşılaşan Herakles Atlas’ı, elmaları bahçeden çalmak konusunda ikna eder. Kendi ağır yükünü Herakles’e devretme karşılığında elmaları çalan Atlas, geri döndüğünde, bu yükü tekrar sırtlamak konusunda çok istekli değildir. Tam bu sırada Herakles, taşıdığı gök kubbenin sırtına tam olarak yerleşmediğini ve biraz kaydığını gerekçe göstererek Atlas’tan yardım ister. Bu yalana inanan Atlas, gök kubbeyi kısa bir süreliğine sırtına almaya razı olur. Bunu fırsat bilen Herakles, gök kubbeyi tekrar Atlas’a iade eder etmez eline geçirdiği altın elmalarla oradan uzaklaşır. Daha sonrada elmaları Atina’ya götürmek üzere yola koyulur.

XII. Görev: Kerberos’un Zincirlerini Çözmek

Herakles’in on ikinci ve son görevi, Hades’in krallığını yaptığı ölüler diyarının Kerberos adındaki bekçi köpeğini Atina’ya getirmektir. Görevi aldıktan sonra, Ölüler Diyarı’na geçmek için Eleusis’ten yardım ve bilgi alan Herakles, Tanareum bölgesinde ölüler diyarına geçiş yapabileceği girişi bulur. Athena ve Hermes’in yardımıyla girişi kolayca geçen ve Kharion’u da yine Hermes’in yardımıyla geride bırakan Herakles, Kerberos’u ararken, Ölüler diyarında Hades tarafından zincirlenen Theseus’u sihirli kelepçelerinden güç de olsa kurtarır.

Hades ve Persephone’nin karşısına çıkıp durumunu anlatan Herakles, onlardan Kerberos’u geri getirmek üzere izin alır. Kerberos’un karşısına çıkıp, güreşte onu yenmeyi başaran Herakles, Kerberos’u yeraltı dünyasından çıkararak Atina’ya; Eurystheus’un karşısına çıkarır. Korkudan nereye saklanacağını bilemeyen Eurystheus, yakınında bulunan büyük bir amfora’nın içerisine saklanır. Herakles, Kerberos’u yeryüzüne çıkardıktan sonra, çevreye saçılan zehirli salyasından dünya üzerindeki ilk zehirli bitkiler oluşmuş ve buradan yayılarak öteki ülke ve topraklarda da yetişmeye başlamıştır.

Kral ve aynı zamanda amcazadesi olan Eurystheus tarafından kendisine verilen başarılması güç olan bu on iki görevi başarıyla yerine getiren Herakles; tam ateşler içinde diri diri yanarak ölürken ölümsüzlüğü elde eder. Ama onca trajik olayları yaşadıktan sonra.

Doğu edebiyatının etkisi altında kaldığı zannedilen bu “On İki İş Söylencesi”nin menşeinin M.Ö. 1700- M.Ö. 1200 arasını kapsayan Mykenai Dönemi’ne değin uzandığını söylemek mümkündür. Eline aldığı gürzüyle dünya turuna çıkan; zorbaların, şakilerin ve canavarların kökünü kazıyan Herakles; Alkyoneus adındaki devi, Akheloos adındaki Irmak-tanrıyı; Phoioe’nin yarı-insan, yarı-at görünümlü yaratıklar olan Kentauroslorını ve Mısır’ın Busiris adlı kralını yener; ikinci Tanrı Grubu’ndan olan Titanlardan yana tavır aldığı gerekçesiyle Baştanrı Zeus tarafından gökyüzünü sırtında taşımakla cezalandırılan Atlas’a yardımcı olmak amacıyla gökyüzünü omuzlarına alır; bir kâhinin emriyle bir deniz canavarına kurban edilmek üzere bir kayanın üzerine bırakılan Hesione’yi kurban edilmekten kurtarır, altın postu ele geçirmek amacıyla Kolkhis’e düzenlenen Argonautlar Seferi’ne katılan elli kişilik grubun içinde yer alır; gezginleri öldüren ve toprağa her dokunuşta güç kazandığı için öldürülmesi güç olan Antaios adlı devi havada yakalayarak öldürür; karısı Deianeire’ya, salcılık yaptığı Euenos Nehri’nden karşıya geçirirken sarkıntılık yapmaya yeltenen Kentauros Nesssos’u öldürür; Kalpe Dağı ile Abile Dağı’nı Herkül Sütunları denilen yerden birbirinden ayırır; Olympos Tanrılarından çaldığı ateşi insanlara götürdüğü gerekçesiyle Baştanrı Zeus tarafından Kafkasya’da bulunan bir kayanın üzerinde zincire vurulan ve ölümü, ölümsüzlüğe dönüşen Prometheus’u özgürlüğüne kavuşturur; tanrılarla bile savaştan çekinmez vb.

Başından birçok aşk serüveni geçen Herakles, bu yenilmez gücünü kadınlara karşı kullanmaz olur, Çoban ve Hırsızlık Tanrısı Hermes tarafından kendisine köle olarak satılan ve kendisine karşı olan tutkusuyla ün yapmış Lydia Kraliçesi Omphale’ye kendisini köle yapar. Neticede kendisini; ok atmakla usta olarak övünen ve kendisini yenene kızını vereceğini vaat ettiği halde kendisini yenmesine rağmen kızını vermeyince Herakles tarafından öldürülen Oikhalia Kralı Eurytos’un kızı İole uğruna terk ettiği Deianeira ile evlenir. Deianeira bunun üzerine çapkın kocasına, yine kocası tarafından öldürülen Kentauros Nessos’un zehir içeren kanlı gömleğini gönderir. Zehirli gömleği giyer giymez acılar içinde yanmaya başlayan Herakles, acılarına bir an önce son vermek için Oiti Dağı’nda kendisini yakarak yaşamına son verir. Ölümünün ardından Olympos’a tanrılar katına kabul edilir ve Olympos tanrılarına nektar sunan Hebe ile evlenerek ölümsüzlüğü elde eder.

HERMES

Yunan mitolojisine göre Yunan öncesi dönemden beri tanınan, başlangıçta Çoban Tanrısı veya Koç Tanrısı olan Hermes, M. Ö. VIII. yy.’da yaşayan Yunan epik şairi Homeros döneminde radikal bir değişikliğe tabi tutulur. Geleneksel mitlere göre Arkadhia doğumlu olan Hermes, Baştanrı Zeus ile Arkadhialı bir nymphe (su perisi) olan Maia’nın oğludur. Mahir olduğu kadar da kurnaz olan Hermes; Güneş, Tıp ve Güzel Sanatlar Tanrısı Apollon’a ait öküz sürüsünü çalar. Truva Savaşı’na birkaç kez müdahalede bulunan Hermes aynı zamanda kaplumbağa kabuğundan ilk liri yapan kişi olarak da bilinir. Yolları ve yolların üzerinde yürüyen seyyahları, ulakları ve satıcıları gözetir ve bu nedenle ticaret, kent aktivitelerini, gerek olduğu zaman da hırsızları himaye ederdi. Roma ve Delos’ta bulunan tüccar derneklerini de korumasında bulundurulan Hermes, aynı zamanda bir Psykhopompos’tu yani ruhların ölümden sonraki yöneteniydi. Son olarak da Jimnastik Tanrısı Hermes, Sparta, Atina ve bilhassa Olympia palaestralarında tapınım görürdü. Tanrıların en hızlısıdır. Kanatlı sandaletleri ve şapkası vardır; bir de büyülü değnek taşır. Hırsızların ve ticaretin tanrısıdır. Yeraltı dünyasına ölüleri o götürür. Lirin, kavalın, notaların, astronominin ve ölçülerin, onun tarafından bulunduğu rivayet edilmektedir.

Pekçok fonksiyonu açısından okültizm(gizlicilik) sahasına giren Hermes, bilimlerin tamamının ve bilhassa yazının ve büyünün yaratanı, tanrıların ulağıdır. Gizemli dinlere giriş törenleri esnasında ve ölüm sonrasında ruhların yöneteni ve kılavuzudur. M. Ö. 323- M. Ö. 30 yılları arasını kapsayan Helenistik Dönem’de Yunanlılarca Mısır’ın Ay Tanrısı Thot ile birleştirilen Hermes, evemerosçuluğun tesiriyle M. S. II. ve III. yy.’larda bir Mısır kralı şeklinde görülüyor oldu ve “Üç kere çok büyük” anlamına gelen “Trismegistos” şeklinde vasıflandırılmaya başlandı. O dönemin sonrasında “Hermescilik” ve “Corpus Hermeticum” adlı ideolojik bir antolojiyi de ihtiva eden bir seri tekst “Hermes Trismegistos”a atfedilir olmaya başlandı. 

Sonunda Hermes bir yanlış anlaşılma neticesinde Batı okültizminin babası ve sembolü durumuna geldi. Ortaçağ Hristiyanlığı tarafından bir nebi olarak görülen Hermes, Rönesans devrinde de M. Ö. 628- M. Ö. 551 tarihleri arasında yaşayan ve Zerdüştçülük’ün kurucusu olan Zerdüşt; M. Ö. 427- M. Ö. 347 yılları arasında yaşayan Yunanlı filozof Platon (Eflatun) ve M. Ö. VIII. yy’da yaşayan kanun koyucu, İsrail’in kurtarıcısı, Peygamber Musa ile birlikte teoloji mümessillerinden biri olarak görülmeye başlandı.

HESTİA

Yunan mitolojisine göre Kronos ve Rhea’nın en büyük çocuğudur. İktidardan indirilmeye engel olmak için nedensiz bir şekilde çocuklarını yiyen babası Kronos’un ilk kurbanıdır, Hestia.  Kardeşlerinin en büyüğü olmasına rağmen babasının kustuğu en son çocuk olması nedeniyle aynı zamanda kardeşlerin en küçüğü de sayılır.

Evlerin düzeninden sorumludur. Kendisi bâkire olmasına rağmen evli kadınların ve yeni doğmuş çocukların koruyucusudur. Yeni bir çocuk doğduğunda aileye kabul edilmeden önce onu kutsayandır, Hestia. Onuruna her zaman yakılı bir şekilde tutulan, hiç söndürülmeyen ocak bulunurdu. Bu ocak kamusal yaşamın üssü durumundaydı. Her kentin, Hestia’ya kutsanmış ve herkese açık bir mabedi mevcuttu. Burada devamlı ateş yakılır ve asla söndürülmezdi.

Hestia, tanrısal varlıkların en nazik, en ince ve en uysalıdır. Olympos Dağı’nda bulunan Tanrılar Sarayı’nı sarsan kavgalara karışmaktan imtina eder. Zeus, yumuşak mizacına saygı duyduğu Hesta’yı aile yaşamının ve sönmesine izin verilmeyen ocak ateşinin koruyucusu olarak görevlendirir.

Hestia bir ara hem Apollon’un, hem de Poseidon’un kurlarına maruz kalır; ama ikisiyle de evlenmeyi reddeder, bir bâkire olarak kalmaya ant içer. Zeus, bu isteğini kabul edince Hestia, Yunan mitolojisinin üç bâkire tanrıçasından biri olur. Bu üç bâkire tanrıçadan Artemis, erkeklerle birlikte ok atmayı ve ava çıkmayı; Athena savaşla ve zanaatkârlıkla uğraşmayı; Hestia ise evlerin ve kamusal yerlerin ocak ateşlerini korumayı amaç edinir.

Hestia, ocak ve ocak ateşi tanrıçası olduğu için aile yaşamında çok önemli yer tutan uyumun, konukseverliğin, yemek ve ekmek pişirmenin koruyucusu olarak kabul görürdü. Ocak ateşinde yemek pişirmenin yanı sıra ocak üstüne konan tencerenin kutsallığı da onun varlığıyla ilişkiliydi. Her tapınağın ortasında onun ocak ateşi bulunduğu için bir adağın ilk sunularını alan Hestia, adına tören yapılan tanrılardan bile önce gelirdi

Roma’da Vesta adıyla anılan bu tanrıçanın kültü, Yunanistan’da bulunan kültüne oranla muhtemelen daha öne çıkar. Roma’nın koruyucu tanrıçası konumuna gelir ve tapınağındaki sönmeyen alevler, Roma dünyasında bolluk ve bereketin simgesi haline dönüşür. Seçkin insanların evlenmemiş kızları, Vesta Bâkireleri adıyla bâkire tanrıçanın hizmetçiliğini yapar ve alevlere göz kulak olurlardı. Bir Vesta bâkiresinin ırzına geçmek Roma’da dine karşı işlenmiş en ağır suçlardan biri olarak kabul edilirdi. 

Bir Roma efsanesine göre bahçelerin ve erkek üreme gücünün arsız tanrısı olan Priapus, Vesta’ya karşı şehvetli bir istek hisseder. Priapus, Tanrıların bir şöleni sırasında herkes uykuya daldıktan sonra gizlice yatağına yaklaşıp Vesta‘nın üstüne çökmeye çalışır. Vesta’nın uykuda olmasından yararlanan Priapus, emeline ulaşacak bir ortamı bulur. Tam arzusunu gerçekleştirip Vesta’ya sahip olmak üzereyken, yakınlarında bulunan bir eşek yüksek sesle anırmaya başlar. Vesta, bu sese uyanınca Priapus, emeline ulaşamadan oradan kaçmaya başlar. Yakalanmaktan kıl payı kurtulan Priapus, böylece Vesta’nın gazabına uğramaktan son anda kurtulur.

İPHİGENEİA

Truva Savaşı’nda Akha ordularının başkomutanlığını yapan Agamemnon ile Klytaimnestra’nın kızı; Elektra, Orestes ve Khyrsothemis’in de kız kardeşleridir.

Ağaçların yaprakları bile kımıldamıyordu. Çünkü rüzgârdan hiç eser yoktu. Bundan ötürü Akha ordularının tamamı Aulis limanında yelkenleri şişirecek rüzgârları beklemeye başladı. Uzunca bir süre hiç rüzgâr çıkmayınca sabırsızlanmaya başlayan komutanlar, bunun nedenini kâhin Kalkhas’a sordular. O da Agamemnon’un kızı İphigenia’nın (İphigeneia) kurban edilmesi gerektiğini söyler. Bunu duyan Agamemnon, çileden çıkar.  Zira Artemis kendisinden hoşlanmıyordu. Agamemnon, donanma toplanırken vakit geçirmek amacıyla Aulis yakınlarında çıktığı bir av sırasında Tanrıça Artemis’e adanan kutsal bir dişi geyiği, onun kutsal koruluğunda öldürmüştü. Hatta bununla yetinmemiş geyiği okuyla uzaktan vururken Artemis’in bile böyle nişan alamayacağını düşünerek Artemis’i küçümsemişti. Bütün bunları gerekçe olarak gösteren Artemis, ordu tarafından beklenen rüzgârların esmesine engel oluyordu. Kendisine danışılan kâhin Kalkhas’a göre, tanrıçanın, öfkesinden vazgeçip beklenen rüzgârları estirmesi ancak Agamemnon’un kızı İphigeneia’nın kendisine kurban olarak sunulmasıyla mümkün olabilirdi. Agamemnon uzun zaman direndi. Bu karara boyun eğmedi. Zira hiçbir babanın, kızını kurban etmeye rızalık göstermesi beklemek mümkün değil. Aradan günler, hatta haftalar geçti. Özellikle Menelaos ve Odysseus’un ısrarları sonucunda istemeye istemeye kızının kurban edilmesine onay verdi. Agamemnon karısı Klytaimnestra’ya “İphigeneia’yı Akhilleus ile nişanlayacağım, bunun için İphigeneia’yı al Aulis’e getir” diye haber gönderir.

Kurban olayından habersiz olan 23 yaşındaki Akhilleus, bu hileye katılmasına rağmen sonradan öğrenince olayı engellemek için çok çaba gösterdi. Buna rağmen başarısız oldu. Başarısız olunca Agamemnon’a çok kızdı. Kocasının gönderdiği habere inanan Klytaimnestra, kızıyla birlikte neşe içinde Aulis’e geldi. Kızına eş olarak Akhilleus’un seçilmesi, sevincini bir kat daha arttırmıştı. Neticede kızının maruz kaldığı olayı öğrenen Klytaimnestra, Agamemnon’u verdiği karardan vazgeçirmeye çalışırsa da başarılı olamaz. Zira Agamemnon, fikrini değiştirmesi olanaksızdır. Çünkü Menelaos ve Odysseus’a söz vermiştir. Bu nedenle kocası Agamemnon’a karşı büyük bir kin beslemeye başlayıp kötü sözlerle ağlayarak oradan ayrılan Klytaimnestra, Akhilleus’un yanına gider. Kendini onun önüne atarak kızını kurtarması için yalvarır. Akhilleus, Agamemnon’un fikrinden vazgeçmeyeceğini bildiği için bir şey yapamadı. İphigeneia da kendisini babasının ayaklarının dibine atarak çok yalvardı ama babası, tüm Yunanistan’a söz verdiğini söyleyerek öz kızı için bile fikrini değiştirmedi. Truva Savaşı bittikten sonra kendisini Khryseis’le aldatmasını gerekçe gösteren Klymtaimnestra, Agamemnon’u öldürerek intikamını alacaktır.

Başına geleceklerden habersiz olan İphigeneia, Kalkhas’ın önderliğinde sunaktaki kurban taşının olduğu yere babası tarafından getirilir. Olayı yukarıdan izleyen Artemis, kızın durumuna acır ve bıçağın tam da boğazına ineceği sırada onu dişi bir geyikle değiştirir. İphigenia’nın havaya kaldırdığı ruhunu yanına alır. Tören yerinde yakılan ateşin korlarının sönmesi sonrasında çıkan güçlü rüzgârı gören Tanrıça Artemis, İphigenia’yı geyikle değiştirmek suretiyle bir yandan kurbanı kabul ederken öte yandan esmesini önlediği rüzgârları engellemekten vazgeçer. Sevinç naraları atarak Artemis’in kutsal koruluğundan çıkan Akhalılar, çadırlarına dönerler. Çadırına gelen Agamemnon, eşi Klytaimnestra ve hizmetçilerini çadırda bulamadı. Çünkü hizmetçiler, ondan önce gelip kızın kurtuluşunu annesine müjdelemişlerdi. Derin üzüntüsünden sıyrılan Klytaimnestra, derhal Mykenai’ye doğru yola çıkar. Yolculuk sırasında aklı hep kocasından alacağı intikam planlarıyla doluydu.

KALLİSTO

Yunan mitolojisine göre Av Tanrıçası Artemis’in Arkadhialı peri arkadaşıdır. Baştanrı Zeus, Kallisto’ya âşık olur. Bundan haberdar olan kıskanç Hera tarafından bir dişi ayıya dönüştürülür. Kallisto, bir avcı tarafından öldürülünce Baştanrı Zeus tarafından “Büyük Ayı” yıldız öbeği haline getirilir.

Kallisto kimine göre bir Nympha’dır, kimine göre Arkadhia kralı Lycaon’un kızıdır. Av Tanrıçası Artemis tarafından oluşturulan Bâkireler Grubu’nda yer alan bir bakiredir. Bu konuda çok duyarlılık ve itina göstermesi nedeniyle Tanrıçanın gözdesi konumuna gelmiştir. Çok güzel olmasından ötürü peşine takılan çapkın Zeus, Kallisto’nun bekâret yemini ettiğini bilmesi nedeniyle Artemis kılığına bürünerek yanına yaklaşır ve kendisine sahip olur.

Bu birliktelikten hamile kalan Kallisto, bunu bir süreliğine kendisine sadakatle bağlı olduğu Artemis’ten gizleme başarısını gösterse de sonuçta durum ortaya çıkar. Günün birinde arkadaşlarıyla bir pınarın suyunda yıkanmak üzere giysisini çıkarınca büyüyen karnı fark edilir. Durumdan haberdar olan Artemis tarafından kovulur. Artemis duyar da Hera duymaz mı? Durumu öğrenir öğrenmez kıskançlık krizlerine giren Hera, Kallisto’yu doğum sonrasında dişi bir ayıya dönüştürür.

Doğan çocuk Zeus tarafından Hermes’e emanet edilir. O da “Arkas-Ayı” adını verdiği yavruyu, annesi Maia’nın bakımına verir. Yetişkin çağına gelen Arkas usta bir avcı olur. Ava çıktığı günlerin birinde Hera, onun karşısına ayıya dönüştürdüğü Kallisto’yu (ki Arkas’ın annesidir) çıkarır. Arkas’ın, annesini gerçek ayı sanarak vurmasını bekliyordu. Gerçekten de analık duygusuyla bu yakışıklı genç avcının oğlu olduğunu sezinleyen Kallisto, onu kucaklamak üzere, bir an şeklinin değiştiğini unutur. Böğürür, sonra pençeye dönüşmüş ellerini uzatarak oğluna doğru yürümeye başlar. Onun, kendisine saldıracağından korkan genç adam, hemen kargısıyla ona nişan alır. Ancak gördüğü bu manzara karşısında vicdan azabıyla kıvranan Zeus, duruma müdahale eder. Oradan kaçırdığı Kallisto’yu gökte yıldızların arasına yerleştirdi. Günümüzde “Büyük Ayı Yıldızı “olarak bilinen yıldız kümesi, Kallisto’dan başkası değil. Hemen yanı başında yer alan “Küçük Ayı” da oğlu Arkas’tır. Kallisto’nun bu şekilde onurlandırılmasından son derece rahatsız olan Hera, Okeanos’un karısı Tethys’e gider. Bu ayıların, öteki yıldızlar gibi Okyanus’a inmemeleri talebinde bulunur. Eski Yunanlılara göre, bu nedenle bu iki burç, sıcak havalarda bunaldıklarında suya inip serin bir banyo alma hakkından yoksun bırakılmalarından ötürü ufuk çizgisi altına inmeyen, yıl boyunca kutup çevresinde dolaşan ve circumpolar olarak adlandırılan istisnaî yıldız kümeleridir.

Arkas, Hermes’in korumasında Arkadhia kırlarında özgürce dolaştığı günlerin birinde Kral Lykaon tarafından düzenlenen bir festivale katılmış. Festivalde dedesinin emriyle öldürülen Arkas’ın parçalarından pişirilen yemekler ikram edilir. Yemeğin ardından gerçeği Zeus’a açıklayan Kral, alaycı bir tavırla; “Haydi, bakalım, muktedir isen oğlunu tekrar tek parça haline dönüştür!” der. Son derece sinirlenen Zeus, oğlu Arkas’ı dirilterek muktedir olduğunu Lykaon’a gösterir. Sonra da onu bir kurda (Lykos) dönüştürerek lânetlemiştir.

KASSANDRA

İlyada Destanı’nda adından söz edilen Kassandra; son Truva kralı Priamos ile Hekabe’nin kâhin kızıdır.

Kardeşi Paris’in ve onun tarafından kaçırılan Helene’nin cezalandırılmalarına çok önceden taraftar olan, tahtadan yapılma Truva Atı’nın yapılmasına ve Truva’nın surlarından içeriye sokulmasına engel olmaya çaba gösteren Kassandra, savaş sırasında sığındığı Athena Tapınağı’nda Oileus’un oğlu ve Lokris kralı olan Küçük Aias‘ın tecavüzüne uğradıktan sonra Akha orduları Başkomutan Agamemnon’un kölesi olmak zorunda kalır.

Gelecek hakkında bilgi sahibi olmak ve rahibe olmak Kassandra’nın en büyük arzusuydu. Görür görmez kendisinden etkilenen Tanrı Apollon, ona bir öneride bulunur. Bu öneriye göre Kassandra, onunla birlikte olursa ona geleceği görme yeteneği verecektir.  Öneri, Kassandra tarafından hemen kabul edilir. Apollon, Kassandra’nın ağzına tükürür ve onun geleceği görme yeteneğine sahip olmasını sağlar ( bu ritüel, Anadolu’ nun birçok yöresinde büyüklerde mevcut olan iyi hasletlerin küçüğe geçmesi amacıyla hâlâ uygulanmaktadır.) Geleceği görme yeteneğini elde eden Kassandra, verdiği sözü yerine getirmez ve Apollon ile birlikte olmaktan vazgeçer. Çünkü bâkire bir rahibe olarak yaşamını sürme arzusu, Apollon’a verdiği sözden daha ağır basmıştı.

Bir söylenceye göre de aslında Kassandra, ta başından beri Apollon ile birlikte olma niyetinde değildi. Sadece geleceği görme yeteneğini elde etmek amacıyla Apollon’u kandırmıştı. Buna müthiş bir şekilde sinirlenen Apollon, Kassandra’yı lânetler. Bu lânete göre; Kassandra geleceği görmesine rağmen kimseyi buna inandıramayacak ve asla rahibe olamayacaktır. Tam tersine bir kadın olarak horlanacak ve dışlanacaktır. Ne gariptir ki yaşamı, gerçekten de öyle oldu. Truva Savaşı’nı ve savaşın sonucunu gördüğü halde kimseyi, gördüğü tüm bu olumsuzlukların yaşanacağına inandıramamıştır.

Psikolojide, geleceğe dair başkalarını uyarmasına ve doğruları söylemesine rağmen kimseyi kendine inandıramama durumuna Kassandra Kompleksi ismi verilmektedir.

Çaresizlik içinde savaşın başlamasını ve bitmesini izlemek zorunda kalır. Olacakların önceden bilinmesine rağmen ona engel olmak ve kimseyi bu konuda ikna edememek ne acı bir duygudur. Dahası, Agamemnon tarafından tutsak alınır ve onun cariyesi olmak zorunda kalır. Bu durum, rahibe olmayı düşleyen genç bir kız için yaşanabilecek yazgıların en kötüsü ve en acısıdır. Yazgının cilvesi midir nedir, bilinmez ama yaşadığı durum, yine hemcinsi tarafından sonlandırılır.

Boş durmayan Klymtaimnestra, aşığı Aigisthos ile birlikte Truva Savaşı’ndan ülkesine dönen kocası Agamemnon’u öldürmek için bir plan yapar. Büyük bir zafer kazanmış olarak Kassandra ile birlikte ülkesine dönen Agamemnon’un gemisi karısının görevlendirdiği askerler tarafından Yunanistan açıklarında durdurulur. Agamemnon’un yanı sıra aralarında Kassandra’nın da yer aldığı cariyeleri ve kendisini savunan askerleri öldürülür. Ölümün ardından tapınım gören Kassandra, kendisine kehâneti bahşeden Güneş, Tıp ve Güzel Sanatlar Tanrısı Appolon’a lânet okur.

KASSİOPE (KASSİEPEİA)

Yunan mitolojisine göre Denizler Tanrısı Poseidon tarafından ortalığa salınan deniz canavarını sakinleştirmek için kurban edilmek istenen Andromede’nin annesi olan Kassiope, Fenikelilere adını veren efsanevî Etyopya kralı Phoiniks’in veya Etyopya’ya ya da Fırat kıyılarına yerleşen Kephenialıların kralı Kepheus’un karısıdır. Güzelliğiyle çok övünen Kassiope, güzellikte, Evlilik Tanrıçası Hera ya da Nereus Kızları’na meydan okuyunca adı geçen tanrıçalar, Denizler Tanrısı Poseidon’a şikâyette bulunarak Kassiope’den kendilerinin intikamını almasını isterler. Bunun üzerine Denizler Tanrısı Poseidon, Kassiope’nin kocası Kepheus’u, kızı Andromede’yi kendisi tarafından gönderilen deniz canavarına kurban etmeye zorlar. Ancak Andromede, henüz kurban edilmeden Perseus tarafından kaçırılarak kurtarılır. Güney Akdeniz kıyılarına ilişkin olduğu gün gibi aşikâr olan bu söylenceye göre ölümünün ardından bir yıldız kümesine dönüştürülen Kassiope’nin anavatanı hususunda çelişen bilgilerin varlığı söz konusudur. Kimi mitoloji uzmanları onun Suriyeli olduğunu ileri sürerlerken, kimileri de onun Aithiopialı olduğunu söylerler.

