Tarih

Antik Hindistan


İndo-Saka (Hint-İskitler) Krallıkları Haritası

World Imaging (GNU FDL)

Hindistan, Güney Asya’da bulunan ve adını İndus Nehri’nden alan bir ülkedir. ‘Bharata’ adı, hikayesi kısmen Hint destanı Mahabharata‘da anlatılan antik mitolojik imparator Bharata’ya atıfta bulunarak, anayasalarında ülke için bir adlandırma olarak kullanılmaktadır.

Puranalar (MS 5. yüzyılda yazılmış dini/tarihi metinler) olarak bilinen yazılara göre, Bharata bütün Hindistan yarımadasını fethetti ve toprakları barış ve ahenk içinde idare etti. Bu sebeple bölge, Bharatavarsha (`Bharata yarımadası’) olarak biliniyordu. Hindistan yarımadasındaki hominid faaliyetleri 250.000 yıldan daha eskiye dayanmaktadır ve bu sebeple gezegendeki en eski yerleşim bölgelerinden biridir.

İlgili Makaleler

Arkeolojik kazılar, taş aletler de dahil olmak üzere ilk insanların kullandığı eserleri ortaya çıkarmıştır ve bu da bölgedeki insan yerleşimi ve teknolojisinin son derece erken bir tarihe dayandığını göstermektedir. Mezopotamya ve Mısır medeniyetleri, medeniyete yaptıkları övgü dolu katkılarla uzun zamandır tanınırken, bilhassa Batı’da, tarihi ve kültürü de bir o kadar zengin olmasına rağmen Hindistan sıklıkla göz ardı edilmiştir. İndus Vadisi Uygarlığı (MÖ yaklaşık 7000-MÖ yaklaşık 600), hem Mısır hem de Mezopotamya’dan daha geniş bir sahayı kaplayan ve aynı derecede canlı ve ilerici bir kültür üreten kadim dünyanın en büyük medeniyetleri arasındaydı.

Dört büyük dünya dininin -Hinduizm, Jainizm, Budizm ve Sihizm- ve ilmi düşünce ve araştırmanın gelişimini etkileyen Çarvaka felsefe ekolünün doğum yeridir. Antik Hindistan halkının icatları ve yenilikleri, sifonlu tuvalet, kanalizasyon ve kanalizasyon sistemleri, halka açık havuzlar, matematik, veterinerlik, plastik cerrahi, masa oyunları, yoga ve meditasyon gibi günümüzde tabii karşılanan modern hayatın birçok yönünü içine alır.

Hindistan’ın Tarih Öncesi Devri

Günümüz Hindistan, Pakistan ve Nepal toprakları, arkeologlara ve akademisyenlere en eski soyağacına sahip en zengin sahaları sağlamıştır. Homo heidelbergensis türü (modern Homo sapiens‘in atası olan bir proto-insan), insanların Avrupa olarak bilinen bölgeye göç etmesinden yüzyıllar önce Hindistan alt kıtasında yaşamıştır. Homo heidelbergensis‘in varlığına dair deliller ilkin 1907’de Almanya’da keşfedilmiş ve o zamandan beri yapılan diğer keşifler, bu türün Afrika’dan göç yollarını oldukça net bir şekilde ortaya koymuştur.

Hindistan’daki varlıklarının antik çağlara dayandığının kabul edilmesi, büyük ölçüde bölgeye yönelik arkeolojik alakanın oldukça geç başlamasından kaynaklanmaktadır; zira Mezopotamya ve Mısır’daki çalışmaların aksine, Hindistan’daki Batılı kazılar 1920’lere kadar ciddi bir şekilde başlamamıştır. Antik Harappa şehrinin varlığı 1829 gibi erken bir tarihte bilinmesine rağmen, arkeolojik ehemmiyeti göz ardı edilmiş ve daha sonraki kazılar, bölgenin çok daha eski bir maziye sahip olma ihtimalini dışlayarak, büyük Hint destanları Mahabharata ve Ramayana‘da (her ikisi de MÖ 5. veya 4. yüzyıllara ait) bahsedilen muhtemel yerleşim yerlerinin bulunmasına yönelik bir alakayla örtüşmüştür.