KHARON

Yunan mitolojisine göre ölülerin ruhlarını Ölüler Ülkesi ırmaklarından geçiren sandalcıdır. Bu işi para karşılığında yaptığı için ölülerin ağzına bir metelik konurdu. Bu paraya obolos denir. Somurtkan yüzlü, sert bakışlı, kaba ve aşırı derecede cimridir. Parasız ruhları kesinlikle Akheron Irmağı’ndan geçirmezmiş. Hele hele toprağa gömülmeyen ruhların Hades bataklığını geçmeleri asla mümkün değilmiş. Öldürücü bir cin olarak gösterilen Kharon, Etrüsk mezarlarında sıkça karşılaşılan bir semboldür.

Hermes’in kılavuzluğunda yeraltına inen birçok ölü Kharon’la ve kendi kendisiyle konuşur, ölümden sonra her türlü varlığın boş olduğu sonucuna varır. Ancak buna rağmen Herakles, kendisini döverek; Sibylla, kendisine uyuşturucu yiyecek vererek; mitolojik ozan Orpheus da çaldığı lir ile kendisini büyüleyerek Akheron Irmağı’nı geçmeyi başarmışlar.

Yunan söylencelerinde çok da aktif rol oynamayan Kharon, Eski Roma’da Etrüsklerin etkisiyle son derece önemli bir yer edinir. Kharon’un maskesini takıp ellerine birer çomak alan köleler, Roma amfi tiyatrolarında yaralı gladyatörleri öldürürlerdi.

Aynı zamanda Yeraltı Tanrısı’nın adı olan Hades, Ölüler Ülkesi’nin de adıdır. Yer aldığı bölgenin görünüşü ürkütücü bir şekilde betimlenir. Ölü ruhların, oraya girmesi sanıldığı kadar kolay değildir. Ölü ruhları, “cehennem ırmağı” olarak bilinen Styx Irmağı’ndan geçiren sandalcı Kharon, onları geçirmek için para alır. Bedel ödeyemeyen ruhları kovan zalim Kharon’un yumuşaması asla mümkün değilmiş. Hele hele toprağa gömülmeyen ruhların, Hades’in ülkesine ulaşması olanaksızmış. Efsaneye göre gömülmeyen ruhlar, yüz yıl boyu havada gezinip dururlarmış.

Bu söylencesel anlatım öylesine etkili olmuş ki ölülerini, Hıristiyanlığın ilk dönemlerindeki mağara ayinleri betimlemelerinin yanı sıra değerli eşyalarını da mezara koymayı adet edinen Yunanlılar, ölü ile birlikte adına “hediye parası” dedikleri ve bir tas içerisine 10-15 kadar para koymayı gelenek haline getirmişlerdir.

KİRKE

Söylencelerin kimilerinde Güneş-Tanrı Helios ile Okeanos kızı Perseis’ten doğma olarak gösterilen Kirke, kimi söylencelerde de Ay-Cehennem-Deniz’in üç biçimli tanrıçası Hekate’nin kızı olarak gösterilir. İnsanları hayvanlara dönüştürebilen ve iksir hazırlamakta usta olan Büyücü Tanrıça Kirke’nin adına, Odysseia Destanı’nın yanı sıra Argonautlar Destanı’nda da rastlanmaktadır. Girit’in efsanevî kralı Minos’un karısı Pasiphae ile Kolkhis kralı Aietes’in de kız kardeşidir.

Aiolos Adası’ndan kovulan Odysseus ve arkadaşları, Lastrogonlar adındaki yamyamlarla bir hayli mücadele ettikten sonra Büyücü Tanrıça Kirke’nin adasına varırlar. Efsaneler, her ne kadar Kirke’nin Aiaie Adası’nda oturduğundan söz etseler de bu adanın nerede olduğu, günümüzde bilinmemektedir.

Homeros, Odysseus’un Kirke’nin adasına vardıktan sonraki durumu şöyle dile getirir:

Gide gide Aiaie adasına vardık sonunda,

orada Kirke otururdu, güzel belikli,

insan sesli korkunç tanrıça,

kız kardeşiydi o kötü niyetli, Aietes’in” (Odysseia, X- 135)

Hem kendisinin hem de arkadaşlarının açlığını gidermek amacıyla avlanmaya çıkan Odysseus, bir tepeye çıkar ve oradan Kirke’nin konağını görür. Birkaç arkadaşını korkarak dumanı tüten Kirke’nin konağına yollar. Gidenlerin başında Eurylokhos bulunmaktadır. Konağın kapısına kadar giden Eurylokhos ve yanındakiler Kirke’yi dışarı çağırırlar. Ancak dışarı çağrılan Kirke, tam tersine onları içeri davet eder. Davetten şüphelenen Eurylokhos’un dışındakilerin tamamı içeri girer. Kirke, içeri aldığı bu insanların tamamını yaptığı büyüyle domuza dönüştürür. Bu durum Homeros tarafından şöyle dile getirilir: “Tanrıça içeride tahtalara, iskemlelere oturttu, peynir, bal ve arpa unu ezdi Promnos şarabında, kadehe korkunç ilaçlar karıştırdı büsbütün unutsunlar diye baba toprağını. Verdi onlara bu içkiyi, onlarda hemen, diktiler, onlar diker dikmez içkiyi, Kirke hepsine değneğiyle vurdu ve kapattı yoldaşları domuz ağılına. Şimdi onlar tıpkı domuza benzemişlerdi başları ve sesleri, kılları ve gövdeleriyle, ama akıl vardı içlerinde eskisi gibi. Ağlar sızlar halde onları kapattı oraya, attı önlerine kayın kozalağı, palamut, kızılcık yemişi, hep yediği şeylerdi bunlar yerde sürünen domuzların.”

Odysseus’un yardımına koşan Tanrı Hermes, ona; Kirke’nin nasıl yenileceğini söyler: Kirke ona zehirli şarabı içireceği anda, içine tanrının onun için kopardığı malü diye sihirli bir bitkiyi atacak ve kılıcıyla saldırıp tanrıçayı alt edecek, kendisine ve arkadaşlarına bir kötülük yapmayacağına ant içirecektir.

Neticede olay, Tanrı Hermes’in söylediği gibi olur. Odysseus’un gücü karşısında şaşkına dönen ve erkekliğine vurulan Kirke, onu yatağına alıp birlikte olduktan sonra arkadaşlarını tekrar insana dönüştürür. Böylece Kirke’nin konağında bir yılı aşkın bir süre kalan Odysseus, dilediği gibi keyif sürer. Ancak Kirke’nin hayali, tıpkı Kalypso gibi Odysseus’u kendine koca yapmaktır. Ancak buna engel olan Odysseus’un arkadaşları, onu, ülkesine dönmek zorunda olduğu konusunda uyarırlar. İstemeyerek de olsa buna razı olan Kirke, buna, önce Ölüler Ülkesi’ne gidip Teiresias’ın ruhuna danışmasının gerektiğini söyler. Böylece Odysseus’un Hades yolculuğu başlar.  Ölüler Ülkesi’ne inen Odysseus, dönüş yolunda tekrar Aiaie Adası’na varır. Kirke, bu kez de ülkesine dönüş yolculuğunun nasıl düzenlenmesi gerektiğini, Serienlerden, Kharybdis’ten ve Skylla’dan nasıl korunacaklarını anlatır, Odysseus’a. Kirke’nin söyledikleri tamamen doğru çıkar ve Odysseus, sonunda selamet içerisinde ülkesine varır.

Söylencelerin bir kısmına göre bir yıl birlikte büyük bir aşk yaşadığı Odysseus’tan olma oğullarından Telegonos, İtalya’daki Tusculum kentinin kurucusu, Latinos da Latinlerin atası olarak kabul edildiği göz önünde bulundurulduğunda Kirke – Odysseus macerasının İtalya efsanesi tarafından ne kadar benimsendiği ortaya çıkar. Ana Tanrıça Kybele ile de ilişkileri olduğuna inanılan Kirke-Feronia, Artemis-Kybele misali doğaya egemen ve evcil hale getirdiği yabani hayvanları arabasına koşan tanrısal varlığı sembolize eder. 

LAMİA

Klâsik mitolojide, çocukları yediğine inanılan dişi iblistir. Zeus’un âşık olduğu Lidya kraliçesi ya da prensesi olarak betimlenir. Bazen, Lamia’dan, 18 yaşını dolduran genç erkeklerin karşısına büyüleyici güzellikte bir kadın olarak çıkıp onları etkileyen, daha sonra da öldüren bir iblis olarak da söz edilir.

Yunan mitolojisine göre Zeus’un kaçak aşklarından biridir. Birlikte olduğu Baş tanrı Zeus’tan birçok çocuk doğurur. Ancak bütün çocukları, Baştanrı Zeus’un kıskanç karısı ve Evlilik Tanrıçası Hera tarafından yenir. Bunun üzerine acılar içinde saklandığı mağarada kadın başlı, eşek bacaklı, yılan kuyruklu bir canavara dönüşen Lamia, geceleri kaçırdığı çocukları yemeye başlar. Güzel Lamia’nın bu haline acıyan Baştanrı Zeus, kimi geceler Lamia’nın gözlerini çıkarıp bir kabın içinde saklarmış. Böylece Lamia’nın hem geceleri uyumasını sağlarmış, hem de onun çocuklara saldırmasına engel olurmuş. 

Eski Yunanlılar, çocuklarını yiyen ve kanlarını içen strigae veya Lamia’ya inanırlardı. Lamia, mitolojide Zeus’un aşığı olarak geçer.  Fakat Zeus’un karısı Hera ona karşı savaşmıştır. Lamia delirmiş ve kendinden doğma çocuklarını öldürmüştür. Daha sonra geceleri diğer insanların çocuklarını da aynı şekilde öldürmek için avlanmıştır.

Yunanlılara ve Romalılara göre Lamiaların yaşam alanları Afrika’dır. Belden yukarısı güzel bir kadın şeklinde betimlenen Lamiaların belden aşağısı yılan biçimlidir. Lamialar, bu alanda otorite sahibi kişiler tarafından büyücü ve kötü canavarlar şeklinde tanımlanır. Konuşma yeteneğinden yoksun olmalarına rağmen kulağa müzik gibi gelen ve ıslığa benzeyen bir ses çıkaran Lamialar, ıssız yerlerden geçen insanları yoldan çıkararak yerlermiş. Menşelerinin derinliklerinde tanrısallık bulunan Lamialar, Zeus’un çocukları olarak kabul görürler.

İngiliz din ve bilim adamı Robert Burton (Leicestershire, İngiltere; 8 Şubat 1577- Oxford, İngiltere, 25 Ocak 1640), 1621 yılında kaleme aldığı Melankolinin Anatomisi adlı kitabının aşkın kudretini onu edinen bölümünde şöyle dile getirir:

“Philostratus’un de vita Apollonia adlı Dördüncü Kitap’ında bu türden -söz etmeden geçemeyeceğim- anılmaya değer bir örnek vardır; 25 yaşında genç bir adam, Menippus LyciusKenkhrai ve Korinthos arasında yolculuk yaparken güzel bir hanım kılığında bir hayaletle karşılaştı; kadın elinden tutup onu Korinthos‘un dış mahallelerindeki evine götürdü ve aslen Fenikeli olduğunu, kendisiyle kalacak olursa onun için şarkı söyleyip çalgı çalacağını ve onun kimsenin içemediği kadar şarap içeceğini ve hiç kimsenin ona sataşamayacağını söyler; ne var ki, kendisi çekici ve zarif olduğundan, göze çekici ve zarif gelen biriyle birlikte yaşayıp ölecekti.” Bir filozof ve aslında ağırbaşlı ve tedbirli olan, tutkularını dizginleyebilen bu genç adam, aşkından olmasa da, onunla kalıp keyfince yaşadı ve sonunda evlendiler; düğündeki diğer konuklar arasında Apollonios da vardı, bir takım akla yatkın varsayımlarla, kadının bir yılan, bir Lamia olduğunu ve bütün eşyalarının da, Homeros‘un anlattığı Tantalos‘un altını gibi, cismi falan olmayan, yanılsamadan ibaret şeyler olduğunu anlayıverdi. Foyasının meydana çıktığını gören Lamia ağlamaya başladı ve kimseye söylemesin diye Apollonios‘a yalvardı; ne var ki Apollonios tınmayacaktı, bunun üzerine kadın, tabak çanak, ev ve içindeki her şey göz açıp kapayıncaya kadar yok oluverdi: Bu olaydan binlerce kişinin haberi oldu, çünkü Yunanistan’ın göbeğinde meydana gelmişti.”

LEDA

Efsaneye göre tamamı da Yunan mitolojisinde önemli yer tutan dört çocuk doğuran Leda, Sparta kralı Tyndareos’un karısıdır. Çocuklarından Klytaimnestra ile Polydeukes’i kocası Tyndareos’tan, Helene ile Kastor’u da kuğu kılığına giren Baştanrı Zeus ile yaşadığı birliktelik neticesinde doğurur. Kastor ile Polydeukes, adları“ Zeus’un delikanlıları” anlamına gelen Dioskurlar olarak anılırlar.

Bir yaz gecesiydi. Ortalık zifiri karanlıktı. Çünkü yeryüzünün kuytu karanlıklarını aydınlatan dolunay doğmamıştır, henüz. Olympos’un egemeni Koca Zeus, bu karanlık yaz gecesinde Taygetes Dağı’nın tepesine doğru yola çıkmıştı. En ufak bir gürültü dahi söz konusu değildi. Dağ oldukça sessiz ve sakindi. Onun, Tanrıların Dağı’nı terk edip yeryüzüne inişinin mutlaka bir nedeni olmalıydı. Yoksa koca tanrının nedensiz bir yere gittiği görülmüş bir şey değildi. Zaman ilerledikçe oraya gidişinin nedeni de açığa çıkmaya başlamıştı yavaş yavaş. Âşık olmuştu Sparta kralı Tyndareos’un karısı Leda’ya. Ona sahip olma dürtüsü, gece vakti yollara düşürmüştü, Koca Zeus’u. Ancak o kadar kolay olmayacaktı Leda’ya sahip olmak. Çünkü dünyalar güzeli Leda, baştanrı da olsa öyle herkesi yanına yaklaştırmıyordu.  Ama olsun Koca Zeus, bunun yolunu bulmuştu o gece. Alımlı bir kuğu şekline dönüşmüştü. O, Olympos’u terk ederek Taygetes Dağı’na indiği gece, kocasıyla mutlu bir birliktelik yaşayan Leda’nın narin bedeni uykuya yenik düşmüştü. Sere serpe yatağının üzerine uzanan Leda, mışıl mışıl uyuyordu. 

Tanrısal kuğu, narin bedenini saran incecik geceliğin etkisiyle vücut hatları belirginleşen Leda’nın çevresinde heyecanla kanat çırparak güzel kokular saçıyordu ki birden Leda uyanıverdi. Çevresinde bütün ihtişamıyla dönüp duran parlak beyaz tüylü bu tanrısal kuşun, uzun boynuyla yüzünü okşadığını gören Leda, birden ürkmeye başlamıştı. Kuğu kuşu Leda’ya, “hiçbir şeyden korkma” diyor ve kulağına; “Ben aydınlıklar tanrısıyım, istiyorum ki sen, biri diğerinin benzeri olacak iki meşhur çocuğun anası olasın. Onlar ay ve güneş gibi birbirlerini takip ederek yaşayacaklar. Birinin adı Kastor, diğerininki Polluks olacak. Onlar ölüm acısını hafifleterek insanlara iyilik edecekler. Acı içinde çırpınan ve can vermek üzere olan gemicilerin yardımına koşan tanrılar olacaklar. Gerçekten kudurmuş fırtınalar, denizin üzerine atıldıkları ve gemicilerin şaşırmış halde gemilerinin başında onlara yalvararak, onlardan yardım istedikleri zaman; hızlı kanat çırpışlarıyla gökleri yararak, senin iki oğlun bulutların içinde görünecekler. Zincirlerinden boşanmış, azgın rüzgârların soluklarını kesecekler, dalgaların gürültülerini azaltacaklar. Gemiyi sapa sağlam limana ulaştıracaklar” sözlerini fısıldıyordu. Bu sözlerden son derece hoşnut olan Leda, kendini bırakıvermişti, tanrısal kuğunun kanatlarının arasına. Ve Koca Tanrı hemen oracıkta sahip olmuştu, dünyalar güzeli Leda’ya. 

Tam dokuz aylık bir zaman geçmiştir, bu birlikteliğin üzerinden. Leda bir yumurta yumurtlar, gökyüzüne dal-budak salan ağaçlardan oluşan ormanların içinde. Birbirinin tıpa tıp aynısı olan iki çocuk çıkar, bu yumurtadan. Bunlar Kastor ve  Polluks’tu. Onlar yumurtadan çıkar çıkmaz, gökyüzündeki parlak bir yıldız tarafından bir nur dökülüverir onların başından aşağı. Ardından aynı ata binen bu iki çocuk, ellerinde mızraklarla dörtnala uzaklaşırlar, oradan.

Bir başka söylenceye göre de aslında tanrısal yumurtayı yumurtlayan Leda değil, Nemesis adlı öç tanrıçasıdır. Koca Zeus, onunla birlikte olmak için her yolu dener. Ancak güzel gözlü Nemesis, karşı çıkar buna izin vermez. Ama tedbiri de elden bırakmaz. Zeus’tan kurtulmak amacıyla şekilden şekle girmektedir. Günlerden bir gün kaz şekline dönüşen Nemesis, Taygetes dağlarındaki sazlıkta uyumaktadır. Bunu fırsata dönüştüren Koca Zeus, kuğu kılığına bürünüp onunla birlikte olur. Nemesis, bu birliktelik sonrasında bir yumurta yumurtlar. Nemesin’in yumurtladığı bu yumurta çobanlar tarafından bulunup Leda’ya getirilir. Leda tarafından saklanan bu yumurtadan yalnızca Helene doğar. Helene çok güzel kız olduğu için Leda, onu öteki çocuklarıyla birlikte kendi kızıymış gibi büyütür.

Hippokoon adındaki kardeşi tarafından Sparta Krallığı’ndan kovulan Tyndareos, Aitolia’ya, Thestios’un yanına sığınmıştı. Thestios, kızı Leda’yı yanına sığınan Tyndareos ile evlendirir. Herakles’in yardımıyla daha önce kovulduğu Lakedaimon (Sparta) tahtını ele geçiren Tyndareos, karısı Leda’yı da yanına alarak oraya yerleşir. Leda, aslında dört çocuk annesidir. Bunlardan Kastor ve Polluks, Tanrı Zeus’tan; Helene ve Klytaimnestra da kocası Tyndareos’tandır. Leda’nın çocuklarının kimden olduğu hakkında farklı efsaneler mevcuttur. Bir başka efsaneye göre de Kastor ile Helene, Zeus’un çocuklarıdır.

Dioskurlar olarak anılan Kastor ve Polluks; birbirinden hiç ayrılmayan, aynı anneden ancak farklı babalardan doğma ikiz kardeştirler. Truva Savaşı’ndan önce İason zamanında yaşayan Dioskurlar, Argonautların yanı sıra Altın Post macerasına katılırlar.

Daha sonra Sparta kraliçesi olan ve Paris tarafından kaçırılışı Truva Savaşı’na yol açan Helene’nin kardeşlerinden Kastor, iri yapılı bir yarı-at, yarı-insandır. Bununla birlikte son derece başarılı bir dövüşçüdür. Öğrencilerinden biri de Herakles’tir. İkizler (Kastor ve Polluks), tıpkı öteki Yunan tanrıları gibi sığır ağıllarını basarak ve genç kadınları kaçırarak zamanlarını geçirirlerdi.

Günün birinde İdas adındaki kuzeni ile Kastor arasında bir tartışma yaşanır. Bir sığır sürüsünün paylaşılması konusunda çıkan tartışmada hile yoluna başvuran İdas, sürünün tamamını almak ister. Bu nedenle ikisi arasında bir tartışma yaşanır. Bu tartışmada İdas, Kastor’un (ölümlü) yaşamına son verir. Kardeşinin ölümüne çok üzülen Polluks, babası Zeus’a kendisini de öldürmesi için yalvarır. Zeus, Polluks’a acıyarak ömrünün yarısını Kastor’a verir. İki kardeş bu olaydan sonra hiç ayrılmazlar. Bir gün Hades’te (yer altı dünyası ), bir gün Olympos’ta otururlar.

Dioskurların (ikizler), deniz tanrısı Poseidon’un buyruğu altında, tehlikede olan gemilerin ve gemicilerin yardımına koştuğuna inanılır.

LETO

Yunan mitolojisine göre Baştanrı Zeus, sekizi tanrıçalarla, on beşi ölümlü kadınlarla olmak üzere toplam yirmi üç evlilik yapmıştır. Bu evliliklerin (birlikteliklerin) birini de Leto ile yapmıştır. Koca Zeus’un biricik aşkı olan Leto, Titanlı bir kızdır. Işık Tanrıçası’dır. Gök Titanları Kolos ile adı, “pırıltı” anlamına gelen Phoebe’nin kızlarıdır. Zeus, onu çok sever ama Zeus’un kıskanç karısı Hera, bir türlü bırakmaz Leto’nun peşini. Zeus ile birlikte olan Leto, hamiledir. Doğurmanın zamanı gelmiştir, artık. Leto, çocuklarını doğuracak uygun bir yer aramaktadır. Huzur içinde doğum yapabilmek için bütün dünyayı dolaşır. Zeus, Hera’nın gazabından korumaya çalıştığı Leto’yu bir bıldırcına dönüştürür. Bıldırcına dönüşen Leto, Poseidon’un himayesi sayesinde Delos Adası’na uçar. Delos Adası üzerinde yer alan Kynthos Dağı’nda bir zeytin ağacının gölgesinde kızı Artemis ile oğlu Apollon’u doğurur. İkiz olmalarına rağmen Artemis, Apollon’dan bir gün önce doğmuş ve Apollon’un doğumu sırasında annesine yardımcı olmuştur. 

İkizleri sürekli tehdit altında tutan, çeşit çeşit işkencelere maruz bırakan Hera, onları yok etmesi için ejderha Python’u gönderir. Apollon, büyüdüğünde sihirli oku ile Hera tarafından kendilerini yok etmek üzere gönderilen ejderhayı öldürür. Olympos Tanrıları arasında güzel sanatlar ve gün ışığının Tanrısı olarak saygınlık kazanan Apollon, Olymposluları altın liriyle eğlendiren, çok uzaklara ok atabilen, hastaları iyileştiren, iyileştirme sanatını hastalara ilk öğreten, gümüş yayın efendisi okçu Tanrı olarak Yunan şiirlerine konu olmuştur. Kardeşi Artemis de Av Tanrıçası’dır. Yunan Mitolojisi’nde Apollon Güneşle, Artemis de Ayla ilişkilendirilir.

Söylenceye göre yedi oğlu ve yedi kızı olan Phrygia’nin efsanevî kraliçesi Niobe, kendini sadece Artemis ve Apollon adlarında iki çocuğu bulunan Leto’dan üstün tutunca Leto, Niobe’nin çocuklarının tamamını kendi çocuklarına öldürtür.

MARSYAS

Yunan mitolojisine göre Marsyas, Phrygialı bir müzisyendir.  Doğayı simgeleyen yarı-insan, yarı-hayvan görünümlü Satyr, keçi ayaklı tanrısal yaratık ya da Silen adı verilen tek ayaklı yaşlı Satyrlerden biri olup ahengi bulan Hyagnis’in oğludur. Kendisi çobanlık yapmaktadır.

Marsyas, Phrygia’da yer alan Selene (Isparta) kentinde yaşamaktadır. Kendisi tarafından yapılan ve iki borudan oluşan kavalı, Ana-Tanrıça Kybele kültüyle bağı bulunmasından ötürü eski Anadolu menşeli olarak gösterilir.

Efsaneye göre babası Hyagnis gibi “aulos” adlı bir çalgının yaratıcısıdır. Bu çalgı eşliğinde icra edilen şarkı stilini ve Phrygia ahengini Yunanistan’a getiren kişidir. Güzel kaval çalan çok iyi bir müzisyendir, Marsyas. Yukarıda açıklandığı üzere bir yandan Phrygia menşeli olarak gösterilen kavalı, öte yandan Zekâ Tanrıçası Athena’dan aldığı söylenmektedir.

Marsyas’ın çok iyi bir müzisyen olmasını hazmedemeyen Güneş ve Güzel Sanatlar Tanrısı Apollon, onu kendisiyle yarışmaya zorlar. Marsyas, Tanrı Apollon’un “Lir” ine karşı kavalıyla yarışır. Yarışmayı izleyenlerin arasında bulunan Phrygia kralı Midas’ın: “Kaval, lirden daha üstündür” demesine öfkelenen ve Marsyas’ın başarısını hazmedemeyen Tanrı Apollon, ona eşekkulakları taktıktan sonra işkenceyle derisini yüzdürür. Kendisinden daha üstün olmasına rağmen onu ölümle cezalandırır. Çünkü onlara göre tanrılardan başkasının üretmesi ve onlardan daha başarılı olması mümkün değildir. Aksi takdirde tanrılıkları sorgulanmaya başlanır ve kendilerine güven azalır. Tanrıların, hiçbir zaman üretenleri desteklediği görülmüş bir olay değildir. Bu olay, yerel Yunan sanatının dış etkenlere karşı verdiği savaşımın bir ifadesidir.

Sonradan yaptıklarından nedamet duyan Tanrı Apollon, derisini yüzdürerek zeytin ağacına astırdığı Marsyas’ı bir ırmağa (Çine Çayı) dönüştürüp ölümsüzleştirerek hatasını düzeltmeye çalışmış olsa da Marsyas’ın ölümü, son derece hüzün verici olmuştur.

Tanrı Apollon tarafından derisi yüzdürüldükten sonra bir zeytin ağacına asılan Marsyas’ın akan gözyaşları, bir kayanın dibinden Çine Çayı’na karışır. Ve o gün bu gündür gözyaşları hâlâ akmakta Marsyas’ın. Önüne kurulan büyük sete rağmen koca ovayı sulayarak insanlara bolluk ve bereket bahşetmektedir, Marsyas’ın gözyaşları. 

MEDEİA

Yunan mitolojisine göre Kolkhis kralı Aietes’in kızı ve Argonautlar Destanı’nda adından söz edilen efsanevî büyücü kadındır, Medeia. Kralın kızı Medeia, Altın Post’u almak için aynı zamanda babası olan Kral Aietes’in huzuruna çıkan Argonautlar arasındaki İason’u görür görmez ona büyük bir aşkla vurulur. Başlangıçta bir iyilik perisi ve Argonautların koruyucusu olarak görülmesine rağmen geç tarihli söylencelerde adından, barbar ve kötü büyüler yapan bir rahibe olarak söz edilir. Babasına karşı kendisinin âşık olduğu İason’u koruyup onun Altın Post’u almasına yardım eder.

Son derece güçlü bir büyücü olan Medeia, artık Argonautların ve İason’un bütün işlerini eline alır ve dilediği gibi yönetmeye başlar. Kral Aietes, her ne kadar görünüşte Altın Post’u vermeye razı gibi görünse de işin aslı öyle değildir. Altın Post’u vermek niyetinde olmayan Kral Aietes’in yerine getirilmesi pek de kolay olmayan koşulları vardır. Kral Aietes tarafından, yerine getirilmesi istenen koşullara göre İason’un, bir ejderi öldürmesi, ateş püsküren, tunç ayaklı iki boğayı boyunduruğa koşması ve öldürdüğü ejderin dişlerini ekmesi gerekmektedir. İason, istemeyerek de olsa bu koşullara evet der. Tam o sırada araya giren Medeia, kendisini eş olarak almaya söz vermesi durumunda İason’a yardım edeceğini söyler. İason, söz verince de büyülü bir merhem hazırlar, ona. Bu merhemin sürüldüğü bedene silahın işlemesi, bir gün boyunca yaralanması ve ölmesi mümkün değilmiş. Bunun yanı sıra ejderhanın dişlerinin ekildiği topraktan silahlı adamların biteceğini, aralarına bir taş atılması durumunda bu silahlı adamların, kavgaya tutuşarak birbirilerini öldüreceklerini de bir bir anlatır, İason’a. Medeia’nın söylediklerini harfiyen yerine getiren İason, boğaları boyunduruğa koşar, ejderin dişlerini tarlaya eker ve ekilen o taşlardan fışkıran silahlı adamları, birbirleriyle çarpıştırarak öldürtmeyi başarır. Ancak buna rağmen Altın Post’u vermeye yanaşmayan Aietes, Argo teknesini yakmaya ve Argonautları öldürmeye kalkışır. Ancak kendisinden daha hızlı davranan kızı Medeia, İason’la el ele verip Altın Post’u bekleyen ejderi uyuttuktan sonra Altın Post’u alır ve Argo adındaki gemiye kaçar. Ertesi sabah Argo, henüz şafak sökmeden yola çıkar.

Birlikte kaçtığı Argonautları izleyen Kolkhislileri oyalamak amacıyla öldürdüğü kardeşi Absyrtos’un uzuvlarını keserek denize atar. Teselya bölgesinde bulunan İalkos’a varınca birlikte kaçtığı İason’la evlenen Medeia; İason’un babası Eson’u parça parça edip kazanda kaynatarak onun gençleşmesini temin eder.

Aynı uygulamayı, İason’un düşmanı ve amcası Pelias’a da yapacağına dair söz verir. Ancak parça parça ettikten sonra ölü halde bırakarak kocası İason ile birlikte Korinthos’a kaçar. Kolkhisli korkunç Medeia’dan erken usanan İason, evleneceği birini arar. Bu arama sonucunda Korinthos Kralının kızı Glakue ile ilişki kurar. Terk edilmiş eş yazgısını kabullenmiş gibi görünen Medeia, geline muhteşem bir gelinlik gönderir. Ancak gelin elbiseyi giydiğinde elbise tutuşmaya başlar. Glakue ile yardımına koşan babası yanarak can verirler. Glauke’nin uğruna kendisini terk eden İason’a daha ağır bir ceza verme çabasında olan Medeia, İason’dan olma iki oğlunu bıçaklar. Sonra bir ejderha tarafından çekilen bir arabayla uçarak Atina’ya kaçar. Burada Kral Aigues ile evlenir. Eski karısından olma oğlu Theseus’u zehirlemeye çalışan Medeia’yı suçüstü yakalayan Aigues, Medeia’yı kovar. Medeia, Aigues’ten olma oğlu Medos’u da yanına alarak Asya’ya kaçar, Medos, bir zaman sonra ölünce Medeia Kolkhis’e döner. Babasını zorla tahtan uzaklaştıran Perses’i alt yenerek babası Aietes’i tekrar tahtına oturtur.

Efsanenin ve tragedyanın kadın kahramanları arasında en güçlü, en çarpıcı bir tiptir, Medeia. Kişiliği ve maceraları edebiyata konu olmuş ve halen de olmaktadır. Yerine göre seven, hor görülen ve özverisi karşılıksız kalan, yabancılık, itilmişlik, kıskançlık duyan bir kadındır, Medeia.

MEDUSA

Yunan mitolojisinde Okeanos’un öte tarafında oturan Medusa, pençeleri ve tunçtan kanatları bulunan ve başları yılanlarla çevrili yaratıklar olan Gorgonlardan biridir. Sthene ve Euryale ile kardeş olan Medusa, üç kız kardeşin en tehlikelisi ve tek ölümlü olanıdır. Baş tanrı Zeus ile Danae’nin Perseus adındaki oğlu tarafından başı kesilerek öldürülür. Perseus, Graeae tarafından kendisine verilen ayna ile Medusa’ya bakabilmiş ve böylece kafasını, taşa dönüşmeden kesmeyi başarmıştır. Bazı kaynaklara göre Perseus, Hermes’in kendisine verdiği orak ya da Athena tarafından verilen ayna veya kalkanla Medusa’yı öldürmüştür.

Sağ tarafında zehirli kanın sol tarafında panzehirin bulunduğu söylenen Medusa’nın kafası kesildikten sonra boynundan denize sıçrayan iki damla kandan Chrisaor ve Pegasus doğmuştur. Kaynaklardan bir kısmı da kafası kesildiğinde Medusa’nın hamile olduğunu yazar. Pegasus ile Khrysaoros adlarındaki iki çocuğunun da babasının Deniz Tanrısı Poseidon olduğu rivayet olunur. Bir başka kaynağa göre de Medusa’nın boynundan fışkıran her bir kandamlası yılanlara dönüşmüştür.

Medusa, baktığı kişileri taşa dönüştüren gözlere sahip ve başı yılanlarla çevrili olan korkunç bir yaratıktır. Zekâ Tanrıçası Athena, Perseus tarafından kendisine armağan edilen Medusa’nın kesik başıyla kalkanını süsler. Başka bir kaynağa göre ise Perseus Medusa’nın kafasını Argos’taki pazar yerine gömmüştür.

Evine, annesinin yaşadığı adaya döndüğü zaman annesinin kralla zorla evlendirilmeye çalışıldığına tanık olan Perseus, annesine: “Anne, gözlerini kapat” der. Medusa’nın kesik başını havaya kaldırır. Medusa’nın kesik başını gören herkes, lânetten ötürü bir anda taşa dönüşür.

(M. Ö 43, Sulmona – M. S. 17, Constanţa) tarihleri arasında yaşayan Romalı şair Publius Ovidius Naso’ya göre de Medusa’nın kafasını süsleyen yılanlar, Athena’nın lânetidir. Çok güzel bir kız olan Medusa, altın sarısı saçlarıyla Poseidon’un gönlünü çalar. Poseidon, Athena’nın bir tapınağında Medusa ile birlikte olur. Buna son derece sinirlenen Athena, buna karşılık Medusa’nın saçlarını yılanlara dönüştürür. Yüzünü de öylesine çirkin bir duruma sokar ki yüzüne bakan herkes taşa dönüşürmüş.

MEMNON

Yunan mitolojisine göre Şafak Tanrıçası Eos ile Truva kral soyundan gelen Tithonos’un oğlu olan Memnon, Etyopya kralıdır. Öyküsü; [“Aithiopis (Etyopya) Destanı”] adlı yitik yapıtta anlatılır.

Memnon, kuzeni olan Hektor’un öldürülmesinin ardından Truva’ya yardıma gider. Sırtında Hephaistos tarafından yapılan zırhlar bulunan Memnon’un elinde de yine Hephaistos tarafından yapılan güçlü silahlar vardır.İlkin Aias ile karşılaşır. Ancak birbirilerine karşı üstünlük sağlayamazlar. Sonra Nestor ile savaşır. Nestor’un oğlu Antilokhoos, babasını savunmaya başlar. Bu kez üstün gelen Memnon, Nestor’un oğlunu öldürür. Akhilleus, Patroklos’un ölümünden sonra Antilokhos’u kendine iyi arkadaş edinir. Antilokhos, Memnon tarafından öldürülünce araya giren Akhilleus, arkadaşı Antilokhos’un intikamını almak üzere Memnon’un karşısına çıkar. Oğlunun Memnon’u öldüreceğini, ancak onu öldürdükten sonra sıranın, oğluna geleceğinden haberdar olan Thetis, oğlu Akhilleus’un, Memnon ile savaşmasına engel olmaya çalışır. Ama başarılı olamaz. Çünkü sinirinden annesini dinlemeyen Akhilleus, intikam alma duygusuyla yanıp tutuşmaktadır. Thetis, Memnon’un annesi tanrıça Eos ile birlikte Zeus’a başvururlar. İkisi de oğulları için ona yalvarmaya başlarlar. Zeus, Hektor ile Akhilleus için yaptığı işlemde olduğu gibi işi, kader tahtasında halletmeye çalışır. Neticede Memnon’un öleceği çıkar ortaya. Gerçekten de savaşın galibi olan Akhilleus, Memnon’u öldürür.

Bunun üzerine annesi Şafak Tanrıçası Eos, oğlu Memnon’un cesedini alarak gözyaşları arasında güneye doğru yola çıkar. Güneşin doğuşuyla birlikte bütün bitkilerin üzerinde oluşan “Çiy” (Şebnem) taneciklerinin tanrıça Eos’un gözyaşlarından oluştuğu söylenir.

Memnon için III. Amenodet tarafından Mısır’da dikilen, ancak M. Ö. 27 yılında meydana gelen deprem neticesinde yıkılan ünlü Memnon Heykeli, her gün söken şafakla birlikte iç çekerek ağlarmış. Bu ağlama işi gerçekten de doğruymuş. Zira heykelin kırık yerlerinde biriken çiyler, güneş ışığının etkisiyle ve ses veren titreşimler neticesinde akarmış. Memnonis adıyla bilinen kuşların da, Memnon’un yakılan cesedinin gökyüzüne savrulan küllerinden oluştuğuna inanılır.

METİS

Yunancada “bilgelik” anlamına gelen Metis, aklı ve bilgeliği sembolize eden eski Yunan Hikmet tanrıçasıdır. Baştanrı Zeus’un ilk karısı ve Athena’nın annesidir. Okeanos ile Tethys’in kızları olan Metis, ikinci kuşak tanrılardandır, Zeus ve kardeşlerinin doğumları öncesinde dünyaya gelmiştir. Zeus, kendisine yardım eden Metis tarafından verilen bir iksiri, babası Kronos’a içirir. İksiri içen Kronos, yuttuğu çocuklarının tamamını kusarak geri çıkarır.

Zeus, babasının tahtını ele geçirdikten hemen sonra ilk evliliğini Okeanos kızı, “bütün tanrılardan ya da ölümlü insanlardan daha çok bilen” tanrıça Metis ile yapar. Bu birleşme, tahta çıkışında onun hizmetindeki kurnaz zekâyı temsil eder. Metis, “kurnazlık, olup bitecekleri önceden görebilme yetisi, yaş tahtaya basmama, yolunu şaşırmama ve hiçbir beklenmedik saldırıya maruz kalmamayı” ifade eder. Bu öngörü yeteneği nedeniyle Metis’le evlenen Zeus için Metis’i yanında dolaştırmak yeterli değildir. Zira kendisi Metis olmak arzusundadır.

Bir efsaneye göre Zeus, karısının hamile olduğunu öğrenince, kendi tahtını sarsabilecek, kendisinden daha güçlü bir çocuk doğuracak korkusuyla Metis’i yutar. Bunun sonucunda Metis, Zeus’a ömrü boyunca iyi ve kötü hakkında bilgi verir.

Başka bir efsaneye göre de Baştanrı Zeus, kendisinden Zekâ Tanrıçası Athena’ya gebe kalan karısı Metis’in, kendisinin, yerini alacak ve tahtına el koyacak bir erkek çocuk doğuracağından korktuğu için Metis’i yıldırımlarıyla çarparak öldürür. Karnında bulunan Athena’yı da kendisi yutar. Söylenceye göre Athena, Baştanrı Zeus’un karnından ya da başından zırhıyla doğar.

Metis, ilahi bilginin ve kutsal aklın, yani “hikmet”in tasviri, vücud bulmuş halidir. Hikmetin sembolü olan “su”, Metis’in de başlıca simgesidir.

Bir efsaneye göre; Uranos ve Gaia, Metis’in Athena’ya hamileliği sırasında Metis’in doğuracağı bir erkek çocuğun, Zeus’u tahttan indireceği kehanetinde bulunması nedeniyle, bir başka efsaneye göre de Athena’nın sadece kendi çocuğu olmasını istemesinden ötürü (çocuğun hem annesi hem de babası olmak için); Zeus, Metis ‘i yutmuştur. Böylece akıl gücü aracılığıyla elde edebileceği dünya hâkimiyetini kimseyle paylaşmamayı amaçlamıştır.

Athena’yı da kafasından doğurmuştur. İçeride boş durmayan Metis de kızı için bir zırh yapmaya başlar. İçinde yapılmakta olan zırha vurulan darbeler,  Zeus’un başını çatlatırcasına ağrıtır ve Zeus, Hephaistos’u çağırır. Hera’nın oğlu Hephaistos ustaca bir darbeyle Zeus’un kafasını yarar ve Athena tepeden tırnağa zırhlar içinde ve bir yetişkin olarak çıkar. Babasının kafasından doğan savaş, zanaat ve akıl tanrıçası Athena, zaman içinde bilgelik, akıl ve saflığı temsil eder olmuştur. Athena’nın bilgeliğin tanrıçası olmasına şaşmamak lazım, çünkü Athena bilgeliğin kızıdır. Athena Zeus ‘un en sevdiği çocuğudur. Athena, Atina şehrine zeytin ağacını verdikten sonra da Atina’nın hâkimi olmuştur.

MİNOTAUROS

Yunan mitolojisine göre Denizler Tanrısı Poseidon tarafından Girit Adası’na gönderilen Beyaz boğa ile kral Minos’un karısı Pasiphae arasında gelişen bir âşkın meyvesi olan Minotauros, boğa başlı, insan bedenli bir canavardır.

Girit’in egemeni olan Kral Minos, gücünü göstermek amacıyla Poseidon’dan ona kurban edeceği bir boğayı denizden çıkartıp vermesi talebinde bulunur. Poseidon, Minos’un talebi üzerine denizden çıkardığı boğayı Minos’a verir. Ancak hayvancağız Minos’a çok şirin görünür. Bundan ötürü kurban etmeye gönlü razı olmayan Minos, onu saklar.  Onun yerine başka bir boğayı kurban eder. Kendisi tarafından verilen boğanın kurban edilmediğini öğrenince sinirlenen Poseidon, Minos’un karısı Pasiphae’nin, boğaya karşı aşk duymasını sağlar. Bunun üzerine boğaya âşık olan Pasiphae, boğa ile cinsel birliktelik yaşar. Bu birliktelik sonrasında hamile kalan Pasiphae, boğa başlı ve kuyruklu, insan bedenli Minotauros’u doğurur.

Kimsenin bu durumdan haberdar olmasını istemeyen Minos, Minotauros’u; sanatçı Daidalos’a yaptırdığı ve içinden kimsenin çıkamayacağı Labyrinthos adlı, binaya kapatır. Minotauros, insan etiyle beslenmektedir. Bu nedenle, savaşta Atinalılara karşı başarı elde eden Minos, onlardan haraç olarak, her yıl Minotauros’un yemi için yedi genç erkek, yedi genç kız ister. Atinalılar, anlaşma gereği her yıl Minotauros’a kurban edilmek üzere yedi genç erkek ve yedi genç kızı Minos’ gönderir. Üçüncü haraç yılı gelmiştir. Minos’a yedi delikanlı ve yedi genç kız gönderilmesi gerekir. Buna karşı çıkan Theseus, bu geleneğin sona erdirilmesini ister. Ama bunun için boğanın ortadan kaldırılması gerekir. Bu görevi, kendisi gönüllü olarak üstlenir. Minotauros’u öldürmek için Girit’e giden gemiye biner. Labyrintos’a sokulacak kafilenin içinde Theseus da vardır. Kral Minos’un kızı Ariadne, Theseus’u görür görmez kendisine âşık olur.  Kendisiyle evlenmesi koşuluyla kendisine yardımcı olacağını söyleyen Ariadne, Theseus’tan söz alınca Daidalos’un öğüdüyle ona bir yumak iplik verir. İpliğin ucunu girişe bağlamasını, böylece dönerken ipi izlemesi sonucunda çıkışı bulabileceğini söyler. Ariadne’nin yardımıyla Labyrinthos’a girmeyi başaran Theseus, uykuda yakaladığı Minotauros’u kıpırdamaz halde yere bastırıp yumrukları ile öldürür.

MNEMOSYNE

Yunan mitolojisine göre ilk Titanlardan biri olan Mnemosyne, Uranos ile Gaia’nın kızlarıdır. Bellek ve hatıranın kişilik kazandırılmış şeklidir. Baştanrı Zeus ile birliktelik yaşayan Bellek Tanrıçası Mnemosyne, bu birliktelik neticesinde mitolojide Musalar (Müzler) olarak bilinen dokuz Esin Tanrıçası’nı doğurur. Efsaneye göre Zeus, Mnemosyne ile dokuz gece geçirir. Bir yıl sonra bu gecelerin her biri için bir Müz(esin tanrıçası) doğurur. Bu tanrıçalar şunlardır: Cleio, Euterpe, Polyhymnia, Thaleia, Melpomene, Terpischore, Erato, Urania ve Calliope.

Mnemosyne,  aynı zamanda “Ölüler Ülkesi” olarak da bilinen Hades’te akan bir nehrin adıdır. Lethe’nin zıddı olan bu nehrin, kendisinden içenlere (ki bunlar, reenkarnasyon denilen yeniden Doğuş’a hazırlanan ölü canlardır) geçmiş yaşamları hakkındaki her şeyi hatırlattığına inanılır.

MOİRALAR

Yunancada “kader” anlamına gelen ve Homeros tarafından kaleme alınan destanlarda; genellikle “ecel” ve “ölüm”ü çağrıştırmasından ötürü “kader” olarak çevrilen Moiralar, uğursuz-zorlu olarak tanımlanırlar.

“Hisse” veya “Hisse veren” anlamına gelen Moiralar, sayıları üç olan Kader Tanrıçalarıdır. Bu tanrıçalar, M.Ö. VIII. yy.’da yaşayan Yunanlı şair Hesiodos tarafından kaleme alınan Thegonia adlı yapıtta; “yaşama paylarımızı düzenleyenler” olarak tanımlanır. Yunan ilk çağının alın yazısı ve kader konusundaki düşüncesi şöyledir: “İnsan ana karnından doğar doğmaz kader onun ömür ipliğini bükmeye koyulur, üç Moira her insanın ipliğini büker dururlar, günün birinde de keserler, o anda insan ölür. İlyada’da dövüşen bir savaşçı için şöyle deniyor (İl. IV, 517): Bitti ömür yumağı tam o sırada!…”

Horalar adındaki üç Mevsim Tanrıçası’yla kardeş olan Moiralar, yalnız insanın ömür payını değil, aynı zamanda mutluluktan ve mutsuzluktan da pay verirler insanlara. Kimi zaman Ölüm Tanrıçası Ker ile bir tutulan Moiralar, İlkçağ Yunan’ında en üstün gücü ve evrensel yasayı ifade eden soyut bir kavram iken, zaman içerisinde insan şeklinde bir cisim niteliği kazandırılarak mitolojiye dâhil edilirler.

Moira denince genel olarak ecel ve ölüm akla gelir. Bunun içindir ki Homeros tarafından kaleme alınan destanlarda kader olarak çevrilen Moiralar, uğursuz ve zorlu şeklinde betimlenirler. Zeus’tan da daha güçlü ve üstün konumda bulunmalarından ötürü Koca Zeus’un, onlara karşı gelmesi ve onların kararlarını değiştirmesi olanaksızdır. Savaş alanında oğlu Sarpedon yaralandığı zaman ikircikli davranan Zeus, bir an sevgili oğlunu alıp kaçırmayı geçirir aklından. Ama karısı Hera, kaderi öne sürerek dikilir karşısına kocasının.

Homeros tarafından kaleme alınan destanlarda bir ya da birkaç Moira’dan söz edilmesine rağmen adları söylenmezken, Hesiodos tarafından kaleme alınan Thegonia’da bunlar üç kız kardeş olarak tanıtılır ve adları verilir. Moiralar Zeus’la Themis’in kızları, Horaların kardeşleridir (Theog. 905 vd.):

… Klotho, Lakhesis, Atropos tanrıçalar ki bilge Zeus büyük üstünlük vermişti onlara ki onlar verir yalnız insanlara mutlu ya da mutsuz yaşama paylarını.

Burada Moiralar yalnız ömür payını değil, bir de mutluluk ve mutsuzluk payını veriyor demektir insanlara. Kimi yerde Keder ile bir tutulan Moiraların herhangi bir efsanesi mevcut değildir (Kerter). Onlar yarı dinsel, yarı filozofik bir görüşün canlandırılmış imgeleridir. Platon tarafından kaleme alınan “Devlet” adlı yapıtın son bölümünde, yeniden yeryüzüne çıkacak olan ruhların Moiralara başvurduğu anlatılır (Dev. X, 620de):”Bütün ruhlar hayatlarını, geçtikten sonra gene o sırayla Lakhesis’e yaklaşmışlar. Lakhesis her birine kendi perisini vermiş; bu peri hayatı boyunca ona hizmet edecek, seçtiği kadere göre yaşatacakmış onu. Bu peri ilkin ruhu Klotho’ya götürüp onun eli altından ve döndürdüğü kirmenden geçiriyormuş; böylece ruh seçtiği kadere bağlanıyormuş. Ondan sonra Airopos, Klotho’nun eğirdiği kaderi ölçülmez hale sokuyor, sonunda ruh hiç arkasına dönmeden Kaderin tahtı önüne gelip duruyor, sonra öte yanına geçiyormuş”.

MUSALAR

Yunan mitolojisine göre tüm sanatların sanatçılarına ve özellikle de şairlere ilham veren Musalar ya da Müzler, Esin Tanrıçaları’dır. VIII. yy.’da yaşayan Yunanlı şair Hesiodos tarafından kaleme alınan Thegonia adlı yapıtta yazılanlara göre Baştanrı Zeus ile Titanlı Bellek Tanrıçası Mnemosyne’nin dokuz gece birlikte olmaları neticesinde Pieria’da dokuz kardeş olarak doğan Musalar, orijinal bir tasavvurdurlar.

İnsana akıl ve kabiliyet vermek suretiyle yaratma yeteneğini oluşturan Musalar, şiirin; öteki sanatların ve bilimin ilham verici tanrıçalarıdır. Antik dönemde bir şair ya da bir besteci yapıtını yaratmaya başlamadan önce esin perileri olan Musalardan yardım talebinde bulunurdu.

Tanrıça olmalarına rağmen mistik bir tanrıdan çok, insan ile tanrı arasında bir tasavvur şeklinde düşünülen Musalar, çoğunlukla insanların bulunduğu yerlerde dolaşırlar. Her dört yılda bir onurlarına şenlikler düzenlenirdi. Eski resim ve heykellerde, çoğunlukla elyazmaları taşırken ya da müzik aletleri çalarken görülürler.

Olympos Dağı’nda düzenlenen şölenlerde önderleri tanrı Apollon liri ile müzik çalarken, Yunanistan’ın birçok bölgesinde tapınım gören Musalar da tanrıları eğlendirirlerdi.

Adları hemen hemen her şiirde geçmesine rağmen genelde tanrıların bütün şenliklerinde şarkı söyleyip dans eden Musaların kendilerine özgü bir destanları mevcut değildir.

Çoğunlukla Boiotia’da bulunan Helikon Dağı’nda oturdukları söylenen Musaların adları ve görevleri şöyledir: Kleio tarih; Euterpe müzik; Thaleia komedi; Melpomene trajedi; Terpsikhora dans; Erato lirik şiir; Holymnia şiir; Orania astronomi ve Kalliope belagat tanrıçasıdır.

Bilim, kültür ve sanat eserlerinin korunduğu, saklandığı ve sergilendiği yapı ya da alanların adı olan müze sözcüğünün kaynağı, mitolojideki Musalardır. Yani, müze ilham perisi demektir.

NANNAKOS

Yunan mitolojisine göre Deukalion Tufanı öncesinde yaşayan Phrygia krallarından biridir. Kendisi hakkında iki efsane bulunmaktadır. Bunlardan birincisine göre Nannakos, Deukalion Tufanı’nın olacağını önceden sezdiği için halkıyla birlikte tufanı önlemek amacıyla toplu şekillerde tanrılara yakarıda bulunmada önayak olur. Bu dualar esnasında sürekli ağlayarak gözyaşları döker. O dönemden günümüze değin gelen “Nannakos’un gözyaşları” deyimi Nannakos’un tanrılara yakarılar sırasında döktüğü bu gözyaşlarına dayanır.

Hakkındaki ikinci efsaneye göre de Nannakos, üç yüzyıl gibi uzun bir yaşam sürmüş. Ölmeden önce, kendisinin öleceği gün meydana gelecek olan büyük bir tufanla tüm halkının yok olacağını söyler. Zira bu haber, tanrılar tarafından önceden kendisine bildirilmiştir. Gerçekten de öldüğü gün ülkesinde yaşayan halk, topluca ağlamaya başlamış. Bir zaman sonra da tufan olmuş, böylece tanrı sözü gerçekleşmiştir.

Her iki efsane de, Tufan söylencesinin Anadolu kaynaklı olduğunun bir göstergesidir.

NEMESİS

Yunan mitolojisine göre aynı zamanda kaderlerinden kaçan insanlara karşı uygulanan ilahî intikamı sembolize eder. Gece Tanrıçası Nyks’in kızıdır. İntikam (öç) tanrıçasıdır. Aynı zamanda dünyada adaleti koruyan, haklıyı haksızdan ayırt eden bir Ahlâk Tanrıçası olarak da kabul görür. 

Adaleti sağlamak için intikam almayı savunan acımasız ve gaddar bir tanrıçadır. Yunan mitolojisinde, aşırı gurur ve enaniyete düşenleri cezalandıran tanrıçadır. İnanışa göre Nemesis, kin güden ve yapılan hata ya da kötülüğün karşılığını getiren kaderin vücut bulmuş biçimidir.

Efsaneye göre Nemesis, Baştanrı Zeus’un sarkıntılıklarından kurtulmak amacıyla kaz görünümüne bürünür. Ama Nemesis’in peşini bırakmak niyetinde olmayan Baştanrı Zeus da erkek kaz kılığına bürünerek Nemesis’le birlikte olmayı başarır. Bu birliktelik neticesinde Gece Tanrıçası Nyks’in kızı Nemesis’ten olma yumurtadan Helene ile Dioskurlar dünyaya gelir. Gece Tanrıçası Nyks tarafından kendi kendine üretilen Nemesis, Haklı Öfke Tanrıçası’dır.

Bir başka efsaneye göre de Koca Zeus, onunla birlikte olmak için her yolu dener. Ancak güzel gözlü Nemesis; buna karşı çıkar, izin vermez ona. Ama ne olur ne olmaz diyerek tedbiri de elden bırakmaz. Zeus’tan kurtulmak amacıyla şekilden şekle girmektedir.  Günlerden bir gün kaz şekline dönüşen Nemesis, Taygetes dağlarındaki sazlıkta uyumaktadır. Bunu fırsata dönüştüren Koca Zeus, kuğu kılığına bürünüp onunla birlikte olur. Nemesis, bu birliktelik sonrasında bir yumurta yumurtlar. Nemesin’in yumurtladığı bu yumurta, çobanlar tarafından bulunup Leda’ya götürülür. Leda tarafından saklanan bu yumurtadan Helene doğar. Helene çok güzel kız olduğu için Leda, onu öteki çocuklarıyla birlikte kendi kızıymış gibi büyütür.