Yalnız tek bir örnek vermek gerekirse, Rajasthan’daki Udaipur yakınlarındaki Balathal köyü, Hindistan tarihinin MÖ 4000’e kadar uzandığı için antik çağları gözler önüne sermektedir. Balathal 1962 yılına kadar keşfedilmemiş ve kazılar 1990’lara değin başlamamıştır. Daha da eski olan Mehrgarh Neolitik yerleşim alanı ise MÖ 5000 civarındadır. MÖ 7000’den kalma olsa da, 1974 yılına kadar keşfedilmemiş olan daha eski yerleşimlere dair deliller sunmaktadır.

SON 50 YILDA YAPILAN ARKEOLOJİK KAZILAR, HİNDİSTAN’IN MAZİSİNE VE BUNUN UZUNLUĞUNDA DÜNYA TARİHİNE DAİR ANLAYIŞI BÜYÜK ÖLÇÜDE DEĞİŞTİRMİŞTİR.

Son 50 yılda yapılan arkeolojik kazılar, Hindistan’ın mazisine ve dolayısıyla dünya tarihine dair anlayışı büyük ölçüde değiştirmiştir. 2009’da Balathal’da keşfedilen 4000 yıllık bir iskelet, Hindistan’daki cüzzamın en eski delilini oluşturmaktadır. Bu buluntudan önce cüzzam, Büyük İskender’in MÖ 323’teki ölümünün ardından ordusu tarafından bir ara Afrika’dan Hindistan’a ve ardından Hindistan’dan Avrupa’ya taşındığı düşünülen çok daha genç bir hastalık olarak kabul ediliyordu.

Holosen Devri’nde (10.000 yıl önce) Hindistan’da önemli insan faaliyetlerinin devam ettiği ve Mısır ile Mezopotamya’daki önceki çalışmalara dayanan birçok tarihi faraziyenin gözden geçirilip tashih edilmesi gerektiği artık anlaşılmıştır. Hindistan’da bugün hala tatbik edilen Vedik geleneğinin başlangıcı, en azından kısmen, Balathal gibi kadim yerleşim yerlerinin yerli halklarına ve bu halkların, MÖ 2000-1500 yılları arasında bölgeye gelen ve Vedalar olarak bilinen Hindu metinlerinin yazılı hale getirildiği sözde Vedik Çağı’na (MÖ 1500-500) başlatan Aryan göçmenlerin kültürüyle etkileşme ve kaynaşmalarına dayanmaktadır.

Mohenjo-daro ve Harappan Medeniyeti

İndus Vadisi Uygarlığı takriben MÖ 7000 yılına dayanır ve Aşağı Ganj Vadisi bölgesinde güneye ve kuzeye Malwa’ya doğru istikrarlı bir şekilde büyümüştür. Bu devrin şehirleri, diğer ülkelerdeki muasır yerleşim yerlerinden daha büyüktü, ana yönlere göre mevkilenmiş ve genelde fırında pişirilmiş kerpiçlerden inşa edilmişti. Evler, ön kapıdan açılan geniş bir avlu, yemek hazırlamak için bir mutfak/işlik ve daha küçük yatak odalarıyla inşa edilmişti.

Aile aktivitelerinin evin ön cephesinde, bilhassa da avluda yoğunlaştığı görülmektedir ve bu açıdan Roma, Mısır, Yunanistan ve Mezopotamya’daki yerleşim yerlerinden çıkarılan neticelere benzemektedir. Lakin İndus Vadisi halklarının bina ve evleri, teknolojik açıdan çok daha gelişmişti; birçoğunda sifonlu tuvaletler ve çatılarda klima sağlayan “rüzgar yakalayıcılar” (muhtemelen ilk olarak antik Pers zamanında geliştirilmiştir) bulunuyordu. Bugüne kadar kazılan şehirlerin kanalizasyon ve drenaj sistemleri, Roma’nın en parlak dönemindekilerden daha gelişmiştir.