Hesiodos, Thegonia adlı yapıtında;  “Bir de ölümcül Nyx (Gece) Nemesis’i doğurdu, fani insana acı vermek için” der.

Homeros’ta nemesis sadece soyut bir tecessüm/şahıslandırma olarak geçer.

NİKE

Yunan mitolojisine göre tanrıların bir armağanı olarak yeryüzüne gönderilmiştir.Olympos tanrıları soyundan gelen bir tanrıça değildir. Soyut kavramların kişileştirilmiş biçimi olan tanrıçalardan biridir. Olympos tanrıları kuşağından önce olmasına rağmen kimi efsanelerde Zekâ Tanrıçası Athena ile özdeş tutulan Nike, Zaferin somutlaştırılmış biçimidir. Zafer Tanrıçası’dır. M.Ö. VIII. yy’da yaşayan Yunanlı epik şair Hesiodos’a göre Pallas(Athena) ile Okeanos’un kızı olan Styks (Cehennem) Irmağı’ndan doğmadır. Kimi mitologlar tarafından Olymposlular öncesi Tanrı Grubu’ndan Pontos (Deniz) soyundan gelme olarak gösterilen Nike, hızlı uçabilen kanatlı güzel bir kız şeklinde betimlenir. Homeros’un destanlarında adından söz edilmeyen Nike, heykel ve resimlerde en çok tasvir edilen ölümsüzler arasında yer alır.

NİOBE

Yunan mitolojisine göre fazla çocuk doğurmanın ve analığın öncelikli önem arz ettiği anaerkil toplumun dışa vurumu olan Niobe, Phrygia’nın efsanevî kraliçesidir. Thebai kralı Amphion’un karısı ve lânetli soyun atası olan Pelops’un kız kardeşidir. Sonradan Tanrılar Sofrası’na alınan Tantalos’un kızıdır. Babasının kralı olduğu Sipylos Dağı eteklerindeki Tantalis kentinde doğar. Birlikte büyüdüğü Tanrıça Leto ile arkadaşlık eder.

Efsaneye göre Niobe, kendisiyle evli olduğu Thebai kralı Amphion’dan altısı kız, altısı erkek (bu sayı, kimi kaynaklarda yedisi kız, yedisi erkek olmak üzere on dört çocuk olarak gösterilir) on iki çocuk doğurur. Günün birinde sadece Artemis ve Apollon adlarında iki çocuğu olan Leto’yu küçümseyen ve kendini ondan üstün gören Niobe, Thebai halkına kendisine tapınmalarını söyler. Bu sözleri gökyüzünde duyan kızgın Leto çocukları Artemis ve Apollon’a, Niobe’nin çocuklarını öldürmelerini söyler.

Apollon oklarıyla Niobe’ nin altı  (kimi kaynaklara göre yedi) erkek çocuğunu, Artemis ise yine oklarıyla kalan altı (kimi kaynaklara göre yedi) kız çocuğunu öldürür. Yaslar içinde gencecik bedenlerin yanına çöken Niobe, öylece kalakalır. Gözlerinden oluk oluk yaşlar akıyordu. Çevresinde kimsecikler kalmadığı için çocuklarını defnedemedi kara toprağa. On gün durmadan ağlar, durur. On gün sonra Zeus, tüm ölüleri taşa çevirdi. İşte o gün acıktığı aklına gelmişti, talihsiz Niobe’nin. On gündür hiçbir şey yememiş, içmemiş hep ağlamıştı. Zeus, Niobe’yi acılarını yüreğinde sindirsin diye Akheloos Irmağı’nın kıyısında bulunan Sipylos Dağı’nda, taşa çevirir. Niobe’nin çocuklarının tamamının Tanrıça Leto’nun teşvikiyle oğlu Apollon ve kızı Artemis tarafından öldürülmesi üzerine analık içgüdüsüyle intikam alan Tanrıça Leto’nun sevincine karşın analık içgüdüsünün vermiş olduğu acıyla kıvranın Niobe, taş kesilip sonsuza değin ağlar. Günümüzde Sipil Dağı’nın eteklerinde Ağlayan Kaya ya da halk arasındaki adıyla Niobe Kayası olarak bilinen kayanın; Homeros’un sözünü ettiği Zeus’un taşa dönüştürdüğü Niobe’yi temsil ettiğine inanılır.

Niobe’nin bu acılı halini betimleyen ve insan yüzünü andıran Manisa’daki Ağlayan Kaya’dan çıkan su kaynağı’na “Niobe’nin Gözyaşları”  adı verilmiştir.

Bir başka Yunan söylencesine göre Peloponez’de yaşayan ilk insanın kızı olan Niobe, canlı yaratıkların tamamının annesi ve Baş tanrı Zeus’un birlikte olduğu ilk ölümlü kadındır.

Ağlayan Kaya, uluslararası kaynaklar da dâhil olmak üzere literatürde kimi zaman “Taş Suret” olarak da anılır. Kimi kaynaklarda da bu taş suret, aynı dağda bulunan Hitit Kybele Heykeli ile karıştırılmıştır.

Niobe’nin bu hazin öyküsü, İlyada’da (XXIV/ 602-617) şöyle anlatılır:

Apollon öfkelenmişti Niobe ‘ye

Öldürmüştü oğullarını gümüş yayıyla.

Kızlarını da okçu Artemis öldürmüştü

Niobe güzel yanaklı Leto ile bir tutuyordu kendini,

Diyordu; Leto iki çocuk doğurdu bense bir düzine.

İki kişi Apollon’la Artemis öldürdü hepsini.

Ölüler yatıp kaldılar kanlar içinde

Kimsecikler yoktu onları gömecek,

Herkesi taşa çevirmişti Kronosoğlu

Göklü tanrılar gömdü ölüleri onuncu günü

İşte o gün yemek geldi Niobe ‘nin aklına

Gözyaşı dökmekten yorgun düşmüştü.

Bugün Sipylos kayalıklarının, ıssız doruklarında

Akhelos ırmağı kıyılarında oynaşan su perilerinin

Yatakları var derler ya, işte oralarda,

Tanrı buyruğuyla taş olmuştur NİOBE,

Yüreğine sindirir durur acılarını.”

OİDİPUS

Efsaneye göre Oidipus’un babası Laios, Pelops’un oğluna tecavüz ettiği için Pelops tarafından lânetlenir. Bunun sonucunda Laios’un yeni doğan oğlu Oidipus, babasını öldürecektir. Evet, mitolojiye göre bir kâhin tarafından önceden Thebai kralı olan babası Laios’a: “oğlunun kendisini öldürdükten sonra karısı İokaste (Oidipus’un kendi annesiyle) ile evleneceğini” haber vermesi üzerine kral Laios, oğlunun ayak bileklerini iplerle sardırır (Yunanca oidipous, “şişik ayaklı“) ve Oidipus’un, kurtlara ya da kuşlara yem olması için ormana bırakılmasını emreder. Ancak Laios’a ihanet eden yardımcısı, küçük Oidipus’u bir çobana teslim eder. Çoban, Oidipus’u, çocukları olmayan Korinthos kralı Polybos ve kraliçe Merope’ye (veya Periboea) armağan eder. Polybos ve Merope, Oidipus’u kendi öz çocukları gibi sever ve büyütür. Korinthos Kralı ve kraliçesi oğulları Oidipus’la birlikte mutlu yaşarlar ta ki günün birinde bir şölen sırasında oldukça sarhoş bir davetli Oidipus’a “evlatlık” gözüyle bakana dek. Şölenin ertesi günü genç adam annesinin ve babasının kim olduğunu sorar kralı Polybos ve kraliçe Merope’ye. İkisi de inkâr eder. Bunun üzerine kuşkuya düşen Oidipus, Delphoi’ye doğru yola çıkar. Durumu öğrenmek için Delphoi kâhinine gider. Kâhin onu horlayarak başından savar; sorusuna hiç değinmeden iğrenç bir geleceğin haberini verir: Oidipus annesiyle beraber olacak, zina ürünü bir soyu türeyecek ve kendisine hayat vermiş olan babasının katili olacaktır. Dehşete düşen Oidipus nereye gideceğini pek düşünmeden oralardan kaçar; bir daha asla Korinthos’a dönmeyecektir. Delphoi’den çıkarken dar bir yol ağzında arabaya binmiş, yanında da birkaç hizmetçi bulunan bilinmedik yaşlı bir adama rastlar. Geçiş önceliği için çekişirler: Oidipus arabanın yanından geçmekte iken yaşlı adam onun kafasının orta yerine iki kamçı darbesi indirir. Oidipus hemen sert karşılık verir: Sopası ile ihtiyarı yere yıkar, sonra da delilleri karartmak için orada bulunan tanıkları öldürür. Artık yollarda başıboş dolanmaya başlar. Thebai’ye varır. Bu şehrin üzerinde bir belâ vardır: Çünkü; “Şehrin dolayında dağlık bir buruna bir canavar, çiğ et yiyen Sfenks yerleşmiştir.”

Sfenks, yolcuları gözetleyip her birine bilmecesini sorar; hiç kimse bilmeceyi çözemez, o da hepsini parçalayıp yer. Thebaililer her gün agoraya toplanarak bilmecenin cevabını bulmaya çalışırlar; kralları yeni öldürülmüş olduğundan kendilerini sfenksten kurtaracak olan kimseye sitenin tahtını da söz verirler. Oidipus oradan geçerken bilmece ona da sorulur: Bilmece şöyledir: “O hangi yaratıktır ki bir süre iki ayak üzerinde, bir süre üç, bir süre de dört ayakla yürür ve de, doğa yasalarına aykırı olarak, ayakları en çok olduğu zaman güçsüzdür?”

Oidipus, biraz düşündükten sonra şu yanıtı verir:

– O yaratık insandır. Çünkü insan bebekliğinde ellerini de ayak olarak kullandığı için 4 ayakla yürür. Büyüyünce sadece 2 ayağını kullanır. Ama yaşlılığında yürüyebilmek amacıyla bir de baston kullandığı için 3 ayaklı sayılır.

Oidipus’tan bu doğru yanıtı alan Sfenks, hemen o anda intihar eder. Bunun üzerine Oidipus’a minnettar kalan Thebai halkı, Oidipus’u kendilerine kral seçer. Kral seçilen Oidipus, eski kral Laios (babası)’un karısı İokaste (kendi annesi) ile evlenir. Böylece tanrıların kehâneti de gerçekleşmiş olur. Ondan Eteokles ve Polineikes adlı iki oğlu, Antigone ve Ismene adında iki de kızı olur. Sitede herkes onun mutluluğuna hayrandır. Birkaç mutlu yıldan sonra Thebai’de veba salgını yaşanır. Pek çok kişi bu salgın sırasında yaşamını yitirir. Artakalan insanlar, Oidipus’a tekrar onları kurtarmaları için yalvarır. Oidipus, Delphoi kâhinine danışır; kâhin ona orada mutluluk içinde yaşamakta olan günahkârı ülkeden kovmasını önerir. Oidipus eski kral Laios’a karşı işlenip cezasız kalmış olan cinayetin söz konusu olduğunu düşünür; suçluyu cezalandırmaya ant içer. Kör kâhin Teireisias’a sorar, kâhin açığa vurur ki, katil Oidipus’un ta kendisidir. O hem de kendi annesinin kocasıdır. Oidipus araştırır, Laios’un Delphoi’ye giderken öldürüldüğünü öğrenir ve aklına aynı yolda karşılaşıp öldürdüğü yaşlı adam gelir. Eş zamanlı olarak babası Polybos’un ölüm haberini alır ve haberi getiren ulak ona Polybos’un oğlu olmadığını açıklar. Öte yandan Oidipus, İokaste’den duyduğu bir öyküyü hatırlar: İokaste’in ilk kocasından bir çocuğunun ölmesi için ormana bırakılması. Oidipus ormana bırakılan çocuğun kendisi olduğunu anlar. Kehânet gerçek olmuştur.

Günâhları yüzünden kan ve kedere gömülen, herkes tarafından terk edilen Oidipus, artık sadece kör bir dilencidir. Umarsızlık içinde İokaste’nin altın iğneleri ile gözlerini oyar ve kızı Antigone’nin izinde yollara düşer. İokaste de kendisini odasında asar.

M. Ö. yaklaşık 495 – M. Ö. 406 arasında yaşayan Yunanlı trajedi şairi Sophokles tarafından M. Ö. 442’ye doğru kaleme alınan Antigone; M. Ö. 425’e doğru kaleme alınan [Oidipus Tyrannos (Kral Oidipus)] ve M.Ö. 401’de yayımlanan [Oidipus Epi Kolono (Oidipus Kolonos’ta)] adlı yapıtlara göre annesi ve karısı olan İokaste, gerçeği öğrenir öğrenmez kendini asarak yaşamına son verirken, oğul Oidipus, gözlerine mil çektirerek kendini kör eder ve İokaste’nin oğulları (kendi kardeşleri) tarafından Thebai’den kovulur. Daha sonra dayısı Kreon tarafından diri diri gömülmeyle cezalandırılan, ancak infaz öncesinde kendini asarak yaşamına son veren ve katı kurallara karşı çıkmanın sembolü haline gelen kızı Antigone’nin kılavuzluğunda Attike’ye giden Oidipus, Kolonos’ta esrarengiz bir şekilde kayıplara karışır.

ODYSSEUS

Yunan mitolojisine göre aynı zamanda Zekâ Tanrıçası da olan Atina’nın koruyucu Tanrıçası Athena tarafından yapılan bir büyü neticesinde gençleştirilen İthaki kralı Laertes ile oğlunun uzun zaman yokluğunun verdiği acıyla ölen Antikleia’nın oğulları olan Odysseus, İthaki Krallığı’nın efsanelik kralıdır. Bir başka söylenceye göre Olymposlularla Titanlar arasında meydana gelen savaşta Titanların safında yer almasından ötürü Baş tanrı Zeus tarafından cehennemde sonsuza değin büyük bir kayayı, bir dağın eteğinden yukarıya doğru yuvarlamakla cezalandırılan Sisyphos’un oğludur.

Babası Laertes henüz yaşıyorken krallığı kendisinden alır. Önce Helene’ye talip olduysa da sonradan kendisine Telemakhos adında bir oğul veren Penelope ile evlenir. Penelope ile evlendiği sıralarda Truva Savaşı başlayınca savaşa gitmemek için çeşitli bahaneler ileri sürdü ancak savaşa gitmek zorunda kaldı. Tahta at fikride Odysseus’a aitti. Bir söylenceye göre deli olduğunu ileri sürüp Truva Savaşı’na katılmamak için çare aramaya koyulduysa da neticede Biga Yarımadası ile Çanakkale yöresini kapsayan Troas’a birçok savaş gemisiyle varır ve Truva kuşatması boyunca da hem savaş hem de diplomasi konusundaki yetenek ve ustaca önerileriyle dikkatleri hep üstünde toplar.

Kendisini savaşa sürüklemekle suçladığı ve para, dama, zar ve âşık oyunlarının mucidi olan Palamedes’in taşa tutularak öldürülmesine neden olan Odysseus, Lokrisli mitolojik kahraman Patrokles için gerçekleştirilen cenaze oyunları sırasında Lokris kralı Aias ile Salamis kralı Aias’ı yenip küsülü olan Akhilleus ile Başkomutan Agamemnon’u barıştırır. Okçuluğuyla ün kazanan Malialıların kralı Philoktetes’i Limni Adası’na getirir. Vahşi kısraklarını insan etiyle besleyen yaralı durumdaki Diomedes’i korur ve öldürülen mitolojik kahraman Akhilleus’un silahlarına el koyar. Diomedes’le birlikte Truva’nın içlerine kadar girip Zekâ Tanrıçası Athena’nın “Palladium” adı verilen sihirli heykelini çalar ve Truva’nın yardımına gelen Trakyalı kahraman Rhesos’u öldürüp atlarına el koyar.

Tahta at fikrinin ortaya atılıp gerçekleşmesine ön ayak olan Odysseus, Yunanlıların üstünlüğünün ardından İthaki’ye dönüş yolunda on yıl devam eden bir yolculuğa çıkar. M.Ö. VIII. yy.’da yaşayan Yunan epik şairi Homeros tarafından kaleme alınan Odysseia Destanı’nda anlatıldığı üzere bu on yıllık yolculuk sırasında eski bir halk olan Lotophagoilerin yaşadığı Lopothagoi ülkesini; alınlarında irice bir tek göz bulunan Kyklops adlı devlerin ülkesini, Rüzgâr Tanrısı Aiolos’un adasını; Kalypso adındaki perinin ülkesi Ogygia (Septe) Adası’nı; Büyücü Tanrıça Kirke’nin İtalya’da Monte Circeo’daki mağarasını; Phaiaklar adındaki efsanevî halkın yaşadığı Skheria (Kerkyra) Adası’nı; Kafkaslarda Azak Denizi’nin kuzeyindeki bozkırlarda güneş görmeyen Kimmerler Ülkesini; Hades’in ülkesini ve İtalya’da Tiren Denizi kıyısında oturup insan etiyle beslenen Laistrygones adlı ilkel kavmin ülkesini dolaştıktan sonra dilenci kılığına bürünerek İthaki’ye döner. Dönüşünde kolayca tanınamayan Odysseus, karısı Penelope’ye talip olup kendisinin tahtını ele geçirmeye çalışanları öldürür.

Etrüsklerde “gezgin” anlamına gelen Nanos adıyla da anılan Odysseus, Yunan epik şairi Homeros tarafından kaleme alınan destanların dışında da farklı söylenceleri aktaran şairlerin birçoğuna esin kaynağı olur.

Zekâ tanrıçası Athena tarafından çok sevilen kahraman, Poseidon’un kinini kazandığından Truva dönüşü başına birçok belalar gelmiştir ve belalarla birlikte yaşadığı dönüş mitolojide bir nevi insanlığın öyküsü olarak bilinir, çünkü insanlara özgü zayıf yönler çerçevesinde gelişen olaylar anlatılır. Yıllar süren maceralardan sonra evine dönebilmiştir.

PAN

Yunan mitolojisine göre Arkadhia’da yaşayan çobanların tapındıkları keçi boynuzlu, keçi ayaklı bir tanrı olan Pan, “Faunus” adıyla Roma’ya geçen Yunan Doğa Tanrısı’dır. Yunancada “keçi” anlamına gelen “aigipan” sözcüğünden türemiş olan Pan, üzerinden bir süre geçtikten sonra sakallı ve boynuzlu bir insan görünümüne bürünür. Kırlarda aniden insanların karşısına çıkıp görüntüsüyle insanları korkuttuğu için panik sözcüğünün buradan türediği söylenmektedir. Çoban Tanrısı Hermes ile Penelope’nin oğlu olarak kabul görür.

Yunanca’da “tüm” anlamına gelmesinden ötürü doğa tanrıcılığının öncüsü olarak kabul edilen, felsefî ve ahlâkî bir doktrin olan stoacılığın yandaşları, Pan’ı, tabiatta bulunan evrensel bütünlüğün sembolü olarak kabul ederler. Bunun doğal sonucu olarak da Klasik Yunan’da Kırlar, Çobanlar ve Ormanlar Tanrısı olarak kabul gördüğü kadar, göründüğü zaman “Panik” yaratan, ürküntü veren kaba bir cinsellik tanrısıdır da. Filozoflar tarafından yaratılan etkiyle evrenin ve “büyük bütün”ün cisim halini almış şekli olan Pan, boynuzları ve kuyruğu bulunan, teke ayaklı olan, tepelerde dolaşan, sürüleri koruyan ve nymphelerin peşine düşen bir tanrıdır. Komik görünümüyle Olympos’taki tanrıların “Tüm”ünü eğlendirmesinden ötürü bu adın (Pan=tüm) verildiği tahmin edilmektedir.

Hakkında muhtelif söylenceler bulunan Pan’ın gönül verdiği Syrinks adlı bir nymphe kendisinden kaçarken bir sazlığa dönüşür. Sevdiği nymphenin dönüştüğü sazlıktan kopardığı yedi sazı balmumuyla yan yana yapıştırarak yanık sesli bir müzik aleti olan Pandion(Syrink)’u yapar. İnsan görünümlü olmasına rağmen bir keçi gibi anut, vahşi bir hayvan gibi hırçın ve bir geyik gibi hareketli olan Pan’ın haykırmasıyla doğanın tamamı “Pan Korkusu” denilen büyük bir “panik”e kapılırmış. Tıpkı Mezopotamya Doğa Tanrısı Tammuz (Fenike’deki Adonis)’un öyküsüne benzer bir öyküyle Hristiyanlık Dönemi Roma İmparatoru Tiberius zamanında denizden “Pan öldü” şeklinde duyulan esrarengiz bir nida ile birlikte bütün doğa figan ederek inlemiş. Eski dinlerin çöküşünü ifade ettiğine inanan Hristiyanlık, bu olayı, İsa’nın yükselişini dile getiren bir mucize olarak görür.

PANDORA

Antropagani, yani insanın varoluşuna ilişkin ifadelerde adından söz edilen ilk dişi insan olan Pandora, güçlü ve kendini beğenen erkekleri cezalandırmak amacıyla tanrılar tarafından yaratılmıştır. Birçok vasfıyla eski Yahudi inanışından tek tanrılı dinlere geçen Havva’yı andıran Pandora’nın, Ön Asya söylencelerinden, daha ziyade M.Ö. V. yy.’da Sami kaynaklarından Yunan mitolojisine geçtiği tahmin edilmektedir.

M. Ö. VIII. yy’da yaşayan Yunan şair Hesiodos tarafından kaleme alınan yapıtlarda anlatılanlara göre Olymposlular öncesinde mevcut olan Titanlar adlı Tanrılar Grubu’ndan biri olan Prometheus, özgürlüğün simgesi olarak kabul edilen ateşi, kendi tekellerinde bulunduran Olymposlulardan çalarak insanlara getirir. Buna çok öfkelenen Baştanrı Zeus, hem Prometheus’u hem de onun suç ortağı olarak gördüğü erkeklerin başına bir belâ sarmak niyetindedir. Bunun için aynı zamanda oğlu olan Ateş ve Demircilik Tanrısı Hephaistos’a; toprak ile sudan, insan güçlü, insan sesli ve tanrısal yüzlü bir dişi insan yapması emrini verir. Babasının emri üzerine zaman yitirmeden işe girişen Hephaistos, kısa süre içinde istenilen niteliklere haiz olan bir insan yapar. Atina’nın koruyucu Tanrıçası Athena, Hephaistos tarafından yapılan bu dişi insanın bedenini uyumlu olarak süsler. El işlerini yapmasını ve kumaşlar dokumasını öğretir. Ve süslü kuşağını beline sarar. Aşk ve Güzellik Tanrıçası Aphrodite onu güzellik ve cinsellikle donatır. Göze hoş olanı simgeleyen tanrıçalar olan Kharitesler boynuna altın gerdanlıklar takarlar, mevsim tanrıçaları olan Horalar çiçeklerle saçlarını donatırlar. Ona şeytani bir zekâ ve kandırma becerisini üfleyen haberci Hermes, konuşma yetisini de verir. Son olarak kıza can versinler diye Zeus, dört rüzgâra esmesini söyledi. Bu yaratılan kadına “bütün tanrıların armağanı” anlamına gelen Pandora adını verirler. Çoban Tanrısı Hermes, ona kurnazlığını ve yalancılığını bahşeder. Sonunda adı, “bütün tanrıların armağanı” anlamına gelen “Pandora” yaratılmış olur. Tanrıların ortak çalışmaları neticesinde ortaya çıkan Pandora, Prometheus’un kardeşi Epimetheus’a gönderilir. Prometheus daha önceden kardeşini, Zeus’tan hiçbir armağan almaması konusunda uyarmıştır. Ancak kardeşinin öğütlerini dinlemeyen Epimetheus, Pandora’nın çekiciliğine karşı koyamadığı için onunla evlenir. O zamana kadar insanlar, kötülüğü, hastalığı, sıkıntıyı bilmiyorlarmış. Yeryüzüne, bütün kötülükler bir kutunun içinde gönderilmişti. Tek yapılacak hata kutunun açılması olacaktı. Taze gelin Pandora, tanrılar tarafından kendisine düğün armağanı olarak gönderilen kapalı kutuyu merak edip açınca kutunun içindeki kötülükler, yıkımlar, afetler ve acılar yeryüzüne yayılmaya başlar. “Pandora’nın Kutusu” olarak bilinen bu efsaneye göre umut, kutudan dışarı çıkmak üzereyken kutunun ağzı Pandora tarafından kapatılır. Kutuya sadece umudu sokabilmiştir, Pandora. Umut hâlâ insanlara; kötülüklere karşı durma, acılarını hafifletme cesaretini veriyor.

Bir söylenceye göre daha ziyade “anaerkil” toplum özellikleriyle yoğrulan pozitif kadın tiplerine karşın asi bir ruha sahip olan Pandora, bir ceza olarak erkeğe verilmiştir. Sonunda Titan Oğullarından Prometheus’un kendi gözyaşlarıyla yoğurmuş olduğu bilge, iyi, yiğit, hassas ve ortaya özgün bir eser koyan yaratıcı insanın karşısına yalancı ve tanrıların kumandasıyla işlemeye çalışan insan tipi çıkarılır. İşte bundan ötürüdür ki kadını “meta” olarak gören, öteleyen, horlayan, dışlayan bu anlayış, kötümser ve kaderci bir düşünce ürünüdür. Bu düşünceye göre Pandora’dan ötürü insan nesline birçok meziyet geçtiğinden Tufanların meydana geldiğine inanılır.

İnsanların tamamını Pandora’nın kişiliğinde hapsetmek yanlış olur. Eğer bu düşünce doğru olsaydı Prometheus’tan ötürü iyi vasıflar da taşıyan insanoğlu, tanrıların yol açtığı bir felâketten kurtulmanın yollarını arayıp bularak başarılı bir sona ulaşamazlardı. “Utnapiştim” adlı Sümer söylencesiyle, tek tanrılı dinlerdeki Nuh benzeri Prometheus oğlu Deukalion ile Pandora’nın Phrrya adındaki kızı yaptıkları gemiyle kendilerini Tufan’dan kurtarmayı başarırlar.

PARİS (ALEKSANDROS)

Yunan mitolojisine göre Truva’nın son kralı Priamos ile Hekabe’nin oğludur. M.Ö. VIII. yy’da yaşayan Yunan epik şairi Homeros tarafından kaleme alınan destanların mitolojik Truvalı kahramanıdır. Annesi, daha kendisini doğurmadan birkaç gün önce, karnından çıkan bir alev topunun Truva surlarını sararak kentin tamamını ateşe verdiği şeklinde bir rüya görür. Rüyasını anlattığı biliciler; “doğacak olan çocuk, şehri yıkıma götürecek” şeklinde yorumlarlar rüyayı. Hayra yorumlanmayan bu rüya üzerine baba Priamos, vahşi hayvanlar tarafından parçalanıp yensin diyerek yeni doğan bebeği uşağın birine vererek İda (Kaz) Dağı’na bıraktırır. İda Dağı’na bırakılan bebek, önce bir dişi ayı tarafından emzirildikten birkaç gün sonra Agelaos adındaki bir çoban tarafından bulunarak eve götürülür. Çobanın çocuklarıyla birlikte büyüyen bu çocuk, çobanlar arasında yakışıklılığıyla ve yararlı oluşuyla dikkatlerin odak noktası olur. Sürülere çok iyi bakmasından ötürü “koruyucu” anlamına gelen Aleksandros adı verilen Paris, evlenme çağına gelince Oinone adındaki nympheyle evlenir.

Mitolojik kahraman Akhilleus’un babası Peleus ile Deniz Tanrıçası Thetis, Olymphos’ta evlenirlerken düğünlerine Nifak Tanrıçası Eris’i davet etmezler. Düğüne davet edilmediği için öfkelenen Eris, üzerinde “en güzeline” şeklinde bir yazı bulunan bir altın elma atar ortaya. Ancak elmanın kime verileceği konusunda bir ikilem çıkar. Tanrıçalar, Baştanrı Zeus’un hakemlik yapmasını talep ederler. İşin içinden çıkamayan, daha doğrusu yükü üstünden atmaya çalışan Zeus, hakem olarak çoban Paris’i seçer. Paris hakem seçilince Zekâ Tanrıçası Athena, Evlilik Tanrıçası Hera ve Aşk ve Güzellik Tanrıçası Aphrodite ile Çoban Tanrısı Hermes seçim için İda(Kaz) Dağı’na gönderilirler. Yarışmaya katılan her üç tanrıça da altın elmaya karşılık Paris’e birer bağışta bulunurlar. Bunlardan Evlilik Tanrıçası Hera Asya Krallığı’nı; Zekâ Tanrıçası Athena sonsuz akıl ve başarıyı; Aşk ve Güzellik Tanrıçası Aphrodite de Spartalı Helene’nin âşkını vereceklerine dair Paris’e vaatte bulunurlar. Gerçekten tanrıçaların en güzeli olduğu için mi yoksa Helene’nin âşkını vaat ettiği için mi, bilinmez ama Paris, altın elmayı Aphrodite’e verir.

Yarışmayla birlikte biri iyi, öteki kötü olmak üzere iki olay yaşanır. İyi olanı Paris’in tanınmasıdır. Yarışmaya katılan izleyicilerden biri de Paris’in Kassandra adındaki kız kardeşidir. Kassandra, Paris’in kim olduğunu anlar ve böylece kral Priamos, oğlunu bulmanın haklı gururunu yaşar. Kötü olan olay ise zekâ Tanrıçası Athena ile Evlilik Tanrıçası Hera’nın, Paris’in Aşk ve Güzellik Tanrıçası Aphrodite’yi güzel olarak seçmesinden ötürü Truvalılara kin duymaya başlamalarıdır. Sonunda Paris’in serüvenleri da başlamış olur.

Paris, Aşk ve Güzellik Tanrıçası Aphrodite’in yardımıyla kendisini ağırlayan Sparta kralı Menelaos’un karısı Helene’yi Truva’ya kaçırır. Bu olay, Truva Savaşı’nın ana nedeni sayılır. Aşk ve Güzellik Tanrıçası Aphrodite ile Güneş ve Güzel Sanatlar Tanrısı Apollon’un himayesinde bulunan Paris, ölümlerden döner. Başından birtakım olaylar geçtikten sonra nihayet Truva Savaşı sırasında yüz yüze geldiği mitolojik kahraman Akhilleus’u öldürür. Kendisi de Oiti Dağı’ndaki Malialılarıın efsanevî kralı ve ünlü okçu Philoktetes tarafından kasığından vurularak öldürülür. Yarasını iyileştirecek ilaca sahip olmasına rağmen kendisine kırgınlığından ötürü Paris’i ölüme terk eden ilk karısı Oinone, Paris’in ölümünün ardından onun cesedinin başında intihar ederek yaşamına son verir.

PELOPS

Yunan mitolojisinde lânetli aile olarak bilinen Pelopsoğulları ya da Pelopidailerin atasıdır. Baştanrı Zeus’un torunu ve Phrygia ülkesinin kralıdır.

Yunan mitolojisine göre Zeus Tapınağı’dan altın köpeği çalan Pandareos’un suç ortağı olup yalan yere yemin ettiği gerekçesiyle Baştanrı Zeus tarafından Sipylos Dağı’nın altına konularak cezalandırılan Tantalos ile Ksanthos’un oğludur. Tanrıları denemek isteyen babası Tantalos tarafından parça parça edilen Pelops, bir ziyafet sırasında tanrılara sunulur. Bu olay karşısında tanrıların gazabına maruz kalan Tantalos, büyük işkencelerle cezalandırılır. Demeter hariç tanrıların tamamı farkına vardıkları için Pelops’un etinden yemezler. Kızı Persephone’nin kaçırılmasından ötürü dalgın olan Demeter, Pelops’un omzunu yer.  Demeter’in yediği omuz kemiğinin yerine fildişi konulan Pelops, dedesi Zeus tarafından parçaları bir araya getirilerek tekrar diriltilir. Yaşamının geriye kalan bölümünü fildişinden yapılma omzuyla mutluluk içinde geçiren Pelops, Tantalos soyundan olup da tanrıların gazabına uğramayan tek kişidir.

Güzel bir genç olmasından ötürü kendisine ilgi duyan Denizler Tanrısı Poseidon tarafından Olympos’a çıkarılır. Olympos’a çıkarılan Pelops; rüzgâra, denizlere hükmeden, üç uçlu mızrağıyla “toprağı titreten” tanrı Poseidon’ un şarap sunucusudur. Bir süre sonra tanrı Poseidon, Pelops’ u tekrar yeryüzüne gönderir. Pelops’un şarap sunuculuğu hizmetinden memnun kalmış olmalı ki, ona armağan olarak kanatlı atlar verir.

Kanatlı atlarıyla yeryüzünde dolaşan Pelops, bir gün, Elis kralı Dinomaos’un Hippodameia adındaki kızı ile karşılaşır. İlk görüşte âşık olur kendisine. Ancak bu kadar güzel bir kıza kavuşmak, ona sahip olmak o kadar da kolay değil. Böyle bir kıza sahip olmak isteyen birçok kişi yaşamından olmuştur. Zira kral Dinomaos, kızına sahip olmak isteyen kişinin araba yarışında kendisini geçmelerini şart koşar. Bu yarışta kendisini geçemeyene kızını vermediği gibi onları öldürmektedir. Sarayını, kızını almak için yarışa girip de yarışı kaybeden damat adaylarının kelleleri süslemektedir.

Bir söylentiye göre kral, güzel kızını çok sevdiği için onu evleneceği erkekten bile kıskanırmış. Bir başka söylentiye göre de kızıyla evlenecek kişinin kendisini tahtından indireceği korkusuyla bunu yaparmış. Bundan ötürü de yarışlarda akla gelmedik hilelere başvurur, ne yapıp eder, damat adayının canını alırmış.

Atlarına çok güvenen fildişi omuzlu, tanrı Zeus’un torunu ölümlü Pelops, böyle zalim bir kralın kızına âşık olur. Günün birinde kralın huzuruna çıkıp kızına talip olduğunu bunun için kendisiyle yarışmak istediğini söyler. Dilek kabul edilir ve yarış günü belirlenir. Yarışta başarılı olabilmek için nasıl hareket etmesi gerektiği konusunda arabacı Myrtilos’tan gerekli taktikleri öğrenir. Kararlaştırılan gün gelip çatmıştır. Yarışma alanı hıncahınç dolmuştur. Herkes sabırsızlıkla yarışın bir an önce başlamasını beklemektedir. Heyecandan ziyade korku egemendir, izleyici kitlenin üzerinde. Çünkü bu işin içinde ölüm de vardır. Hippodameia’nın aşkıyla yanıp tutuşan Pelops, tanrı Poseidon tarafından kendisine armağan edilen kanatlı atlarla ve arabacı Myrtilos sayesinde Elis kralı Oinomaos’u araba yarışında yenerek kızı Hippodameia ile evlenme hakkını elde eder. Pelops’un efsanesi at yarışı, olimpiyat oyunlarının başlangıcı olmuştur.

Manisa Sipylos’tan yüklü bir servetle gittiği Yunanistan’da kral seçilen Pelops, Sipylos’tan oraya Kordaks Dansı’nın yanı sıra daha ileri bir uygarlık ve daha ileri  bir yaşam biçimi götürmüştür. Kordaks kültü, korolar ve danslar; tıpkı Anadolu’da olduğu gibi uzun süre yaşayıp gitmiştir. Yunanistanlıların Mora Yarımadası’na adını verdikleri Pelops, Olimpiyat Oyunları’nın kurucusu sayılmıştır.

PENELOPEİA

Yunan mitolojisine göre “Kadının kocasına sadakatini” sembolize eden Penelope, Lakedaimon prensi İkarios ile Periboia’nın kızıdır. Homeros’un Odysseia adlı destanında yazılanlara göre İthaki’nin mitolojik kralı Odysseus’un karısı ve Telemakhos’un annesidir. Mitolojik bir kişiliğe haiz olan Penelope, kocası Odysseus’un on yıl Truva Savaşı, on yıl da denizlerdeki seyahati olmak üzere toplam yirmi yıllık yokluğunu ona sadakat göstererek geçirir.

Odysseus’un yokluğunda saraya yerleşen erkekler arasından eş seçmesini ertelemek amacıyla gündüz ördüğü örgüyü gece sökmesi ile tanınan Penelopeia, sadakat simgesi olarak bilinir.

Tyndareos’un kızı Helene’ye talip olmak üzereyken, ondan vazgeçip akrabası Penelopeia ile evlenen Odysseus’un, Penelopeia’dan Telemakhos adında bir oğlu vardır. Babası Truva Savaşı’na katılırken Telemakhos, daha küçük bir çocuktur. Odysseus’un savaşa katılmasıyla birlikte Penelopeia’nın da çilesi başlamış olur. Savaşın başlamasıyla bu taliplilerin; güzel Penelopeia’ye sahip olmak ve zengin krallığını elde etmek istediklerini Odyseia Destanı’ndan öğreniyoruz. Telemakhos, henüz küçük bir çocuk olduğu için saraya yerleşen ve mal varlıklarını sömüren bu talipleri engelleyememektedir. Telemakhos, talipleri oyalarken annesi de başka bir yol bulmuştur. Kendisiyle evlenmek amacıyla sarayına yerleşenlerin taleplerini geri çevirdiği gibi, kapısında sıralanan yeni taliplilerini oyalamak için de kayınpederi Leartes’e gündüz dokuyup gece söktüğü için bir türlü bitiremediği kefeni dokuyup bitirene değin kimse ile evlenmeyeceğini söyler.

Gündüz dokuduğu bezi, üç yıl sonra öteki talipliler tarafından öğrenilene değin her gece tekrar söker durur. En az kocası kadar kurnaz ve akıllıdır, Penelopeia. Kendisine talip olanlar arasında bir yarışma önerir. Odysseus’a bir dostu tarafından hediye edilen yayı getirterek, onu gerip ok atmayı kim becerebilirse ona varacağını taliplere bildirir ve böylece destanın son sahnesine yani taliplerin öldürülmesine yol açan çareyi düşünür. Odysseus taliplerini yenince kendini eşine tanıtmakta zorluk çeker ve onu denemelere sokar. En sonunda karısının ne kadar akıllı ve şüpheci olduğunu anlar ve kavuşmalarını anlamlılaştırır.

PERSEPHONE

Yunan mitolojisine göre kendisine sevdalanan Ölüler (Yeraltı)Ülkesi Tanrısı Hades tarafından kaçırılan Persephone, Doğa Tanrıçasıdır. Ekili Topraklar (Bitkiler) Tanrıçası Demeter ile Baştanrı Zeus’un kızıdır. İlk adı, “genç kız” anlamına gelen “Kore”dir. Hades, O’nu yeraltına kaçırdıktan sonra Persephone ismini vermiştir. Kaçırılan Persephone orada, Hades’in sunduğu nardan biraz yedikten sonra, “ölüler ülkesinde bir şey yiyenlerin yeryüzüne çıkma hakları bulunmamaktadır” şeklindeki kuralı nedeniyle, ölüler ülkesinde ikamet etmek zorunda kalmıştır. Hades’in eşi ve ölüler ülkesinin tanrıçası olmuştur. Annesi Demeter’in ısrarları sonucunda, kış dönemi hariç yılın geri kalan kısmını yeryüzünde geçirmeye hak kazanmıştır. Bundan ötürü ölüler ve yeraltıyla olduğu kadar hasatla da ilişkilendirilir.

Kendisine sevdalanan Yeraltı Ülkesi Tanrısı Hades tarafından kaçırılan Kore, Ölüler Ülkesi’nin kraliçesi olduktan sonra Persephone adını alır. Kızının kaçırılması üzerine kahrından deliye dönen anne Demeter, toprağa bereket vermeyi kesip doğanın tamamı üzüntüye boğulunca, rengârenk çiçeklerle donanan bahar mevsimi yok olur ortadan ve doğa “Ölü”ye döner. Bunun üzerine devreye giren Baş tanrı Zeus, Yeraltı Ülkesi Tanrısı Hades’in yılın belli bir bölümünde Persephone’yi görüşmesi için annesi Demeter’e vermek zorunda bırakıp da Persephone yeryüzüne çıkınca doğa yeniden can bulmaya başlar.

Efsaneye göre Demeter, bir gün çok sevdiği kızının çığlığını duyar. Aramasına rağmen bir türlü bulamaz. Yaşadığı bu acıyla dokuz gün boyunca dünyayı dolaşıp kızını arayan Demeter, onuncu gün Güneş Tanrısı Helios’la karşılaşır. Helios, Demeter’e: “Persephone, Zeus’un gizli onayı ile Yeraltı Tanrısı Hades tarafından Ölüler Ülkesi’ne kaçırıldı. O artık Hades’in ebedi karısı oldu.” der. Bu olaya isyan eden Demeter, Olympos’tan ayrılarak halkın arasında yaşamaya başlar. Yaşlı bir kadın kılığında Eleusis’e giden Demeter, dinlenmek için bir kuyunun yanında bulunan zeytin ağaçlarının altında oturur. Bir süre sonra güzeller güzeli birkaç kızın kendisine doğru geldiğini görür. Bunlar, kuyudan su almaya gelen kral Keleos’un güzel kızlarıdır. Yabancı olduğu her halinden belli olan yaşlı kadını alıp eve götürürler. Kendisini saraya götüren bu kızların küçük kardeşi Demophon’un dadısı olan Demeter, küçük çocuğa ölümsüzlük kazandırmak için geceleri çocuğun bedenini, “sonsuz hayat” veren balımsı bir madde ile sıvayıp yanmakta olan ateşe tutar. Gecenin birinde bu olaya tanık olan çocuğun annesi dehşete kapılır. Demeter şaşkınlıkla çocuğu elinden ateşe düşürür. Bu olay üzerine Demeter, kral Keleos ve eşinden özür dilemek amacıyla, oğlu Tripolemos’a kanatlı ejderhaların çektiği bir araba verir ve ona buğday serpe serpe tüm dünyayı dolaşmasını emreder.

Uzun zaman Eleusis’te kalan Demeter, toprağı verimli kılmayı reddedince açlık hüküm sürmeye başlar. İnsanların çektiği acılara üzülen tanrılar, Demeter’e yakarmaya başlarlar. Demeter, bu işi, ancak kızını görmek koşuluyla yapabileceğini söyleyerek Zeus’tan, kızını yeraltı dünyasından çıkarmak için yardım ister. Ancak Yeraltı Ülkesi’nde bir kural varmış. Bu kurala göre yeraltında bir şey yiyenlerin tamamen yeryüzünde kalmaları olanaksızmış. Hades, Persephone’yi kaçırdıktan hemen sonra ona dört nar tanesi verir. Persephone, bu nar tanelerini yer. Bundan ötürü Persephone’nin zamanının tamamını yeryüzünde geçirmesi mümkün değilmiş. Ancak Persephone de, alçak gönüllülüğünden ötürü âşık olmaya başladığı Hades’ten tamamen ayrılmak istemiyormuş.

Zeus’un araya girmesiyle Persephone’nin yılın üç ayını yeraltı dünyasında, dokuz ayını da yeryüzünde geçirmesi kararlaştırılır.

Demeter, kızına kavuşmanın sevinciyle toprağı çiçekler ve yapraklarla bezemeye başlar. Böylece ilkbahar olur. Kızının Yeraltı Dünyası’nda geçirdiği üç ayda ise kış olur. Demeter, Yunan mitolojisinde baharın başlangıcı olarak kabul edilir.

Kökeninin Yenitaş Dönemi’ne oradan da Girit’e değin uzandığı tahmin edilen bir mite göre Kore’nin her yıl gün ışığına çıkışı, Attike ve Eleusis kentlerinde gerçekleştirilen gizli ayinlerde kutlanırmış. Doğa Tanrıçası Kore, aynı zamanda kışı toprak altında geçiren buğday tanelerinin de sembolü sayıldı.

PERSEUS

Yunan mitolojisine göre Baştanrı Zeus ile Argos kralı Akrisios’un Danae adlı kızının birliktelikleri neticesinde doğan Perseus, Doğu masal kahramanları misali bir Yunanlı kahramandır. Yunan mitolojisinde adlarından sıkça söz edilen önemli kahramanlardan biridir.

Argos kralı Akrisios, bir kâhine gidip bir erkek çocuğunun olup olamayacağını sorar. Kâhin, ona kızı Danae’nin bir erkek çocuk doğuracağını ve doğacak olan bu erkek çocuğun Akrisios’un kendisini öldüreceğini söyler. Kehânetin gerçekleşmesinden korkan Akrisios, yeraltına bronzdan bir oda yaptırarak kızını oraya hapseder. Zeus, bronz odanın tavanında bulunan bir yarıktan altın damlası şeklinde içeriye sızarak genç kızla birlikte olur. Danae, bu birliktelik neticesinde hamile kalır.

Kızının hamile olduğunu öğrenen Akrisios, doğacak olan çocuktan çekindiği için kızı Danae ile torunu Perseus’u bir kapalı sandık içinde ırmağa atar. Irmağa atılan kapalı sandık, Seriphos Adası kralı Polydektes tarafından bulunur. Sandık açılır, içinde bulunan Danae ve oğlu Perseus kurtarılarak ağırlanırlar. Zaman ilerledikçe Danae’ye göz koyan Polydektes, bu arzusuna engel olarak gördüğü Perseus’u, Medusa’yı öldürmekle görevlendirir. MedusaGorgon adı verilen pençeli, tunç kanatlı, başları yılanlarla çevrili korkunç yaratıklardan biridir. Bunlar; Stheno, Euryale ve Medusa olmak üzere üç kardeştirler. Bu üç kardeşin tek ölümlü olanı Medusa’dır.

Athena ile Hermes, Perseus’a bu zor görevinde yardımcı olurlar. Stheno, Euryale ve Medusa adlarındaki üç Gorgon kardeşin bulunduğu yere giden Perseus, onları uyurken bulur. Bu üç kız kardeşten sadece Medusa ölümlü olduğu için Perseus, sadece onun başını kesip götürebileceğini düşünür. Boyunları ejderha pullarıyla korunan, yaban domuzu dişleri gibi dişleri bulunan dişi canavarlar olan Gorgonların tunçtan elleri, altından kanatları vardı. Bakışları son derece güçlü olduğu için baktıkları her şeyi taşa çevirirlerdi. Perseus, uykuda yakaladığı Medusa’nın başını keserek bedeninden ayırır. Medusa’nın başını kesen Perseus, Danae’yi kral Polydektes’in elinden kurtarmayı başarır. Sonrasında da kesik başıyla kral Polydektes’i taşlaştırdığı Medusa’nın kanından doğan Pegasus adındaki kanatlı ata binerek oradan uzaklaşır.

Perseus daha sonra Medusa’nın başını Athena’ya teslim etmiştir. Yolculuğu sırasında Aithopia kralı Kepheus ile Kassiopeia’nın Andromeda adındaki kızıyla karşılaşır. Onu sever. Ona gönül verir. Kendi güzelliğini deniz tanrıçalarından daha üstün gören Kassiopeia, Poseidon’un kötülüklerine maruz kalır. Bundan son derece rahatsız olan Poseidon kraliçenin küstahlığını cezalandırmak amacıyla Aithopia’yı yok etmesi için bir deniz canavarı gönderir.

Bir kehânet ocağının sözüne göre de Kassiopeia’nın kızı Andromeda’nın bu deniz canavarına kurban edilmesi gerekir. Bundan ötürü bir kayaya zincirle bağlanan Andromeda, canavarın gelişini beklemeye başlar. Perseus, Andromeda’yı kurtarır ve kendisi ile evlenir. Bu evlilikten “Perseidler” adıyla anılan birçok çocuğu olur. Kendisini annesiyle birlikte kapalı bir sandık içinde ırmağın sularına terk eden dedesi Akrisios’u kazara öldürünce dedesinin engel olmak istediği kehânet de gerçekleşmiş olur.

Bazı kaynaklara göre Perseus ile Andromeda’nın düğününde, aynı zamanda Andromeda’nın amcası da olan eski nişanlısı Phineus adamlarıyla gelerek Andromeda’yı kaçırmaya kalkışır. Perseus, grubu tek başına ya da kimi efsanelere göre Medusa’nın kesik başı sayesinde yenilgiye uğratır.

Bazı kaynaklara göre Andromedeia bu savaş sırasında öldüğü için kaderin kız kardeşlerine giderek eşinin geri dönmesini istemeye çalışan Perseus, bu yolda bir tuzağa yakalanarak su dolu bir odada sonsuza dek kalma cezasına çarptırılmıştır. 

PHİLOMELA

Atina kentinin ünlü kralı Pandion’un, Prokne ve Philomela adlarındaki kızlarının dışında çocukları yoktur. İkisi de birbirinden güzel olan bu kızlarından “güzel sesli” anlamına gelen Prokne’yi, zenginliği ve cesaretiyle ün salan ve Savaş Tanrısı Ares’in oğlu olan Trakya kralı Tereus’la evlendirir. Ancak uğursuzluklar, işin başından itibaren peş peşe gelmeye başlar. Bir rastlantı sonucu bu ikilinin düğününe katılan Evlilik Tanrıçası Hera, bu evliliğe karşı çıktığı için şölen tanrıçaları olan Kharitesler onları süslememişlerdi. Cehennem perileri olan Eumenidesler tarafından getirilen düğün meşaleleri bile ölüleri yakmak için tutuşturulmuş odun yığınından alınmıştır. Baykuşun biri, zifaf odasının çatısına konarak oradan ötmeye başlar. Tüm bunlar, Eumenideslerin başı altında çıkıyordu. Uğursuzlukların egemen olduğu bu birliktelikten İtys doğar. Bu yüzden bayram havasına giren bütün Trakyalılar, Tereus’a bir erkek evlat verdikleri için tanrılara şükrederler. Hakkında hiçbir şey bilinmeyen gelecek, her zaman gizli ve bilinmez olaylarla doludur. İnsanların bunu önceden görmeleri, bilmeleri olanaksızdır.

Prokne kocasına: “Senden bir ricam var. Kız kardeşimi çok özledim. Onu görmek istiyorum. Eğer beni seviyorsan, kalbinde yerim varsa ya benim onun yanına gitmeme ya da babamın yanına geri dönmesi koşuluyla onun yanımıza gelmesine izin ver. Eğer onu görme sevincini bana yaşatırsan sana karşı duyduğum minnet duyguları bir kat daha artacaktır.” dediği zaman evliliklerinin üzerinden tamı tamına beş yıl geçmişti.

Güzel karısını kıramayan Tereus’un emriyle hazırlanan gemi denize indirilir. Rüzgârların yelkenlerini, küreklerinin dalgaları dövdüğü bu gemi bir müddet sonra Atina kıyılarındaki Pire limanına varır. Tereus, aynı zamanda kayınbabası olan Atina kralının sarayına varır. Sarayda güzel bir şekilde ağırlanan Tereus, Atina’ya gidişinin nedenini ve sevgili karısının dileğini aktarır, baldızı Philomela’yı kısa süre içinde geri getireceğine dair söz verdiği kayınbabasına. Tam o sırada en güzel elbiselerini giyip süslenen Philomela girer içeri. Kızların ve kadınların süslenmelerinin tek nedeni güzel görünmektir. Oysa Philomela, kırlarda dolaşan, çeşme başlarında oturan perilerden daha güzeldi, daha alımlıydı. Olympos’a çıkarılsa güzelliğiyle Aphrodite’i bile kıskandırıp tanrıları birbirine düşürmesi elden bile değildi. Tereus, Philomela’nın güzelliği karşısında ateşe yaklaştırılan beyaz başaklar, alevlere bırakılan kuru dallar gibi tutuşmaya başlamıştı, bile.

Baldızının güzelliği karşısında adeta sarhoşa dönen Tereus’un karanlık arzuları uyanmaya başlamıştı artık. Gözlerini, ondan ayıramıyordu bir türlü. Gönlünü almak için onu paha biçilmeyen armağanlarla kandırmaya, hatta gerekirse krallığını bile ona vermeye hazır olduğunu anlatmaya çalışan Tereus, onu kaçırmanın planlarını yapıyordu, kafasında. Onu elde ettikten sonra babasına geri vermemek için savaşmayı bile geçiriyordu aklından. Sınırı olmayan aşkın başaramayacağı hiçbir şey yoktu. Kalbi, her geçen gün daha hızla çarpmaya başlayan Tereus kendi ateşli arzularını, karısının masum isteği altında gizleyerek, karısının isteği uğruna bu yolculuğu yaptığını ve bundan da pişman olmadığını anlatıyordu, Philomela’ya.

Aşkın en sessiz ve konuşmasını sevmeyen insanların bile dilinin bağını çözdüğünü bilmeyen yoktur. Aphrodite tarafından kalbinde uyandırılan aşk ateşi, Tereus’u sadece lafazan yapmakla kalmamış, onu güzel sözler söyleyen bir hatip konumuna da getirmişti. Karısının dileğinin yerine getirilmesi, iki kardeşin birbirlerini görmek saadetinden mahrum bırakılmaması için yalvarıyordu kayınbabasına. Hatta zaman zaman ağladığı bile olurdu. İçten arzusuna dayanamadığı eniştesinden yana çıkan Philomela, kollarını boynuna doladığı babasından kendisine izin verilmesi ricasında bulunuyordu. Kızının yakarılarına daha fazla dayanamayan Pandion’dan kızına izin çıkmıştı nihayet. Buna çok sevinen Philomela, babasına teşekkür etti. Artık akşam olmak üzereydi. Tereus, onun parlak yüzünü, küçük ellerini, tenini gözünün önüne getiriyor, henüz görmediği güzel yerlerini, hayalinde çeşitli şekillere sokuyordu. Kendi ateşini kendi körüklemiş, bir dakika bile onu düşünmekten kendini alamamış ve bir türlü uyuyamamıştı, gece boyunca. Gün ağarmıştı artık. Atina kralı, gemiye binmek üzere olan damadının elini tutup kızını ona emanet ettikten sonra gözyaşları içinde; ”Sevgili damadım, dedi. Çok sevdiğim kızımı, biricik ümidimi, gözümün nurunu sana emanet ediyorum. İnsanlık adına, kalplerimizi birleştiren kutsal bağlar adına, hatta tanrılar adına sana yalvarıyorum. Onun üstüne bir baba şefkati ile titre, onu koru. Yaşlılığımın biricik tesellisini kısa süre içinde geri getirmeye çalış. Onsuz geçen her gün, bana çok üzüntülü ve uzun gelecektir. Sen de kızım; beni seviyorsan çabuk dön’‘ diye nasihatlerde bulundu. Bir yandan bu sözleri söyleyen Pandion, öte yandan da durmadan kızını öpüyordu. Zavallı ihtiyarın ağlamaktan gözleri kızarmış ve gözyaşları sel olup akmıştı. Tereus’un ve kızının sağ ellerini, ona, onun namusuna, şerefine inandığını anlatmak için, kendi iki elinin arasına almış sıkıyordu. Onlardan, kızı Prokne’ye ve sevgili torununa selam götürmeleri ricasında bulunmuştu.