Excavation Site at Mohenjo-daro

Mohenjo-Daro Kazı Sahası

Grjatoi (CC BY-NC-SA)

Bu devrin en meşhur yerleri, her ikisi de günümüz Pakistan’ında bulunan büyük şehirler olan Mohenjo-Daro ve Harappa’dır (Sindh eyaletindeki Mohenjo-Daro ve Pencap’taki Harappa). Bu şehirler, 1947’de ülkenin bölünmesiyle ayrı bir millet yaratılana kadar Hindistan’ın bir parçasıydı. Harappa, adını İndus Vadisi Medeniyeti’nin bir diğer adı olan Harappan Uygarlığı’na vermiştir. Bu medeniyet umumiyetle Erken, Orta ve Olgun devirlere ayrılmıştır ve kabaca MÖ 5000-4000 (Erken), MÖ 4000-2900 (Orta) ve MÖ 2900-1900 (Olgun) zamanlarına denk gelir. Harappa, Orta Devir’e (yaklaşık MÖ 3000) tarihlenirken, Mohenjo-Daro Olgun Devir’de (yaklaşık MÖ 2600) inşa edilmiştir.

Harappa’daki yapılar, 19. asırda İngiliz işçilerin demiryolunun inşasında balast olarak kullanılmak üzere önemli miktarda malzeme götürmesiyle cidden hasar görmüş ve saha tehlikeye girmiştir. Bu tarihten önce, birçok yapı, bölgeye adını veren Harappa köyünün sakinlerince kendi projelerinde kullanılmak üzere sökülmüştü. Bu yüzden, Harappa’nın tarihi önemini belirlemek artık müşkül, ancak bir zamanlar 30.000 kişilik nüfusuyla önemli bir Tunç Çağı topluluğu olduğu aşikardır.

Mohenjo-Daro ise, 1922 yılına dek ekseriyetle toprak altında kaldığından çok daha iyi korunmuştur. Mohenjo-Daro adı, Sindhi dilinde ‘ölüler höyüğü’ anlamına gelir ve burada insan ile hayvan kemiklerinin yanı sıra topraktan periyodik olarak çıkan antik seramikler ve diğer eserleri bulan yerel halk tarafından bu sahaya verilmiştir. Şehrin asıl adı bilinmemekle birlikte, bölgedeki buluntular muhtelif ihtimaller öne sürmüştür. Bunlardan biri, Dravid dilinde horoz şehri anlamına gelen `Kukkutarma’dır. Bu ad, günümüzde Mohenjo-Daro olarak bilinen ve ritüel horoz dövüşlerinin merkezi veya belki de horoz yetiştirme merkezi olarak bilinen bölgeye muhtemel bir göndermedir.

Mohenjo-Daro, dik açılarla eşit aralıklarla düzenlenmiş sokakları ve gelişmiş bir drenaj sistemiyle itinayla inşa edilmiş bir şehirdi. Bölgedeki merkezi bir yapı olan Büyük Hamam ısıtılmaktaydı ve topluluk için bir mihver noktası gibi görünmektedir. Şehir sakinleri bakır, bronz, kurşun ve kalay gibi metalleri kullanmada ustaydı (Dans Eden Kız’ın bronz heykeli ve ferdi mühürler gibi sanat eserleriyle ispatlandığı gibi) ve arpa, buğday, bezelye, susam ile pamuk yetiştiriyorlardı. Ticaret mühim bir alım satım kaynağıydı ve Magan ve Meluhha’dan bahseden eski Mezopotamya metinlerinin umumi olarak Hindistan’ı veya belki de hususi olarak Mohenjo-Daro’yu kastettiği düşünülmektedir. İndus Vadisi bölgesinden eserler Mezopotamya’daki yerlerde bulunmuş olsa da, bunların Hindistan’daki kesin kökenleri her zaman net değildir.