Zaten güzel olan Philomela, can alıcı renklerle boyanarak daha da güzelleşmiş bir şekilde gemiye binmişti. Onun bindiği geminin kürekleri dalgaları yarmaya ve karadan uzaklaşmaya başlamıştı. Tereus, ”Talihi yendim, istediğim varlık artık yanımdadır’‘ diyerek haykırmaya başladı. Sevincinden titreyen, kirli emeline egemen olamayan Tereus, artık daha fazla beklemek istemiyordu. Tıpkı, kıvrımlı pençeleri arasına sıkıştırarak yüce dağın başındaki yuvasına götürdüğü çaresiz haldeki avını zevkle seyreden bir kartal gibi kirli emellerine alet etmeyi düşündüğü baldızını şehvetle izliyordu, Tereus. Artık yolculuk sona ermiş ve yorgun gemiciler, kıyıya inmek için gemiyi terk etmişlerdi. Tereus, şaşkınlıktan sararan, korkudan titreyen Philomela’yı, koca ormanın içinde, başlarını göklere değdiren asırlık ağaçlar altında saklı bulunan bir kulübeye götürerek sahip olmuştu kendisine.

Bir kurt tarafından yaralanan bir kuzunun korkaklığı, sütbeyazı kanatlarını kırmızıya boyayan bir atmacanın pençeleri arasında sıkışan bir güvercinin ürkekliği vardı, Philomela’nın üzerinde. Nihayet başına gelen felâketin şaşkınlığından biraz kurtulabilen, halinde perişanlık, yüzünde ıstırap okunan Philomela, dağınık saçlarını yolmaya, Tereus’un kirli izlerini taşıyan göğsünü yumruklamaya başladı. Sonra iki elini kendisine doğru uzattığı Tereus’a: ”Barbar, babamın ricaları, onun ateşli gözyaşları, seni hiç mi etkilemedi? Ne bir kız kardeşin hatırası, ne bekâretim, ne de evliliğin kutsal hakları seni durdurmadı, her şeyi ayaklar altına aldın. Ben kız kardeşimin kuması; sen de iki kız kardeşin kocası oldun. Beni böyle alçakça bir tuzağa nasıl düşürdün? Rezil, vicdansız, namussuz, neden cinayetini tamamlamak için beni öldürmüyorsun? Eğer masum bir kızın, bir baldızın namusunu kirletmek tanrıların gözünden kaçmıyorsa, eğer feryadıma kulak asmayan Zeus’un kudreti hala varsa, eğer dünyada namus, iffet ve insanlık ölmediyse, bir gün intikamım alınacak. Utanmayı bir tarafa bırakacağım, kendi cinayetimi kendim ilan edeceğim. Eğer yapabilirsem, onu bütün dünyaya ilana koşacağım. Eğer bir engel beni ormanlarda tutarsa, felâketimin şahidi olan kayaları şikâyetimle inleteceğim. Eğer gökyüzünde tanrılar varsa, sesim onlara kadar yükselecek.” diye haykırıyordu.

Bu sözlerin, ruhunda fırtınalar kopardığı, müthiş korkular uyandırdığı ırz celladı kendinden geçti, belindeki hançerini kınından çıkardı, saçlarından yakaladığı zavallı Philomela’yı kollarından ve ayaklarından bağladı. Philomela, ölüme kavuşabilmek ümidiyle boynunu uzattı, ona doğru. Ancak kendini kirleten adamdan iğrenen Philomela, son nefesinde bile sürekli ihtiyar babasının adını anıp bağırmaya çabalarken Tereus, demir bir kıskaçla sıkıştırdığı dilini kılıcıyla kökünden kesti. Dil yere düştü. Kesik dil, tıpkı ait olduğu bedene kavuşmak ümidiyle ölürken titreyen yılanın kuyruğu gibi kendi kanıyla ıslanan toprak üzerinde öylece titredi, durdu. Bu vahşetin sonrasında dahi birkaç kez kurbanının ırzına geçen bu barbar adam, karısının karşısına çıkıp yüzüne bakmaktan çekinmedi. Prokne, onu görünce kız kardeşinin nerede olduğunu sordu. Sahte feryatlarla onun öldüğünü söyledi, karısına. Döktüğü sahte gözyaşlarıyla uydurduğu yalanını doğrulamaya çalışıyordu. Omuzlarının üzerinde dalgalanan altınlarla süslü elbisesini yırtıp atan Prokne, yas elbisesini giyer. Kız kardeşinin hatırasını yaşatmak için büyük bir mezar yaptırır. Ölüler arasında zannettiği zavallı Philomela’ya kurbanlar kesti. Kız kardeşinin namusunun ayaklar altına alındığından, dili kesildiğinden bihaber olan Prokne, onun ölümünden ötürü ağlayıp sızlıyordu.

Olayın üzerinden tam bir yıl geçmişti. Muhafızların kaçmasına engel olduğu, içine kapatıldığı yerin duvarlarını sert kayaların oluşturduğu Philomela, dilsiz olduğu için ne konuşabiliyor ne de maruz kaldığı felaketi haykırabiliyordu. Ancak ”mürebb-i beşer” (insanların eğiticisi) olan felâket, hem insana çok şey öğretir hem de zekâyı doğurur. Philomela, günün birinde bir gergef işlemeye başlar. Gergefe gerdiği beyaz bir kumaşın üzerine mahir parmaklarıyla kırmızı renkli harflerle maruz kaldığı vahşeti işler. Bitirdikten sonra da hizmetçi bir kadına vererek hanımına götürmesini söyler. Kendisine gergefi verdiği bu kadın, Prokne’nin hizmetçilerinden biridir. Kumaşın üzerinde nelerin olduğundan haberi olmayan hizmetçi kadın, gergefi hemen hanımına yani Prokne’ye götürür. Zalim barbarın karısı, hizmetçinin kendisine getirdiği paketi açar ve paketin içinde bulunan gergefin üzerinde kız kardeşi tarafından yazılan yazıları okur. Ama böyle vahşi bir cinayetin işlendiğine inanmak istemez. Susar, öğrendiklerinden kimseye söz etmez, saklı tutar bu kederi. Acı, mühür vurmuş gibiydi onun ağzına. Duygularını hangi sözcüklerle dile getireceğini bilmiyordu, artık. Boş yere gözyaşı dökmenin faydası olmayacağını biliyordu, Prokne. Artık kutsal olarak bilinen her şeyi ayaklar altına alma, intikam alma adına her türlü cinayeti işleme işine hazırlamıştı, kendini. Tam da o sıralarda Dionysos adına gerçekleştirilen bayramlar gelip çatmıştı. Trakyalı kadınlar, bu bayramları kutlamayı bir gelenek haline dönüştürmüşlerdi artık. Geceleri düzenlenen şenliklerle bütün kent neşe içinde çalkalanıyordu. Ayin elbisesini giyen, eline silahını alan, alnı asma dallarıyla bezeli olan ve omuzlarına attığı geyik derisi sol yanına sarkan Kraliçe Prokne, karanlıklar arasında sarayından çıktı. Hafif mızrağını yanına almayı da ihmal etmemişti.

Kendisini izleyen adamları arasında ormanda ilerleyen Prokne, son derece heyecanlı, kalbinde acının doğurduğu heyecanı çevresinde bulunanlara dinsel bir heyecan olarak göstermeye çalışıyordu. Neticede kız kardeşi Philomela’nın kapatıldığı gizli yere geldi. Burada ona seslendi, kapıları kırdı ve kız kardeşini oradan kaçırdı. Kendisine Dionysos ayinlerinde giyilen giysilerden giydirdiği, yüzünü asma yapraklarıyla kapattığı şaşkın haldeki zavallı Philomela’yı sarayına götürdü.

Philomela bu iğrenç felâketinin nedeni olan kralın sarayının eşiğine geldiğini fark edince korkudan titremeye ve solgun çehresinin belirgin çizgileri gerilmeye başladı. Onu sarayın bir odasında saklayan Prokne, kara bahtlı kız kardeşinin üzerindeki giysileri çıkartıp utancından kızaran yüzünü açtı. Kucaklamak, kollarıyla sarmak istedi onu. Ancak o, kendisine ihanet etmiş gibi gözlerini kaldırıp yüzüne bakamıyor, alnını yere doğru eğiyordu. Ona karşı tanrıları tanık göstererek kendisinin günahsız olduğunu ve namusunun zorla kirletildiğini anlatmaya çabalıyordu. Ancak dilsiz olmasından ötürü sesinden yararlanamıyor, sadece mimikleriyle derdini anlatmaya çalışıyordu. Kendini daha fazla tutamayan Prokne, gözyaşı döktüğü için kendisine kızdığı kız kardeşine; “Ağlamak neye yarar. İntikam almak gerek. Ben, her şeyi göze aldım. Hançer ya da ondan daha keskin bir aletle onu vurmak, meşaleyle onun o muhteşem sarayını ateşe verip felaketine neden olan o ahlâksızı diri diri yakmak, bıçakla gözlerini oyup dilini ve senin namusunu lekeleyen uzvunu kesmek ve vücudunu delik deşik etmek istiyorum. Bunlardan daha korkunç, tüyler ürpertici ne gibi cinayetler yapılabilir, diye düşünüyorum.” dedi. Henüz sözünü bitirmeden oğlu İtys yanına geldi. Önünde, her şeyden habersizce duran o masum çocuğu görünce ona hain gözlerle bakmaya başlayan Prokne, ona; “tıpkı babana benziyorsun” diyebildi sadece. Daha fazla bir şey söyleyemeden kalbinin içinde kaynayan kinle aklında korkunç bir cinayet tasarlamaya başladı. Bu sırada annesine yaklaşıp onu selamlayan, küçücük kollarını boynuna dolayan çocuk, okşadığı annesine masum sözler söyleyerek öptü, onu. Kendi bedeninden bir parça olan yavrusunun bu hareketleriyle titremeye başlayan Prokne, gözyaşlarına engel olamadı. İçindeki kızgınlık ve nefret biran için sönüverdi. O sırada ana kalbinin şefkatle çarptığının, ruhunun çırpındığının ve düşüncelerinden vaz geçmek üzere olduğunun farkına vardı. Bunun üzerine gözlerini oğlundan kız kardeşine çeviren Prokne, ikisini de izleye izleye; ”Niçin biri dilsiz ve derdini anlatamıyorken öteki okşayışlarıyla acıma hissi uyandırabiliyor. Bak, seni nasıl bir adama vermişler ey Pandion’un kızı. Bu kadar aşağı olma. Tereus gibi namussuz ve ahlâksız bir kocaya acımak cinayettir” der ve tıpkı Ganj nehri kıyısında yaşayan dişi kaplanların, anneleri tarafından emzirilen geyik yavrularını sık ormanlara götürdüğü gibi oğlu İtys’i kucağına alarak yürümeye başlar.

Kısa bir yürüyüşün sonunda Saray’ın uç kısmına gelmişlerdi, nihayet. Çocuk, başına geleceklerden haberdarmış gibi kollarını kendisine doğru uzattığı annesine; ”Anne ah, anneciğim” diye bağırıp annesinin boynuna atılır. Gözlerini çevirmeye dahi gerek görmeyen Prokne, sürekli koynunda taşıdığı küçük bir hançeri çıkarıp oğlunun kaburgalarına sapladı. Zavallı yavruyu öldürmek için bir vuruş dahi yetmişti. Yetmişti yetmesine anca konu öyle bırakmak istemeyen Prokne, oğlunun başını keserek körpe bedeninden ayırır. Titreyen küçücük bedeni henüz soğumamıştır, yavrucağın. Onu parçalara ayıran Prokne, bir kısmını tunçtan yapılma bir tencerede kaynatırken geri kalan parçalarını da kızgın közde kızartır. Döşemeler kızıl kanlarla boyanmıştı. Kocası Tereus’a hiçbir şey söylemeden Prokne, oğlunun körpecik etlerinden yapılma bu yemeklerle masayı donatır. Atina’daki bir gelenekte olduğu üzere sadece kocasının bulunabileceği bir ziyafet hazırlayarak, kralın çevresinde bulunan adamlara çekilmelerini emreder.

Tereus oğlunun etleriyle pişen yemekleri yedikten sonra; ”Bana İtys’i getiriniz” der. Felâketi kocasına bildirmek için sabırsızlanan Prokne; ”İstediğin sende, senin içindedir, seninle beraberdir’‘ der. Tereus, çevresine bakındığı gözleriyle oğlunu arıyordu. Tam da onu aradığı ve durmadan çağırdığı bir sırada saçları darmadağın olmuş bir biçimde içeri giren Philomela, oğlunun kanlı başını atar Tereus’a doğru. O, intikam alındığından ne derece mutlu olduğunu anlatabilmek için konuşmayı, hiçbir zaman şimdiki kadar istememişti. Korkunç feryatlarla bu müthiş ziyafetten kaçan Tereus, kimi zaman midesinden oğlunun kendisine yemek olarak verilen uzuvlarını çıkarmaya çabalarken kimi zaman da ağlayarak; ”Oğlumun mezarı oldum, ben.” diyerek Pandion’un kızlarını kovalamaya çalışıyordu. Onlar adeta kanatlanmış gibiydiler. Sevinçlerinden havada uçuyorlardı. Gerçekten tanrılar onları kanatlandırmışlardı. Philomela bülbül olup ormanlara çekilirken, Prokne kırlangıca dönüşüp damların saçağına tünemişti. Bu cinayetin izleri henüz silinmemiş, onun kanatlarında kan lekeleri bulunuyordu, hâlâ. Keder ve intikam duygusuyla yanıp tutuşan Tereus’un alnı bir sorguçla bezenmiş, uzayan burnu mızrak şeklini almış ve bir taraklı kuşa dönüşmüştü. Bu felaketlerin acısına daha fazla dayanamayan Atina kralı Pandion, zamanından önce ölmüştü. Masum İtys’in de saka kuşuna dönüştüğü rivayet edilmektedir.

POSEİDON

Yunan mitolojisine göre Kronos ile Rhea’nın oğlu ve Hades ile Zeus’un da kardeşidir. Mykenai Dönemi (M.Ö. 1700-M. Ö. 1200)’nden beri bilinen bir tanrıdır. Titan Okeanos’un büyük torunlarından Amphitrite ile evlidir. İyi huylu olmayan birçok yaratığın dünyaya gelmesine neden olur. Yer sarsıntıları, atlar, boğalar ve rüzgârlar üzerinde büyük etkisi bulunmaktadır. Tanrılar arası paylaşımda Atina’nın koruyucu tanrısı olmak isterse de Zekâ Tanrıçası Athena ile baş edemeyince Denizler Tanrısı olmakla yetinir. Atina Akropolisi’nde M.Ö. 421–406 yılları arasında Atina’nın koruyucu Tanrıçası Athena ile Denizler Tanrısı Poseidon anısına inşa edilen Erekhtheus Tapınağı’nda bulunan bir kayanın üzerinde Poseidon tarafından üç dişli zıpkını ile açılan bir yarığın mevcut olduğu söylenir.

Roma mitolojisinde Neptün (Neptunus) olarak bilinen ve en önemli silahı olan üç dişli bir yabayı yere vurduğunda depremler meydana getirdiğine inanılan Poseidon, hırs ve gücün temsilcisidir. Efsaneye göre Atlantis’in yok oluşunun nedeni, Poseidon’un hırsıdır. Bunun nedeni de, kâinatın en mükemmel kentini inşa etme arzusudur. Karanlığın ve İşkencenin tanrısı olan Gorgos ile ölümüne savaş içindedir. Karanlığın ve işkencenin tanrısı olan Gorgos, Zeus’u kıskandığı için Olympos’ta kargaşa yaratmaya çalışmasından ötürü güçleri bir taşa hapsedilirken kendisi de bir koşulla serbest bırakılmıştır. Bu koşul, ne zaman birini öldürmek üzere olsa ona bir dilek hakkı vermektir. Fakat o bu dilekleri çok iyi inceleyerek onu dileyenin aleyhine bir şekilde gerçekleştirmektedir.

Dorların göçleri öncesinde Peloponnesos ile Boiotia’da saygı gören Poseidon, tek silahı olan üç dişli yabasıyla denizleri allak bullak edip karaları sarsarak depremler yollardı. Bundan ötürü Poseidon, Enosikhthon ya da yerin altında yürüyen anlamına gelen Gaeiokhos adlarıyla da anılırdı. Bunun yanı sıra atların da tanrısıdır. Bundan ötürü en eski efsanelerde çok sık bir şekilde at biçiminde betimlenir. Pegasus, Poseidon ile zorla sahip olduğu Medusa’nın çocuğudur. Poseidon adına düzenlenen araba yarışları arasında en meşhur olanı, Korinthos’ta yapılan İsthmia Yarışları’dır. Atina’da ki Erekhteion’da, Poseidon’la Athena arasında meydana gelen yarışın izlerini görmek mümkündür.

Kendisine tapınan deniz yaratıkları arasında son derece saygınlık görür. Zeus’tan sonra diğer tanrılar arasında en güçlü olandır. Okeanos’un derinliklerinde, mercanlar ve deniz çiçekleriyle süslenmiş, fosforlu kızıl bir ışıkla aydınlanan ve altından yapılma muhteşem bir sarayı vardır. Yunusları, denizatları ve öteki deniz canlıları tarafından çekilen iki tekerli arabasıyla ilerler.

Denizcilerin, iyi bir deniz yolculuğu için yakarıda bulundukları tanrı Poseidon inancı, Yunan dünyasında ilkin Tesalya’da ardından da sırasıyla Onkhestos; Delphoi, Atina, Korinthos; Kaluria; Tenos; Delos; Sunion Burnu; Tenaros Burnu; Triopion Burnu ve nihayetinde tüm Yunan denizlerinin kıyılarına yayılmaya başladı.

PROMETHEUS

Yunan mitolojisine göre ilk uygarlığın öncüsü olarak kabul edilen Prometheus, efsaneye göre intikam almak istediği tanrılardan çaldığı ateşi, kendi gözyaşı ile yoğurduğu balçıktan yarattığı ilk erkek insana getiren Titanlıdır.

Bu tasarıma göre insan, bir intikam alma unsurundan başka bir şey değil. Aslında Prometheus da intikam anlamında kullanılan ve Yunanca “tisis” sözcük kökünden türetilen bir titan, bir dev ismidir. Yunan mitolojisinde adlarından söz edilen öteki tabiatüstü, korkunç ve tuhaf yaratıklar olan devlerin aksine akıllı, son derece zeki, duygulu ve iyicil bir yaratıktır. Olympos tanrıları hem egoist hem de zorbadırlar. Bundan ötürü bu tanrılara ve özellikle de Zeus’a çok kızmaktadır. Evrende, onlara, kendisi gibi karşı koyacakların sayısını arttırmak için insanları yaratır. Olymposluların ilahî maceralarına karşı Prometheus’un insanî maceraları da böylece başlamış olur. 

Adı, “önceden gören” anlamına gelen Prometheus, kullanımını tekelerinde bulunduran Olympos Tanrılarından çaldığı ateşi, içi boş bir sopanın içinde gizleyerek kendisi tarafından yaratıldığına inanılan insanlara getiren en önemli trajik şahsiyetlerinden biridir. Harikulâde zekâsı, şuuru ve önceden görebilme yetisiyle Olympos Tanrılarının eninde sonunda yok olup gideceğini ve kendisi tarafından yaratılan insanın evrene hâkim olacağını muştulayan Prometheus, Olymposlular öncesi Tanrı Grubu olan Titanlardan İopetos’un oğludur.

Antik Yunan şairi Hesiodos tarafından kaleme alınan Thegonia adlı yapıtta yazılanlara göre İapetos ile Klymene’nin oğlu olan Prometheus; Atlas, Menoitios ve Epimetheus’un da kardeşidir. Kardeşlerinden Epimetheus, Prometheus’a göre zıt kişilikteydi “Beceriksizler Şahı” diye anılırdı. Prometheus’un kendisiyle evlendiği kadının adı da yazardan yazara değişir. Genelde Kelaino ya da Klymene’dir. Çocukları ise tufan mitosunda da aktif görev üstlenen Deukalion, Lykos ve Khimaireus olmasına rağmen kimi zaman bunların yanına Aitnaios’un, Helen’in ve Thebe’nin de eklendiği görülür.

Bu dört kardeşinde kaderi korkunçtur. Bunlardan iki tanesi; Menoitios ile Atlas, Zeus’a karşı geldiklerinden diğer Titanlarla birlikte cezalandırılmışlardır. Atlas, dünyanın bittiği yerde Hesperideslerin önünde gök kubbeyi omuzlarında taşıma cezasına çarptırılmıştı. Homeros’a göre de Atlas, gökle yeri ayıran sütunları taşır. Menoitos’u yıldırımlarla çarparak yerin dibine kapatır. Prometheus ile Epimetheus’un cezaları daha başka türlü oldu. Prometheus’u bir dağa zincirleterek ciğerini bir kartala yedirtir. Diğer kardeşi Epimetheus’un başına belâ olsun diye ilk kadını yaratır ve ona gönderir. Bunların ikisi de insanın yaratılmasında önemli rol oynadılar.

Zeus’un böyle korkunç cezaları İapetos oğullarına vermesinin nedenini; bu dört Titan oğlunun aldıkları sıfatlardan anlamak mümkündür. Bu dört Titan da akıl yönünden ötekilerden daha üstün konumdadırlar. Bu üstünlükleriyle sürekli övünürlermiş. Bu da yetmiyormuş gibi bir de Zeus’a kafa tutarlarmış. Zeus akıl gücünü elinde tutar ve bu gücü başkasında görmesi de onu çok öfkelendirir. Bununla birlikte Prometheus, durmadan Zeus’un öfkesini körükler durur. Prometheus zekâsını ve geleceği önceden görme yetisini sürekli Zeus’u aldatmak ve küçük düşürmek için kullanır.

Prometheus da tıpkı öteki kardeşleri gibi tanrısal düzene karşı büyük bir savaşım vermiştir. Bununla birlikte insanları yaratarak ve o yarattığı insanlara yaratıcılığın, bilimin ve uygarlığın simgesi olan ateşi vererek o tanrısal düzeni değiştirme başarısını göstermiştir. Bu özelliği, onu öteki kardeşlerinden ayıran en önemli bir özelliktir. 

Olymposlularda sonsuz bir kuvvet ve kudret mevcuttur. Buna karşın onlara kafa tutan Prometheus da güçlü bir zekâya ve tarifi mümkün olmayan bir kurnazlığa sahiptir. Gelecek hakkındaki öngörüsü sayesinde Titanlılarla Olymposlular arasında yaşanan Tanrılar Savaşı’nda tarafsızlığı seçmesi sayesinde gözüne girmeyi başardığı için Zeus tarafından Olympos’ta yaşayan ölümsüzler arasına alınmıştır. Hâlbuki Zeus’a ve öteki tanrılara karşı sonsuz bir kin duyan Prometheus, dedeleri olan Titanların intikamını almak amacıyla kendi gözyaşıyla yoğurduğu balçıktan ilk insanı yaratır. Daha sonra acizliğine acıdığı bu insana, Ateş Tanrısı Hephahistos’un kızıl kızıl alevler saçan ocağından çaldığı kıvılcımı armağan etti. Bu hareketinden ötürü Tanrı Zeus tarafından Kafkas Dağı’nda zincire vurulduğu için “zincire vurulmuş Prometheus” anlamına gelen Prometheus Desmotes adıyla anılmaya başlanmıştır. Tanrılar tarafından görevlendirilen ve Ekhidna ile Typhon’dan doğma bir kartal, devamlı bir biçimde onun karaciğerini kemirerek yemeye başlar. Ancak bu kartal tarafından gündüzleri yenen karaciğer, her gece yeniden oluşarak ertesi sabah tekrar eski konumuna gelirmiş. Prometheus, Zeus tarafından çarptırıldığı bu işkenceden yine Zeus’un oğlu ve insan kökenli olan Herakles tarafından kurtarılır. “Zeus tahtından düşmediği sürece benim işkencelerimin sonu olmaz” diyen Prometheus, böylece insan-oğluna özgürlüğün yolunu göstermiş olur.

Gerçeği söylemek gerekirse kendisine kafa tutan insanoğluna bir ders vermek isteyen Zeus da boş durmamış. Aynı zamanda oğlu da olan Ateş Tanrısı Hephaistos’a su ve balçıktan oluşan ilk bâkirenin heykelini yaptırır. Balçıktan yapılan bu heykele ruh olarak da Prometheus tarafından ateşin çalındığı yerden alınan bir kıvılcım yerleştirir. Adını Pandora koyduğu bu yaratığı, insanlara yollarken eline tutuşturduğu kutunun içine de tüm kötülük ve ıstırapları yerleştiren Zeus, bu yolla insanoğlundan hep intikam almıştır.

Zeus’un Prometheus’tan korkuyor olması, onun zincire vurulmasında etken rol oynar. Geleceği görme yetisi sayesinde babası Kronos’u tahttan indirmeye çalışan Zeus’a yardımcı olmuştur. Prometheus’un, bu özelliğini gelecek bir zamanda kendisini tahttan düşürülmesi için de kullanacağından endişeye kapılan Zeus, Prometheus’un ateşi (bilgiyi) çalarak insanlara vermesinden ötürü ondan kurtulmak için gerekli fırsatı yakalamıştır. Bu işkence, 30000 yıl sürecek şekilde planlanmasına rağmen Herakles tarafından serbest bırakılınca daha kısa sürdü. Planlanandan daha önce özgürlüğüne kavuşan Prometheus, hiç ara vermeden her gün gelip karaciğerini yiyen kartalı bulur ve o da kartalın karaciğerini yer. Bu şekilde cezasını sonlandıran Prometheus’u affeden Zeus, onu tekrar ölümsüzler arasına alır.

Araştırıcıların araştırıları, Prometheus’un ve başka bazı mitlerin kökeninde Hint-Avrupa menşeli bir “Öbür Dünya” doktrininin var olduğunu meydana çıkarmıştır. İnsanlara ve insanlığa medeniyetin gelişine öncülük eden, bilgilerin tamamını öğreten ve hatta kilden yaptığı insana ilahî ateşin bir kıvılcımıyla can verdiği söylenen Prometheus, Demircilerin ve Çömlekçilerin Koruyucu Tanrısı olarak tapınım gördüğü Atina’da çok sevilirmiş.

Baştanrı Zeus’un bile karşısında köle konumuna düştüğü onurlu, hassas ve bilinçli Prometheus, vurulduğu zincire rağmen gerçeğe ve geleceğe olan inancını yitirmediği gibi zincire vurulmak daha da özgür kılar onu. Yarattığı insana, tanrılardan çaldığı ateşi vererek Titanların intikamını alır, Olymposlulardan.

Sonunda evreni doldurmaya başlayan insan, yeni bir macera başlatır; bilimin, bilincin, uygarlığın ve özgürlüğün sembolü olan ateşle. Evrenin egemeninin insan olacağını harikulâde zekâsı, şuuru ve geleceği önceden görme yetisiyle muştulayan Prometheus’un ölümü, ölümsüzlüğe dönüşür.

İapetosoğulları içinde en akıllı ve en bilge olan Prometheus, Titanların ayaklanmasında kendi soyunun yenileceğini önceden görmüş ve ikna ettiği Epimetheus ile birlikte i Olymposluların yanında yer almışlardır. ‘Olayları gören’, önlemleri zamanında alan Prometheus zekâyı, kurnazlığı, kişiliğinde somutlaştırmayı da bilmiştir. Athena’nın doğumunda da yer alan Prometheus, ondan uygar bir hayat için ne gerekliyse hepsini öğrenmiş ve bunu başına gelecekleri bilmesine rağmen insanlara sunmaktan ve onların safında bulunmaktan imtina etmemiştir.

Prometheus’un adı önceden gören anlamına gelir. Gaia’nın nasıl ki Kronos’un devrileceğini gördüğü gibi, Zeus’un da bir gün oğlu tarafından devrileceğini bilir. Fakat bu sırrı Zeus’a söylemekten kaçınırdı.

Prometheus’un Ateşi Çalması

Ölümlüleri ve onların koruyucusu konumundaki Prometheus’u cezalandırmak isteyen Zeus, bir daha etlerini pişirmesinler diye ateşi insanlardan saklar. Ancak ateşi çalmanın yolunu bulan kurnaz Prometheus, Zeus’u bir kez daha kandırır. Olympos’a çıkar, orada güneşin alev alev yanan tekerleğinden bir kıvılcım çalar. Çaldığı bu kıvılcımı, bir rezene kabı içinde saklayarak insanlara götürür. Başka bir anlatıma göre Prometheus ateşi Hephaistos’un ocağından çalmıştır. Zeus, ateşi tekrar insanlarda görünce daha çok öfkelenmiş. Hem insanları Hem de kendisine karşı gelen Prometheus’u cezalandırmak için yeni tedbirler alma yoluna gitmiş. 

Prometheus’un Zeus tarafından cezalandırılışı

Zeus, kendilerinin tekelinde bulunan ateşi çalıp insanlara veren Prometheus’u korkunç bir cezaya çarptırır. Onu zincirlerle Kaukasos Dağı’nda kayaya bağlatarak, karaciğerini Ekhidna ile Typhon’dan doğma bir kartala yedirttir. Kartal, her gün gelip karaciğerini yiyor, Prometheus’un. Ancak yenilen ciğer her gün yeniden oluşarak eski haline geliyordu. Bu konuda, Hesiodos tarafından kaleme alınan yapıtlarda yer olmayan detayları, Yunanlı trajedi yazarı Aiskhylos (Eleusis M. Ö. 525’e doğr.-Sicilya’da Gela 456) tarafından kaleme alınan yapıtlarda bulmak mümkündür. Zeus’un geleceğine ilişkin bir giz yalnızca Prometheus tarafından biliniyordu. Zeus bir kadınla evlenecekti. Bununla çiftleşmesinden doğacak çocuk, Zeus’un egemenliğine son verecekti. Zeus bu çocuğun kimden olacağını öğrenmek ve gelecekte de tahtını koruyabilmek için Prometheus’un ciğerini yiyen kartalı öldürmesi için Herakles’i gönderir. Herakles, Ekhidna ve Typhon’dan doğma kartalı bir okla öldürür. Oğlunun bu başarısından ötürü son derece hoşnut kalan Zeus, Prometheus’u tekrar Olymposlular arasına alır. Bir başka efsaneye göre de sadece kartalı öldüren Herakles, Prometheus’a karışmaz, karışması da olanaksızdır. Çünkü Prometheus ölümlüdür. Prometheus’un zincirlerden kurtulması için tekrar ölümsüz olması gerekmektedir. İşte bu sırada Kentaurlarla Teselya’nın Lapitler adındaki efsanevi halkı arasında meydana gelen savaşta, kaza neticesinde Herakles tarafından atılan okla yaralanan Kentauros Kheiron, bu acıdan kurtulmak için ölmek istedi. Ölümsüz olduğu için ölümsüzlüğünü kabul edecek birini bulması gerekiyordu. Prometheus, bunu kabul eder ve onu çektiği acılardan kurtarır. Kendisi de tekrar özgürlüğüne kavuşup ölümsüzlüğü elde eder. Ölümsüzlüğü elde eden Prometheus bildiği sırrı açıklar: “Zeus, Nereus kızı Tthetis’e gönül vermişti. Bu birliktelikten doğacak olan çocuk, babasından daha güçlü olacak ve Zeus’u tahtından indirecekti. Bu sırrı öğrenen Zeus, Thetis’i bir ölümlüyle evlendirmeyi ister. Kendisine eş olarak seçilen Peleus’la evlenmemek için, deniz kızlarına özgü yeteneklerini kullanarak, şekilden şekle giren Thetis, Peleus’la evlenmeyi kabullenir. Peleus ile Theti’in, Olympos’ta, gerçekleştirilen evlilikleri sonrasında Akhilleus doğar.

SARPEDON

Oldukça trajik bir öyküsü vardır, Lykialı önder Sarpedon’un. Baştanrı Zeus ile Laodamia’nın oğludur. Laodamia, Korinthoslu efsane kahramanı Bellerophontes’in kızıdır. M.Ö. VIII. yy’da yaşayan Yunan epik şairi Homeros tarafından kaleme alınan İlyada adlı destana göre Truva Savaşı’nın en ünlü ve en insani olan ortaklarından biri olarak tanıtılır. Hiçbir menfaat gözetmeksizin, sadece Anadolu topraklarını yabancı saldırganlardan korumak üzere Güneş, Tıp ve Güzel Sanatlar Tanrısı Apollon tarafından yönetilen Işık Ülkesi Lykia’dan kalkıp gider Truva’ya. Savaştaki ilk karşılaşması Tlepolemos iledir. Tlepolemos, Herakles’in oğlu ve Zeus’un torunudur ve Sarpedon’un da yeğenidir. Bir başka ifadeyle karşı karşıya gelenler, amca-yeğendir. Yeğeni Tlepolemos’u boynunun kökünden vuran Sarpedon’un kendisi de sol baldırından ağır darbe almıştı. Hektor’la omuz omuza savaşarak Akhalıların yüreğine korku salmaktadır.

Hektor’la yüz yüze geldiğinde şöyle der Sarpedon:

 “Priamosoğlu bırakma beni, yem olmayayım Danaolara,

madem evime, sevgili baba toprağıma dönmek yok,

madem sevgili karımı, yavrumu sevindirmek yok,

koru beni, ömrüm sizin ilinizde sona ersin varsın.”

Evet, her geçen saat Sarpedon’un aleyhine işlemektedir. Zira o her geçen saat daha da yaklaşmaktadır, ölüme. Bunun kendisi de biliyordu. Ancak yapacak bir şey kalmamıştı artık. Günün birinde Patroklos’le karşı karşıya gelir. Ölümünü sezer gibidir, Serpedon. Oğlunun sonunun geldiğini görür gibidir, sıkıntıdan kıvranıp duran Koca Zeus. Tam bu sırada yüreği kaynamaya başlar. Hemen müdahale etmek ister. Oğluna yardımda bulunmak, onu ölümden beri almak ya da savaş alanından geri çekmek ister. Ancak karısı Hera, “Bu onun kaderidir, sen karışamazsın” diyerek onu yardımdan alıkoyar. Hera engelini aşamayan Baştanrı Zeus’a kanlı gözyaşları dökmek kalır, sadece. Karşılaşma sonrasında Sarpedon can verir, Patrokles’in elinden. Truva’da, kapar gözlerini yaşama. Bundan sonra baba Zeus’un yapacağı tek şey vardı. Onu da yapar. Oğlu Apollon’a, Sarpedon’u ülkesine götürüp gömmesini emreder. Tanrı Apollon, kendisine verilen görevi hemen yerine getirir. Böylece Truva’da can veren Sarpedon, ülkesine götürülüp gömülür.

SEİRENELER

Yunan mitolojisine göre Seireneler, günümüze değin ulaşabilen kimi mitolojilerin etkisiyle değişime ve karışıma maruz kalan ve Sirenum Scopuli Adası’nda yaşadıklarına inanılan deniz yaratıklarıdır. Bazı farklı öykülerde ise Cape Pelorum Adası’nda ya da Anthemusa Adası’nda yaşadıkları için, günümüzde de Paestum’un yanında yer alan Sirenus adalarında ya da Capreae’de yaşadıklarından söz edilir. Bu yerlerin tamamı uçurumlarla ve kayalıklarla çevrili olarak betimlenmiştir. Buralarda dolaşan denizciler, sirenlerin söylediği şarkıdan büyülenip gemilerini kayalıklara doğru sürmüşler ve Seirenelere yem olmuşlardır.

Homeros’un Odysseia Destanı’nda kadın gövdeli, kuş kanatlı ve güzel sesli olarak tanılanan Seireneler, Ortaçağ’ın yaratmış olduğu ve özellikle de kuzey folklorunda göze çarpan figürleriyle kanatlı olmaktan çıkmış yarı-insan, yarı-balık denizkızları olarak can bulmuşlardır.

Günümüzde belden yukarısı kadın, belden aşağısı pullu ve yüzgeçli yaratıklar olarak kabul gören Seirenelerin babaları, Irmak-Tanrı Akheloos, anneleri, Musalar adı verilen Esin Tanrıçalarından Melpomene ya da Terpsikhore’dir. Sayıları hakkında farklı bilgiler bulunmaktadır. Kimi zaman Aglaopheme, Ceysi ve Thelxiepeia adlı üç taneden söz edilmiş; kimi zaman Peisinoe, Aglaope ve Thelxiepeia adlı üç tanesinin de adlarından bahsedilmiştir. Sayıları genellikle iki ile beş arasında, isimleri de genellikle Thelxiepia/ Thelxiope/Thelxinoe, Molpe, Aglaophonos/Aglaope, Pisinoe/ Peisinoë, Ceysi, Parthenope, Ligeia, Leucosia, Raidne ve Teles’tir. Bazı hikâyelere göre, genç Persephone’nin oyun arkadaşları olduklarından da bahsedilmiştir.

Seirenler, yaman şarkıcı ve çalgıcıdırlar. Efsanelerinde birinin Iyra, ikincisinin flüt çaldığı, üçüncüsünün de şarkı söylediği belirtilmektedir.

M. Ö. 43 – M.S. 17/18 tarihleri arasında yaşayan Latin şair Puplius Naso Ovidius’un yapıtlarında yazdığına göre Seirenler kuş kanatlı değil, normal kızlar gibilermiş. Ama aynı zamanda oyun arkadaşları olan Doğa Tanrıçası Persephone, Yeraltı Tanrısı Hades tarafından kaçırılınca onu aramak amacıyla kanatlanmışlardır. Ancak menşei ne olursa olsun Yunan mitolojisinde Seireneler, bir başka türünü sembolize etmiş oldukları Cenaze Tanrıçaları olan Harpyalara çok benzedikleri yadsınamaz.

“Siren şarkısı” terimi ise, sirenlerin çok güzel sesleriyle söyleyip denizcileri büyüledikleri, böylece büyülenen denizcileri yedikleri şarkılardır.

SELENE

Yunan mitolojisine göre iki at tarafından çekilen, tekerlekleri gümüşten olan bir arabayla gökyüzünü dolaşan harikulâde bir kadın olarak tasvir edilen Selene, Yunan Ay Tanrıçası’dır. Olymposlular öncesindeki Tanrılar Grubu olan Titanlı Hyperion’un, kız kardeşi Theia ile birliktelikleri neticesinde doğar.

“Bir ay tanrıçası her zaman büyük bir görev ve öneme sahiptir. Eğer ismi Yunanca kökenli ise, büyük ihtimalle “ışık” anlamındaki selas ile ilişkili olmalıdır (Kerenyi s. 197).”

Birçok sevgilisinden biri olan Baştanrı Zeus ile yaşadığı birliktelik neticesinde Pandia adındaki kızı doğar. Birliktelik yaşadığı Doğa Tanrısı Pan tarafından kendisine beyaz öküz sürüsü armağan edilir. Aşklarının en ünlüsü ise kendisinden hamile kalarak elli kız çocuğu doğurduğu Beşparmak Dağları (Kıbrıs’ta)’nın Endymion adındaki çobandır.

Süreç içerisinde yeri, Avcı Artemis tarafından alınmasından ötürü kimi yazarlar tarafından Artemis gibi tanımlanmış ve betimlenmiştir. Üstelik bunun niçin Zeus ya da Pallas’ın kızı olarak tanımlandığı da olmuştur.

Tanrısal Soykütüğü uyarınca Helios (Güneş), onun erkek kardeşidir. Kardeşi Helios gökyüzündeki yolculuğunu bitirdikten sonra Selene, kendi yolculuğuna başlardı. Bununla birlikte gün doğumu (şafak) tanrıçası Eos da onun kardeşidir.

Bir efsaneye göre Selene, Pandora’nın Kutusu’ndan son çıkan şey olan umut’un koruyucu tanrıçasıdır. Kendisine yardımcı olarak dünyadan seçtiği kızlar, insanları dünyadaki kötülüklerden korumaya ve uzak tutmaya çaba gösterirlerdi.

SEMELE

Yunan mitolojisine göre uygarlığın Yunan dünyasında yayılmasına öncülük eden Kadmos ile Harmonia’nın kızıdır. İno, Agaue ve Autone’nin de kız kardeşleridir. Trakya menşeli Yunan Yeraltı Tanrıçası’dır.

Semele, Zeus’tan hamiledir. Bu ilişkiden haberdar olan Zeus’un kıskanç eşi Hera, yaşlı bir kadın şekline bürünüp kendisine arkadaşça yaklaştığı Semele’nin güvenine mazhar olur. Böylece Semele, sırrını açıklar ve bebeğinin babasının Zeus olduğunu söyler. Yaşlı kadın kılığındaki Hera, Semele’ye inanmamış gibi davranarak: “Zeus’a yalvar ki; tanrı olarak sana kendini bütün azametiyle göstersin” der. Böylece Semele’nin zihnine şüphe tohumları eker. Merak ve şüphe içinde olan Semele, Zeus’tan tüm tanrısal özellikleriyle karşısına çıkmasını ister. Böylece onun tanrı olduğuna, gerçekten Zeus olduğuna inanacaktır. Zeus fikrini değiştirmek ve Semele’nin bu isteğini geri çevirmek için uğraşsa da başarılı olamaz ve Semele’nin ısrarıyla kendisini göstermeyi kabul eder. Ancak kurala görev ölümlüler, ölmeden önce bir tanrıya bakamazlarmış. Kural gereği Zeus’un tanrısal hâli karşısında Semele alevler içinde yok olur, ölür.

Yanarken karnında taşıdığı Baş tanrı Zeus’tan olma yedi aylık Dionysos’u düşürmek zorunda kalır. Baş tanrı Zeus, Semele’nin düşürdüğü yedi aylık çocuğu alıp baldırına saklayarak kurtarır. Zamanı gelince de Bakkhos ya da Dionysos adındaki Şarap ve Coşkunluk Tanrısı, Baş tanrı Zeus’un baldırından dünyaya gelir. Bundan ötürü Dionysos kimi zaman “iki kez doğan” olarak da anılır.

TANTALOS

Efsaneye göre Tanrı Zeus ile ölümlü Pluton’un oğlu olan Tantalos, Sipylos Dağı’nda egemenliğini sürdüren görkemli kraldır. Symnrna(İzmir)lıdır. Anadolu’dan Yunanistan’a giderek Paleppones Yarımadası’na ismini verecek ve olimpiyat oyunlarını kuracak olan “Pelops” isimli bir oğlu ile Manisa’da ağlayan kaya haline dönüşecek olan “Niobe” adlı kızı olmak üzere iki çocuğu vardı.

Symnrna’dan Magnesia (Manisa) yönüne uzanan ve zengin madenlerin bulunduğu söylencesel bir yerdir, Sipylos Dağı. Baştanbaşa bağlık-bahçeliktir. Orada Phryigia halkı ile birlikte yaşayan Tantalos,  batı Anadolu’ ya yayılmış devletini yönetir.

Ve tanrıların sofrasına oturabilen tek insan Tantalos’tur. Tanrılar onu kendilerine sofra arkadaşı yapmışlardır. Ancak ne yazık ki, bu zenginliği dillere destan kral ölümlüdür. Tanrılar katında ağırlansa da, tanrılarla aynı sofraya otursa da, bir ölümlüdür bu yüce kral. Ölümlü olmasına karşın ölümsüzlerin yanında yaşaması, onda ölümsüz olma isteği uyandırmaktadır. Tanrılarda ölümsüz olmak isteyen Tantalos’ a kızmaktadırlar.

Anadolu Tanrıçası Kybele’ ye inandığı için Helen tanrılarını küçümseyen Tantalos, onların kudretlerini sınamaya kalkmış.

Günün birinde Tanrılara sunmak amacıyla kurban olarak kestiği oğlu Pelops’un etlerini pişirip tanrılara ikram eder.  Onların, bunun farkına varıp varmayacaklarını görmek ister. Et yemeğini görünce yüzleri dehşetle gerilen tanrılar, irkilmişler. Aralarında yalnızca Hades tarafından kızı kaçırılan Demeter, uzanıp bir parça et (yediği bu et parçası Pelops’un omzudur) alıp yer. Ama sofradaki öteki tanrılar bir lokma bile almamışlar. Çünkü önlerine konan yemeğin Tantolos’un oğlu ve de Zeus’un torunu Pelops’ un etinden yapıldığını anlamışlar. Zeus, yok olup gitmesini istemediği torunu Pelops’un parçalarını toplamış ve yeniden birleştirmiş. Fakat bir omuzu yokmuş çocuğun. Demeter’ in yediği parçaymış bedeninin eksik olan parçası. Hephaistos da, Pelops için yeni bir omuz dövmüş. Zeus, fildişinden yapılma bu omuzu takarak, onu tekrar canlandırıp eski haline getirmiş.

Tantalos tarafından işlendiği söylenen bir başka suç da şudur: Rhea yeni doğan Zeus’u, Kronos’tan kaçırmak için Girit’teki mağaraya kapatınca bekçi olarak başına bir altın köpek dikmiş. Kranos, iktidardan indirilip yerine oğlu Zeus tahta oturunca bu köpek, Girit’te bulunan Zeus Tapınağı’na bırakılmış. Köpek Pandereas tarafından bulunduğu tapınaktan çalınır. Köpeği tapınaktan çalan Pandereas, onu Lydia’da Sipylos Dağı’na Tantalos’un yanına bırakır. Zeus’un aynı zamanda oğlu da olan yardımcısı Hermes, köpeği almaya gider. Tantalos, Hermes’e köpeği vermemek için yalan yere yemin eder.

Suçu, her ne kadar tanrılar tarafından kendisine bahşedilen nimetlerle şımarıp ölçüyü kaçırmak olarak ileri sürülse de inanası gelmiyor insanın. Doğrusu böylesi küçük nedenler, öylesi büyük ve sürekli cezalar gerektirecek nedenler değildir. Öyle ise ana nedeni başka olmalıdır, bu cezaların. Bunu tahmin etmek de pek zor olmasa gerek. Anadolu’nun bağrından çıkmış öteki tanrılar ve kahramanlar gibi Tantalos da mederşahi bir düzen ve Ana-Tanrıça Kybele’nin egemeni bulunduğu bir dinsel inancın taraftarıdır. Bu da Olympos’un tek tek tanrılarına değil, Olympos’un egemen düzenine karşı aykırılıklar ihtiva eder.

-Peki, Olymposlular, düzenlerini sarsacak bu tür aykırılıklara göz yumarlar mı?

-Elbette hayır.

-Çünkü hiçbir kişi ve zümre elinde bulunan erki başkasıyla paylaşacak ya da başkasına tamamen devredecek hoşgörüye sahip değildir. Hele hele Olymposlular.

-İşte Anadolulular, Olymposlulara rakip olacak bir inanç ve düzen adına başkaldırıda bulununca cezaya çarptırılmalar, işkencelere maruz kalmalar ve lânete uğramalar kaçınılmaz olmuştur.

Baş tanrı Zeus’un Tantalos’a olan öfkesi, Tantalos’un, Baştanrı Zeus’un köpeğini Çobanlar Tanrısı Hermes’e vermesi için yalan yere yemin etmesinden ileri geliyormuş. Olympos’taki Tanrılar Sofrası’na çağrılan Tantalos, tanrıların gizlerini ifşa etmekle ve “nektar” adı verilen tanrı balı ile “ambrosios” adı verilen tanrı şarabını aşırararak insanlara götürmekle suçlanıyor. Suçlarının en büyüğü ise tanrıları sınamak amacıyla oğlu Pelops’u doğrayıp tanrıların sofrasına yemek olarak getirmesidir. Olayın farkına varan Baştanrı Zeus, Pelops’u hayata döndürürken, Tantalos’u da Ölüler Ülkesi’nin Tartaros adlı bölümünde “Tantalos İşkencesi” denilen cezaya tabi tutar. Buna göre Tartaros’ta meyve yüklü ağaçların altında bulunan bir göle atılan Tantalos, su içmek isteyince gölün suyu kuruyor, meyve yemek isteyince dallar kendisinden uzaklaşıyormuş.

TARTAROS

Yunan mitolojisine göre Ölüler (Hades) Ülkesi’nin en derin yeridir, Tartaros. Yani cehennemdir. Katiller, günahkârlar, tanrılara kafa tutanlar ve bunun gibileri yeraltının en dipteki katmanı olan Tartaros‘a mahkûm edilirler. İkinci Tanrılar kuşağı Titanlarla Üçüncü Tanrılar kuşağı Olymposlular arasında vuku bulan savaşın dalgaları Tartaros’a değin uzanır ve Baştanrı Zeus, yendiği Titanları Tartaros’a atarak cezalandırır. M.Ö. VIII. yy.’da yaşayan Yunanlı şair Hesiodos tarafından kaleme alınan “Thegonia” adlı yapıtında Tartaros şöyle tanımlanır. “Yeryüzü ile gökyüzü arasındaki uzaklık kadar derin olan Tartaros, kapkara, sisli, pis, küflü, fırtınalı, gece, kasvetli ve korkunç bulutların mevcut olduğu bir yerdir. Mağlup olmuş tanrıların (Titanlar), Baştanrı Zeus’a hakarette bulunan kahramanların atıldığı yerdir. Yani Cehennem hapishanesidir, Tartaros”. Klasik Yunan’da günah işleyen günahkâr insanların, cezalarını çekmek üzere atıldıkları bir yer ya da yazarların oyun haline getirmekten ve trajik bir duruma getirmekten haz duydukları bir yerdir, Roma Dönemi’nin ahiret ‘iyle eş anlamlı olan Tartaros.

Yine ünlü şair Hesiodos’un yazdığı Thegonia’daki bilgilere göre ağır bir demirin cennetten dünyaya düşmesi dokuz gün almaktadır. Şaire göre, bir dokuz gün daha sonra ölüler diyarının en altında, Hades’in bile en uzağında yer alan Tartaros’a ulaşılır.

Homeros tarafından kaleme alınan İlyada’ya göre evrende oluşan ilk varlıklardan biri olan Tartaros ile Hades (Ölüler Ülkesi)‘in arasındaki uzaklık, dünya ile cennet arasındaki uzaklığa eşittir. Üç kat geceyle kaplı bir bronz duvarın içinde bulunmaktadır. Tek gözlü dev yaratıklar olarak bilinen Kyklopslar burada yaşamaktadırlar. Bunlardan biri de burada bekçilik eden intikamcı yarı-yılan Kampe’dir. Kampe’nin Zeus tarafından öldürüldüğü söylenmektedir. Ancak cesetlerin etini iliklerine kadar yiyip bitiren korkunç Demon Eurinomus’un halen orada yaşadığı rivayet edilmektedir.  

Hades’in egemen olduğu Tartaros, Ölüler Ülkesi olmasına rağmen yeryüzünden de buraya girmek olasıdır. Ancak kapısı, Kerberos adındaki üç başlı korkunç köpek tarafından korunmaktadır. Buna ilişkin bir efsane mevcuttur: Orpheus Efsanesi. Trakya söylencelerinin müzisyeni ve ozanı olan Orpheus, Oiagros’un oğludur. Şarkılarıyla kendine doğru çektiği hayvanların, bitkilerin, taşların ve yaratıkların tümünün efendisi olarak kabul edilen Orpheus, “Orfizm(Orfik)” mistisizminin yaratanıdır.

Orpheus, Eurydike ile evlidir. Karısını çok sevmektedir. Eurydike, günün birinde kendisini takip eden Güneş, Tıp ve Güzel Sanatlar Tanrısı Apollon’un oğlu Aristaios’tan kaçarken bir yılan tarafından ısırılır ve ölür. Karısı Eurydike olmadan yaşayamayacağını anlayan mitolojik müzikçi Orpheus, Ölüler Ülkesi’ndeki karısını geri almak için Yeraltı Tanrısı Hades’e başvurur. Ancak işi çok zordur, onun. Çünkü karşısında ölüler ülkesinin efendisi Hades, onun eşi Persephone ve bekçi Kerberos vardır.

Ama olsun çok sevdiği karısı Eurydike’yi kurtarmak için her şeyi göze almıştır, Orpheus. Yeraltı Ülkesi’nin geçidini bulur, aşağı iner. Söylediği şarkıyla Kerberos’u sakinleştirdikten sonra Kral Hades’in ve karısı Persephone’nin karşısına çıkar. Onları, konuşarak ikna edemeyeceğini bildiği için lir çalmaya başlar. Çaldığı lirden çok etkilenen Hades ve karısı Persephone’den kendisine geçiş izni çıkar.

Hades, Orpheus ile bir anlaşma yapar. Anlaşmaya göre Hades, karısının kendisiyle birlikte yeryüzüne gitmesine izin verecektir. Ama bunun için bir koşulu vardır. Bu koşula göre Orpheus, Ölüler Ülkesi’nden çıkmadan karısına bakmayacaktır. Aksi takdirde Eurydike’nin ruhu sonsuza değin kaybolacaktır. Bunu kabullenen Orpheus, karısıyla birlikte yola çıkar. Ona bakmaması için kendisi lir çalarak önde yürür. Bu dönüş yolu bitmek üzereyken Orpheus, şart koşulan “geri dönüp arkasına bakmama” şartını ihlal edince karısını tamamen kaybeder.

Bu “geriye dönüp eşine bakma anı” hakkında farklı görüşler bulunmaktadır: Kimine göre emin olmak için, kimine göre karısının çığlığını duyduğu için, kimine göre de sadece bir ses duyduğu için dönüp geriye bakar ve eşiyle göz göze gelir.

Bu göz göze geliş anından sonra Eurydike’nin ruhu, sonsuzluğa karışır. Böylece eşini tamamen kaybeder. Yaşayanların Dünyası’na döndüğünde kederinden kahrolur, daha fazla dayanamaz ve ölür. Eşi ile buluşup buluşmadıklarına gelince, kimi yazarlara göre eşiyle buluşup sonsuza dek mutlu yaşamışlar. Kimine göre de Orpheus, lir çalarak eşini her yerde aramaktadır.

Bir başka efsaneye göre de tanrı etkisiyle çıldırmış gibi görünen insanlar olan Mainadlar tarafından parçalanan mitolojik müzikçi Orpheus’un başı, dalgalar tarafından götürüldüğü Midilli Adası’nda muhtelif kehanetlerde bulunur. Lir adlı çalgının mucidi olduğu sanılan Orpheus’un kehânet ve büyü tarzlarını keşfeden bir kâşif olduğuna da inanılır.