Harappa Ruins

Harappa Kalıntıları

Hassan Nasir (CC BY-SA)

Harappan Medeniyeti’nin Gerilemesi

Harappan Medeniyeti halkı birçok tanrıya tapınıyor ve ritüel ibadetlerde bulunuyordu. Fırtına ve savaş tanrısı Indra gibi muhtelif ilahların heykelleri birçok sahada bulunmuş ve bunların başında Şakti’yi (Ana Tanrıça) tasvir eden pişmiş toprak parçalar, feminen ilkeye matuf popüler ve yaygın bir tapınmayı akla getiriyor. Yaklaşık MÖ 2000-1500 yıllarında, Aryanlar olarak bilinen başka bir ırkın Hayber Geçidi üzerinden Hindistan’a göç ettiği ve mevcut kültüre asimile olarak tanrılarını ve Sanskritçe dilini beraberlerinde getirdikleri ve bunları bölgenin mevcut inanç sistemine dahil ettikleri düşünülüyor. Aryanların kim olduğu ve yerli halk üzerindeki tesirlerinin ne olduğu hala münakaşa ediliyot, ancak genelde, onların gelişiyle hemen hemen aynı zamanda Harappan kültürünün gerilemeye başladığı kabul edilmektedir.

Bilim insanları, iklim değişikliğini muhtemel sebeplerden biri olarak göstererek, bölgede hem kuraklık hem de sel olduğuna dair delillere dikkat çekmekte. İndus Nehri’nin bölgeyi daha düzenli olarak sular altında bırakmaya başladığı düşünülür ki (Mohenjo-Daro’da yaklaşık 9 metrelik alüvyon tabakası bunu kanıtlıyor) bu vaziyet ekinleri yok ederek kıtlığa yol açmıştı. Ayrıca, ekinleri sulamak için güvenilen muson yağmurlarının yolunun değişmiş olabileceği ve insanların kuzeydeki şehirleri terk ederek güneydeki topraklara göç etmiş olabileceği de düşünülüyor. Bir diğer ihtimalse, ticaretteki en önemli iki ortakları olan Mezopotamya ve Mısır ile ticari münasebetlerin kaybı olabilir; çünkü bu iki bölge de aynı dönemde iç çatışmalar yaşıyordu.

20. yüzyılın başlarındaki ırkçı yazarlar ve siyaset filozofları, Alman filolog Max Muller’in (h. 1823-1900) öncülüğünü izleyerek, İndus Vadisi Uygarlığı’nın açık tenli Aryanların istilası neticesi çöktüğünü iddia ettiler ama bu teori artık uzun zamandır geçerliliğini yitirmiştir. Aynı şekilde, insanların uzaylılarca güneye sürüldüğü teorisi de müdafaa edilemez bir haldedir. Mohenjo-daro’nun en esrarlı yönlerinden biri, sanki tuğla ve taşları eriten yoğun bir ısıya maruz kalmış gibi, sahanın bazı kısımlarının camlaşmasıdır. Aynı vakıa, İskoçya’daki Traprain Law gibi yerlerde de müşahede edilmiş ve muharebelerin neticelerine bağlanmıştır. Mamafih, şehrin bir tür antik atom patlamasıyla (başka gezegenlerden gelen fezalıların eseri) yıkıldığına dair spekülasyonlar genelde güvenilir kabul edilmemektedir.

Vedik Çağ

Şehirlerin terk edilmesinin sebebi ne olursa olsun, İndus Vadisi Uygarlığı’nın çöküşünü izleyen devir, pastoral bir hayat tarzı ve Vedalar olarak bilinen dini metinlere bağlılıkla karakterize edilen Vedik Çağ olarak bilinir. Toplum, halk arasında ‘kast sistemi’ olarak bilinen dört sınıfa (Varnalar) bölündü. Bu sınıflar, en üstte Brahmana (rahipler ve bilginler), ikinci sırada Kşatriya (savaşçılar), ikinci sırada Vaişya (çiftçiler ve tüccarlar) ve üçüncü sırada Şudra‘dan (işçiler) oluşuyordu. En alt kast, et ve atık işleyen dokunulmazlar olan Dalitler‘di. Ancak bu sınıfın antik çağda var olup olmadığı konusunda bazı münakaşalar mevcuttur.

İlk başta, bu kast sistemi yalnızca kişinin mesleğinin bir akisi gibi görünse de, zamanla daha katı bir şekilde kişinin doğuşuyla belirlenmesi üzerinde yorumlandı ve kişinin kast değiştirmesine veya kendi kastı dışında bir kastla evlenmesine izin verilmedi. Bu anlayış, insan hayatının yüce bir tanrı tarafından belirlenmiş ebedi bir nizama sahip olduğuna dair inancın bir akisiydi.

SANATAN DHARMA, HİNDU PANTEONU’NUN FARKLI TANRILARI OLARAK ORTAYA ÇIKAN ÇOK SAYIDA YÖNÜ ARACILIĞIYLA TAMAMEN TANRI OLAN BRAHMA’NIN OLDUĞUNU İNANIR.

Vedik Çağı karakterize eden dini inançlar çok daha eski kabul edilse de, bu devirde bugün Hinduizm olarak bilinen Sanatan Dharma (‘Ebedi Nizam’) dini olarak sistematize edilmişlerdir (bu ad, tapanların toplandığı bilinen İndus (veya Sindus) Nehri’nden, dolayısıyla ‘Sindular’dan ve ardından ‘Hindular’dan gelir). Sanatan Dharma‘nın temel ilkesi, evrenin ve insan hayatının bir düzeni ve gayesi olduğu ve bu düzeni kabul edip ona uygun yaşayarak, kişinin hayatı olması gerektiği gibi tecrübe edeceğidir.

Sanatan Dharma, birçok kişi tarafından çok tanrılı bir din olarak kabul edilse de, aslında tek tanrılı bir dindir; Brahman (Öz, aynı zamanda Kainat ve müşahede edilebilir kainatın yaratıcısı) ve büyüklüğü sebebiyle, Hindu panteonunun farklı tanrıları olarak ortaya çıkan birçok yönü aracılığıyla tam olarak kavranamaz.

Ebedi nizamı kuran ve kainatı onun vasıtasıyla koruyan Brahman’dır. Evrenin bir düzene sahip olduğuna dair bu inanç, Vedik Çağ’da hükümetlerin merkezileşmesi ve içtimai geleneklerin bölge sathında günlük hayada tamamıyla entegre olmasıyla, içinde büyüdüğü ve geliştiği cemiyetin istikrarını aksettirir. Vedalar‘ın yanı sıra, büyük dini ve edebi eserler olan Puranalar, Mahabharata, Bhagavad-Gita ve Ramayana bu devirden kalmadır.

Map of India, 600 BCE

Hindistan Haritası, MÖ 600

Kmusser (CC BY-SA)

MÖ 6. yüzyılda, din reformcuları Vardhamana Mahavira (MÖ 599-527) ve Siddhartha Gautama (MÖ 563-483) kendi inanç sistemlerini geliştirdi ve ana akım Sanatan Dharma’dan koparak sırasıyla Jainizm ve Budizm dinlerini tesis ettiler. Dindeki bu değişmeler, şehir devletlerinin oluşması ve güçlü krallıkların (Bimbisara hükümdarı idaresindeki Magadha Krallığı gibi) yükselişine ve ortodoks Hinduizm’e meydan okuyan felsefi fikir ekollerinin yaygınlaşmasına yol açan daha geniş bir sosyal ve kültürel ayaklanma modelinin parçasıydı.