TETHYS

Yunan mitolojisine göre Titanlar adlı İkinci Tanrılar Grubu’ndaki dişilerin en sonuncusu olan Tethys, denizin verimliğini sembolize eden Yunan Deniz Tanrıçası’dır. Uranos ile Gaia’nın kızlarıdır. Oturulan toprakları çevreleyen engin denizin kişilik kazandırılmış şeklidir. Aynı zamanda kardeşi de olan Okeanos ile evlidir. Bu evlilik neticesinde sayıları üç bini aşan peri kızı doğar. Bir başka ifadeyle dünyadaki akarsuların tamamı bu ikilinin çocuklarıdır. İnsanoğlunun tamamına bakıcılık yapmakta ve onları beslemektedir.

Efsaneye göre adı, Yunanca’da “Gök” anlamına gelen Uranos, Yunan mitosunun ilk Tanrılar Kuşağı’nın ilk erkek tanrısı ve ilk baba tanrıdır. M. Ö. VIII. yy’ın ortalarında yaşayan Yunanlı şair Hesiodos tarafından kaleme alınan Thegonia’da verilen bilgilere göre evreni yaratan Gaia, hiçbir erkekle birlikte olmadan tek başına Uranos’u doğurur. Sonra da evlenir. Bu evlilik neticesinde tek gözlü Kyklopslar (Tepegöz) ve Hekatongheirler adı verilen yüz kollu devlerin yanı sıra 6’sı dişi, 6’sı erkek olmak üzere ikinci Tanrılar Kuşağı’nı meydana12 Titan doğar. Bunlar; Okeanos, Koios, Krios, Hyperion, İapetos, Kronos, Theia, Rhea, Mnemosyne, Phoebe, Tethys, Themis’tir. Fakat egemenliği çocuklarına kaptırmak istemeyen Uranos, doğan çocuklarını, aynı zamanda annesi de olan karısı Gaia’nın karnına geri iter. Buna karşı olan Gaia, eşinden korumak istediği en küçük oğlu Kronos’un eline çelikten yapılma bir tırpan verir. Kronos bu tırpanla babası Uranos’un erkeklik organını keserek hâkimiyeti ele geçirir. Kronos tarafından biçilen Uranos’un erkeklik organından damlayan kan ve spermlerle döllenen topraktan Erinyes adı verilen Öç Tanrıçaları; aynı kan ve spermlerle döllenen denizden de Aşk ve Güzellik Tanrıçası Aphrodite doğar.

AdıYunancada “zaman” anlamına gelen “Khronos” sözcüğünden türeyen Kronos, bir zamanlar dünyayı egemenliği altına alan bir tanrıdır. Kız kardeşi Rhea ile evlidir. Bu evlilikten pek çok çocuk doğar. Ama babasını eneyerek egemenliği ele geçiren Kronos, tıpkı babası Uranos gibi geleceğinden kuşkuya kapılır. Egemenliği, ilanihaye elinde bulundurmak ister. Egemenliği elinden alırlar korkusuyla aynı zamanda kız kardeşi de olan karısı Rhea’dan doğan Zeus dışındaki çocuklarının tamamını yer. Rhea’nın, beşiğine, kundak bezine sardığı bir taş koyarak kurtardığı Zeus, Girit Adası’nın orta bölümünde yer alan İda Dağı eteğindeki mağaraların birinde büyük babasından gizli büyütülen Zeus, babası Kronos’a karşı bayrak açarak onu tahtından indirir. Egemenliği ele geçiren Zeus tarafından Tartaros’a kapatılan Kronos, burada gördüğü işkenceler neticesinde yuttuğu çocukları Hestia, Demeter, Hera, Hades, Poseidon ve ötekilerini çıkarmak zorunda kalır.

Kronos’un dışarı çıkarmak zorunda kaldığı çocuklarından biri de Tethys’dir. Tethys, kardeşi Zeus ile babası Kronos arasındaki savaşım sırasında Baştanrı Zeus’un hem kız kardeşi, hem de karısı olan Hera’yı yanına alarak büyüten kişidir.

Bir başka efsaneye göre Tethys, Peleus ile evlenerek Akhilleus’u doğurur. Tethys, Akhilleus’u yara almaz kılmak için topuğundan tutarak Styks Irmağı’na daldırır. Bunun için Akhilleus’un, suya batmamış olan topuğunun dışındaki hiçbir yerine ok işlemez ve kılıç kesmezdi.

Yine efsaneye göre, rüzgârların tanrısı Aiolos’un kızı olan Alkyoneus, bir deniz kazasında ölen kocasının Keyks’in yokluğuna dayanamadığı için kendini denize atar. Birbirine bağlı olan bu eşlere acıyan Tanrıça Tethys, onları halkiyon adı verilen bir çift deniz kuşuna dönüştürür. Bundan ötürü kış ortasındaki iki güneşli hafta, Halkiyon Günleri adıyla anılır olmaya başlar. Efsaneye göre bu günlerde Halkyone’nin dalgaların üzerindeki yuvasında yumurtalarını bırakabilmesi için Aiolos, rüzgârları dindirir.

THEMİS

Yunan mitolojisine göre ikinci Tanrılar Kuşağı Titanlardan Uranos (Gök) ile Gaia’nın kızları olan Themis, Yunan Hukuk, Adalet ve Düzen Tanrıçası’dır. İkinci karısı olduğu Baştanrı Zeus’tan doğurduğu ve canlı yaratıkların arasında hayat ile ölümü dengede tutup kader ipliklerini ellerinde bulunduran Moiralar adındaki Kader Tanrıçalarının yanı sıra Horalar denilen doğadaki mevsim, yıl, sanat ve zamanı düzenleyen Düzen Tanrıçalarını da doğurur.

Kendisi öfkeli ya da ceza verici olmayan Themis, kendisine yeterince saygı gösterilmediği ya da adaletsizlik yapıldığı zaman sessizliği tercih eder. Onun yerine aynı zamanda dünyada adaleti koruyan, haklıyı haksızdan ayırt eden bir ahlâk tanrıçası olarak telakki edilen intikam tanrıçası Nemesis gerekli karşılığı veya cezayı verir. Hem Tanrılar dünyasında, hem de insanlar dünyasında değişmeyen, evrensel ve ebedî doğa yasası olan Themis, ikamet ettiği Olympos’ta tanrıların toplantılarına başkanlık ve rehberlik ederek Olympos düzenini kurar.

Adı, koymak, yerleştirmek, oturtmak anlamındaki bir kökten türeyen Themis, aynı zamanda Bellek Tanrıçası olan kız kardeşi Mnemosyne’yle birlikte asaleti ve tenasühü sembolize eder. Çoğunlukla bir elinde kılıç, ötekinde terazi bulunan ve gözleri bağlı olarak tasvir edilen Themis, Güneş, Tıp ve Güzel Sanatlar Tanrısı Apollon’a kehâneti öğrettiği gibi kendisi de kâhinlik edermiş. Kendisinin kehânet yeri olan Delphoi Tapınağı’nı o inşa etmiştir.

İlk dönemlerde kendisiyle zıtlık içinde olduğu Eris’le birlikte ve benzer şekilde resmedilen Themis, daha sonraki dönem ve çağlarda gözleri bağlı, elinde bir terazi ile resmedilmiştir. Roma mitolojisinde yer alan Iustitia (ilahi adaletin tecessümü) Themis’in Roma mitolojisindeki karşılığıdır.

Doğada, mevsimleri, yılları ve sanatları düzenleyen bir tanrıça üçlüsüyle birlikte canlı varlıklar arasında yaşamla ölüm dengesini kuran bir tanrıça ve bir tanrısal varlıktır. Themis, yasadır, kuraldır. Ama gelip geçici bir yasa değil, Tanrılar dünyasında da insanlar âleminde de değişmez evrensel ve ölümsüz doğa yasasıdır. Tanrısal yasadır, onun karşıtı insansal yasa ise Nomos Nemesis’tir. Homeros, yapıtlarında ondan söz eder, tanır, bilir onu. İlyada’sında Hera ve Zeus’la konuştuğunu göstermesine rağmen çok söz edilmez Themis’ten. Belki de efsanesi, öyküsü bulunmayan tek tanrıçadır. Her yerde her zaman vardır. Ürettiği, tanrısal varlıklarla devam ettirir etkisini. Bu varlıklılarında Tanrılardan daha güçlü olmalarından ötürü piramidin tepesinde oturur gibidir, Themis.

Kısaca belirtmek gerekirse; “Kılıç” adaletin verdiği cezaların caydırıcılığını ve gücünü, “Terazi” adaleti ve bunun dengeli bir şekilde dağıtılmasını simgeler. “Kadın” ve “Bakire” olması bağımsızlığı ifade eder. Ayrıca kadının gözü bağlıdır. Bu da tarafsızlığını simgeler.

THEONOE

Yunan mitolojisine göre kumsalda oyun oynarken korsanlar tarafından kaçırılarak Karia kralına satılan Theonoe, ünlü kâhin Kalkhas’ın kız kardeşidir. Kaybolan kızı Theonoe’yi aramaya çıkan baba Thestor’un, şiddetli bir fırtınaya tutulan gemisi batar. Bu kazadan güçlükle kurtulan Thestor, bin bir meşakkatle karaya çıkar. Karaya çıktığı yer Karia’dır. Kıyıda tek başına dolaşırken korsanlar tarafından ele geçirilen Thestor, kral sarayına köle olarak satılır. Böylece baba-kız aynı sarayda yaşamaya başlarlar. Ancak birbirilerinden habersizdirler. Hatta karşılaşsalar bile birbirilerini tanımaları olanaksızdır. Çünkü ikisi de kılık değiştirmiştir. Thestor’un ülkeden ayrılışının üzerinden uzun zaman geçmiştir. Aradan geçen uzun zamana rağmen babası eve dönmeyince rahip kılığına giren kızı Leukippe, babasını aramaya çıkar. Rastlantı sonucu onun yolu da Karia Sarayı’na düşer. Sarayda karşılaşırlar. Ancak Theonoe, rahip kılığındaki kız kardeşi Leukippe’yi tanımaz. Leukippe çok yakışıklı bir delikanlıya dönüşmüş. Onu görür görmez kendisine âşık olan Theonoe, Leukippe’ye birlikte olma teklifinde bulunur. Rahip kılığındaki Leukippe birlikte olma önerisini reddeder. Theonoe, bunun üzerine babası olduğunu bilmediği Thestor’u, âşkına olumlu yanıt vermeyen rahip kılığındaki kız kardeşi Leukippe’yi öldürmekle görevlendirir. Baba Thestor, kızı olduğunu bilmediği rahip kılığındaki Leukippe’yi öldürmeye gidince kızı Leukippe kendini tanıtır. Baba Thestor, bu kez de kızı olduğunu bilmediği Theonoe’yi öldürmeye gider. Yanına gittiğinde öldürmek üzere kılıcını kınından çıkarır. Kılıcı gören Theonoe, babasının adını anarak ağlamaya başlar. Baba Thestor, kendini tanıtır. Böylece baba ile iki kızı birbirlerine sarılarak hasret giderirlerken, durumdan haberdar olan kral da baba ile iki kızına çeşitli armağanlar vererek onları ülkesine gönderir.

THESEUS

Atinalıların “onsuz hiçbir şey olmaz” diyerek efsanevî bir kişilikten ziyade tarihî bir kişilik olarak gördükleri Theseus, Atina’da, M. Ö. II. binyılın sonlarına doğru Yunanistan’a gelen Hint-Avrupa menşeli istilacı halk olarak bilinen Dorların mitolojik kahramanı Herakles’in öyküsü üzerine uydurulmuş bir kişiliktir. Theseus, anne tarafından Tantalos oğlu Pelops soyundan gelmedir. Theseus, âlimliğiyle ve kâhinliğiyle ün kazanmış aynı zamanda dedesi olan Troizen kralı Pittheus’un yanında yetişir. Atinalılar tarafından büyük bir reformcu olarak kabul edilir. Attika’nın Atina önderliğinde siyasi bütünleşmesini sağlayan kişi olduğu kabul ediliyordu. Efsaneye göre, Atina’nın kadim krallarından Aigeus, çeşitli kadınlarla evlenmesine rağmen çocuk sahibi olamaz. Sonunda Troizen kralının kızı Aithra ile evlenir. Aithra, bir efsaneye göre Aigeus’tan, bir başka rivayete göre de yüzerken birlikte olduğu Poseidon’dan hamile kalır. Aigeus çocuğun doğmasını beklemeden Atina’ya döner. Ancak dönmeden önce sandalını ve kılıcını Troizen’de büyükçe bir kayanın altına saklar. Sonra karısı Aithra’ya: “Çocuğa, bu kayayı kaldıracak duruma gelinceye değin kimin oğlu olduğu hususunda bir şey demeyin” diye telkinde bulunur. Bu telkinden ötürü Thesseus, kral çocuğu olduğunu bilmeden büyümüş.

On altı yaşına gelince annesi tarafından, babasının sandalı ile kılıcının altında saklı bulunduğu kayanın yanına götürülen mitolojik kahraman Theseus, koca kayayı kaldırıp altında bulunan Soyka denilen giysilerle kılıcı çıkarınca annesi Aithra, oğlu Theseus’a kim olduğunu söyler. Annesinden Atina kralının oğlu olduğunu öğrenen Theseus, dedesi Pittheus’un; “Karada bir sürü canavar ve haydut var deniz yoluyla git” demesine aldırmadan kara yoluyla Atina’ya doğru yola çıkar. Bu yolculuğu sırasında Epidauros kentinde Periphetes adındaki topal devi; Korinthos civarında Sinis ve Skeiron adındaki eşkıyaları; Megara kenti yakınında Prokrostes adındaki haydudu ve Eleusis kentinde Krekyon adındaki eşkıyaların yaşamlarına son verip eşkıyanın dehşet saçıp korku saldığı bu ülkeleri, adı geçen zalimlerden kurtardıktan sonra Atina’ya, Büyücü Medeia’nın etkisi altında yaşayan babası Aigeus’un sarayına çıkar. Saraya, babasının huzuruna çıkmazdan evvel döktüğü kanlardan ve işlediği cinayetlerden arınmak amacıyla Kephisos Irmağı’nda yıkanan Theseus’un tahta göz diktiğini anlayan büyücü Medeia, onu bir ziyafet esnasında zehirlemeyi koyar kafasına. Ancak durumu sezen akıllı Theseus, zekice bir manevrayla önüne konulan tabağın içindeki etleri parçalamak amacıyla babası tarafından kayanın altında saklanan kılıcını çıkarınca onun kendi oğlu olduğunu anlayan babası Aigeu’ın ilk işi karısı Büyücü Medeia’yı saraydan kovmak olur. Onu saraydan kovduktan sonra oğlunu basar bağrına.

Theseus, Atina’da kendisine pusu kuran Palas adındaki amcasının elli oğlunu öldürünce bir yıl süreyle uzaklaştırılır, Atina’dan. Bir yıl sonra Atina’ya çağrılır. Girit kralı Minos’a yenilen Atinalılar, barış anlaşması gereğince yılda bir, Minotauros adlı boğa başlı canavara yedi genç kız ve yedi erkeği kurban etmek zorundadır.

Theseus, Atina’yı, boğa başlı, insan bedenli Minotauros adındaki canavara kurban edilmek üzere Girit Kralı Minos’a gönderilen yedi genç kız ile yedi delikanlıyı kurban olmaktan kurtarmak için yanına aldığı Atinalı gençlerle birlikte Minotauros’u öldürmek üzere Girit’e gider. Giderken de babasına; “eğer muzaffer olursam dönüşte beyaz bir yelken açacağım” der.

Kral Minos’un kızı Ariadne, Theseus’a âşık olur ve Minotauros’un içinde bulunduğu labirentten çıkabilmesi için ona bir ip yumağı verir. Theseus, Minotauros’u çıplak elleriyle öldürür, Atinalı gençleri kurtarır ve ip yumağını kullanarak labirentten çıkmayı başarır. Minotauros adlı canavarı öldürüp Atina’yı bu korkunç vergiden kurtaran Theseus, kendisine yardımcı olan kralın kızı Ariadne’yi Naksos Adası’na kaçırır. Ancak Şarap ve Coşkunluk Tanrısı Dionysos’un emriyle Ariadne’yi Naksos Adası’nda bırakarak deniz yoluyla Atina yolculuğuna çıkar.

Atina’ya yaklaştığı sırada, babasıyla, Girit’e gitmeden önce sözleştiği parolayı unutup gemisindeki siyah yelkenleri beyaz renkli yelkenlerle değiştirmeyince oğlunun öldüğünü zanneden baba Aigeus, kendini denize atarak yaşamına son verir (Ege Denizi’nin adını bu olaydan aldığı söylenir).

Böylece Girit dönüşünde Atina’ya kral olan Theseus, Atina’nın koruyucu Tanrıçası Athena anısına “Panathenaia Şenlikleri”ni; Denizler Tanrısı Poseidon anısına “İsthmos Şenlikleri”ni düzenlemenin yanı sıra halkın lehine soyluların ve zenginlerin ayrıcalıklarını aza indiren sosyal içerikli yasalar çıkarır. Lapithai kralı Peirithoos ile birlikte Argonautlar Seferi’ne ve Kalydon Domuzu Avı’na katılan Theseus, Atina’ya saldırıda bulunan savaşçı kadınlar olan Amazonların Antiope adındaki kraliçelerini kaçırarak onunla evlenir. Bu evlilikten oğlu Hippolytos dünyaya gelir. Eşi Antiope’nin ölümü sonrasında bu kez de kendisine Akamas ve Demophon adlarında iki oğul veren Girit kralı Minos ile Pasiphae’in Phaidra adındaki kızlarıyla evlenir.

Dioskurlar olarak bilinen Kastor ile Polydeukes adlı kardeşlerin Helene adındaki kız kardeşlerini kaçıran Theseus, Yeraltı Tanrıçası Persephone’yi kaçırıp yeryüzüne getirmek amacıyla Lapithai kralı Peirithoos ile birlikte Ölüler Ülkesi’nde bulundukları sırada soylular ve zenginler, Theseus tarafından kendi aleyhlerine değiştirilen sosyal içerikli yasaları ortadan kaldırmak amacıyla Theseus tarafından kaçırılan Helene’nin Dioskurlar olarak bilinen Kastor ile Polydeukes adlı kardeşlerini yardıma çağırırlar. Bunu fırsat bilen Dioskur kardeşler, hemen harekete geçerek hem kız kardeşi Helene’yi kurtarırlar, hem Atina tahtına, Atina’da tapınım gören İlk tanrılardan biri olan Erekhtheus soyundan gelme Menestheus‘u getirirler, hem de Theseus’un annesi Aithra’yı kaçırırlar. Bunun üzerine Ölüler Ülkesi’nden dönen Theseus, Skyrous kralı Lykomedes’e sığınır. Sığınır sığınmasına ama yağmurdan kaçarken doluya tutulan Theseus, kral Lykomedes tarafından arkadan vurulur. Efsaneye göre Theseus, Atina’dan ayrılarak hayatının son yıllarını Skiros adasında huzur içinde geçirir.

ZEUS

Yunan mitolojisine göre Titanlar adındaki ikinci Tanrılar Kuşağı’nın en küçüğü olan Kronos’un kendi kız kardeşi Rheia ile yaptığı evlilik neticesinde doğan Zeus, Üçüncü Tanrılar Kuşağı olan Olymposluların en büyüğü ve insanların babası olarak tanıtılır. Yunan çoktanrıcılığının üst konumunda bulunur. Yağmur, şimşek, mevsimler ve gece-gündüz’ün düzenleyeni ve doğa olaylarının yöneteni olan Zeus, her şeyden önce semavi Işık’ın tanrısıdır. Adının sözcük anlamı olan “göğün parlaklığı” da bunun bir kanıtıdır. Krallığın ve sosyal düzenin teminatı ve en üst hâkimi konumundaki Zeus, pederşahi bir teşkilatlanmanın ve primitif aşama ve derece düzeninin sembolüdür. Akıldışı, haksız ve anlaşılmadık her ne varsa bunlara yazgı adına boyun eğen Zeus, yazgıya inananların başında yer alır.

Erkeklik organını kesip denize attığı babası Kronos’un elinden evrenin hükümranlığını ele alan ve Hint-Avrupalıların “Yağmur ve hava” tanrısı olan Zeus; çeşitli adlar altında farklı görevler üstlenerek Yunanlılara hizmet verir.

Tapınakların içinde en çok itibar göreni Yunanistan’ın Dodone kentindeki Epeiros Tapınağı olan Baştanrı Zeus’a Arkadhia, Messinia’daki Lykeos ve İthome Dağı’ndaki tapınaklarda da tapınılırdı. Her beş yılda bir düzenlenen oyunların(Olimpiyat Oyunları) yapıldığı Olympia Tapınağı’nın yanı sıra Atina akropolisinin güney kısmında da bir tapınağı bulunan Baştanrı Zeus için Attike kentinde Buphonia, Olympeia ve Diasia adı verilen şenlikler yapılırdı.

Babası Kronos’un hükümdarlığını yıkıp yerine geçtikten sonra tüm tanrıların üst yöneticisi olan Zeus, göklerin ve yağmurun tanrısı; bulutları da o bir araya getirirdi. Onu kızdıranlara fırlattığı şimşekler, silahıydı. Hera’yla evli olmasına rağmen çapkınlıkları ve güzel kadınlara zaafıyla ünlüdür. Bir kartal, keyfinin kâhyası olarak hizmetindeydi. Getir-götür işleri ve sakiliğini Ganymedes yapardı. Ganymedes o kadar güzel bir çocuktu ki Zeus, onu İda Dağı’ndan kaçırıp Olympos’a getirerek ölümsüz yapmıştı. Zeus ayrıca, yeminlerini bozanların ve yalan söyleyenlerin cezalandırıcısıdır. Ağacı meşe, akıl hocası meşe ağaçlarının vatanı olan Dodona’dır.

Zeus’un Titanlara düşman olacağını önceden bilen titanların annesi Gaia, Zeus’u öldürme görevini ikinci oğlu Kronos’a verir. Kronos, durumu Rhea’ya anlatır. Rhea, Zeus’u Titanlara vereceğine dair söz verir. Ancak Zeus doğduktan sonra bu sözünü yerine getirmeyen Rhea, Zeus’u bir kartala emanet eder. Kronos geldiği zaman da bebeğe benzeyen bir taş parçasını beze sarıp Kronos’a uzatır. Kronos, Zeus sandığı taşı yutar ve geri gider. Ancak olayı öğrenen Gaia, oğlu Kronos’u yok eder. Bu arada bir mağarada büyüyüp yeterli güce ulaşan Zeus, annesini ve kardeşleri Hades ile Poseidon’u tutsak alan Kronos’un elinden kurtardıktan sonra Titanlara karşı savaş açar. Onların ruhlarını yakalayarak tutsak eder. Titanların en büyüğü konumunda olan Atlas, bu olayı duyar duymaz hemen savaş bölgesine gider. Tam o sırada tutsak edilmek üzere olan Gaia ve dört kardeşini esaretten kurtarır. Zeus da Atlas’ın ruhunu yakalar ve onu sonsuza dek dünyayı taşımaya mahkûm eder. Kurtulan öteki Titanlar, yeraltındaki bir güvenli bölgede yaşamaya başlamışlardır.

Zeus’tan intikam alma hırsıyla yanıp tutuşan Gaia, Prometheus’u Olympos Dağı’ndaki yaşam ateşini çalmakla görevlendirir. Prometheus, Zeus’tan ateşi çalmayı başarır. Gaia, Prometheus tarafından getirilen bu yaşam ateşiyle insanoğlunu yaratır. Yarattığı bu insanları Zeus’a düşman etmek için çok çaba gösteren Gaia’nın bu çabaları boşa gitmiştir. Çünkü insanlar, Zeus’un hâlâ tanrı olduğuna inanır ve ona tapınırlar. Aradan uzun zaman geçer ve Zeus’un Ares ve Athena adlarındaki çocukları doğar. Bunlar, Olympos Dağı’nın üyesi olurlar. Bunlardan Athena, Titanlarla dost olur. Bunu öğrenen Ares, onu babası Zeus’a jurnaller. Zeus da Athena’yı bir daha yeryüzüne inmeme cezasına çarptırır. Athena artık Ares’e düşman olmuştur. Athena, dünyayı ele geçirmek isteyen Ares tarafından toplanan orduyu yok eder. Buna karşılık vermeye hazırlanan Ares de Athena’nın kenti olan Atina’yı yıkmak için çaba gösterse de Atina’ya girmeyi bile başaramaz. Kenti yok etmenin yollarını arayan Ares, Atina’da olan bir savaşı izler. Bu savaş, barbarlarla Spartalılar arasında geçmektedir. Savaşın yenileni Spartalılar olur. Sparta ordusundan geriye kalan tek kişi, Sparta ordusunun komutanı Kratos’dur. Kratos evinden ayrılırken karısına ve kızına ölmemek için ant içer. Barbarların lideri köşeye sıkıştırdığı Kratos’u öldürmek üzereyken Kratos, düşmanını öldürmesi karşılığında hayatını Ares’e satar. Ares’in eline büyük bir koz geçmiştir. Kratos’u, Atina’yı yıkma işinde kullanmayı düşünen Ares, onun önerisini kabul eder ve tüm barbarları yok eder. Ares tarafından Kratos’a üç metrelik bir zincire bağlı olan kargaşa bıçakları verilir. Bu zincirler, Kratos’u eline yapışır. Kratos, artık bir tanrı gücüne kavuşmuştur. Ares, Kratos’dan kendi köyündeki herkesi öldürmesini talep eder. Kratos herkesi öldürür. Geriye sadece kızı ve karısı kalmıştır. Kratos’un iradesine el koyan Ares, Kratos’un kızını ve karısını öldürür. Krates, sonunda Ares’ten nefret etmeye başlamıştır.

Aşktan ziyade güzellikle ilgilenen Zeus, tanrıçaların en güzellerinden Hera ile evlenebilmek için epey çaba harcamıştır. Buna çok kızan Hera, ona yaşamını zindan etse de aldırdığı pek yoktur, Zeus’un. Hera’nın korkusundan aşk serüvenlerine ancak çeşitli hayvanların kılığına bürünerek gidebilmektedir. Hera, evlilik tanrıçası olduğu için Zeus’la iyi geçinmek zorunda olsa da Zeus’un evlilik dışı çocuklarına ve ilişkiye girdiği kadınlara yapmadığını bırakmaz.

KAYNAKÇA

Ana Britannica[Cilt: 1- 32] Ana Yayıncılık, İstanbul-1994

Antik Yunan Hikâyeleri, James Baldwin, İlya Yayınları, İstanbul-2010

Antik Yunan’da Sanat ve Mitoloji, Thomas H. Carpenter, Çeviri; Bensen B. M. Ünlüoğlu, Homer Kitabevi Yayınları, İstanbul-2000

Antik Yunan’da Mitoloji (Masallar ve Söylenceler), Roza Aqizza, Çev: Z. Zühre İlkgelen, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul-2006

Ateşin Topal Efendisi Hephaistos, Robert Krugmann, Çev: Atilla Dirim, Yurt Kitap Yayın, İstanbul-2003

Avcı Tanrıçası ArtemisRobert Krugmann, Çev: Atilla Dirim, Yurt Kitap Yayın, Ankara-2003

Bereket Tanrıçası Demeter, Robert Krugmann, Çev: Atilla Dirim, Yurt Kitap Yayın, İstanbul-2003

Büyük Ansiklopedi[Cilt: 1- 15],  Milliyet Yayınları,  İstanbul-1990

Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi[Cilt: 1- 24], Milliyet Yayınları, İstanbul-1986