Mahavira, Vedaları reddederek kurtuluş ve aydınlanma mesuliyetini doğrudan ferde yüklemişti ve Buda da daha sonra aynısını yapacaktı. Çarvaka felsefi ekolü, dini inancın bütün tabiatüstü unsurlarını reddederek, gerçeği kavramak için yalnızca duyulara güvenilebileceğini ve dahası, hayattaki en büyük gayenin haz ve kişinin kendi keyfi olduğunu müdafaa etti. Çarvaka bir düşünce ekolü olarak kalıcı olmasa da, daha sağlam temellere dayanan, pragmatik ve nihayetinde tecrübî ile ilmî müşahede ve metodların benimsenmesini teşvik eden yeni bir düşünce tarzının gelişmesine tesir etti.

Bu çağda şehirler de genişledi ve artan şehirleşme ve zenginlik, MÖ 530’da Hindistan’ı işgal eden ve bölgede bir fetih seferi başlatan Pers Ahameniş İmparatorluğu’nun (MÖ 550-330) hükümdarı II. Kiros’un (Büyük Kiros, MÖ 550-530) dikkatini cezbetti. On yıl sonra, oğlu I. Darius’un (MÖ 522-486) hükümdarlığı zamanında, Kuzey Hindistan sıkı bir şekilde Pers kontrolü altındaydı (bugünkü Afganistan ve Pakistan’a karşılık gelen bölgeler) ve bu bölgenin sakinleri Pers yasalarına ve geleneklerine tabiydi. Bunun bir neticesi, muhtemelen Pers ve Hint dini inançlarının özümsenmesiydi ki bazı akademisyenler, bunu daha sonraki dini ve kültürel reformların bir izahı olarak görüyorlar.

Gupta Dynasty India, 320 - c. 550 CE

Gupta Hanedanlığı Hindistan’ı, y. 320-550

Simeon Netchev (CC BY-NC-ND)

Antik Hindistan’ın Büyük İmparatorlukları

Pers İmparatorluğu, MÖ 330’da Büyük İskender’in fethine kadar Kuzey Hindistan’da hakimiyetini sürdürdü. İskender, Pers İmparatorluğu’nun düşüşünden sonra Hindistan’a yürüdü. Bölgeye yine yabancı tesirler geldi ve bu da sanattan dine ve giyim kuşama kadar Kuzey Hindistan’ın bütün kültür sahalarına tesir eden Greko-Budist kültürünün zuhur etmesine sebep oldu. Bu çağa ait heykeller ve kabartmalar, Buda’yı ve diğer figürleri giyim ve duruşlarıyla bariz bir şekilde Helenistik olarak tasvir ediyordu (Gandhara Sanat Ekolü olarak bilinir). İskender’in Hindistan’dan ayrılmasının ardından, Maurya İmparatorluğu (MÖ 322-185), MÖ 321-297 yılları arasında hüküm süren Chandragupta Maurya (MÖ 321-297 yılları arasında hüküm süren) devrinde yükseldi ve MÖ 3. yüzyılın sonunda neredeyse bütün Kuzey Hindistan’a hükmetti.

Çandragupta’nın oğlu Bindusara (MÖ 298-272 yılları arasında hüküm süren), imparatorluğu neredeyse bütün Hindistan’a yaydı. Oğlu, imparatorluğun en parlak çağını yaşadığı Büyük Aşoka’ydı (MÖ 268-232). Saltanatının sekizinci yılında, doğu şehir devleti Kalinga’yı fetheden Aşoka, 100.000’den fazla kişinin ölümüne yol açtı. Yıkım ve ölüm karşısında şoke olan Aşoka, Buda’nın öğrettiklerini benimsedi ve Budist fikir ve ilkelerini müdafaa eden sistematik bir programa girişti.

Birçok manastır kurdu, Budist cemaatlere cömertçe ihsanlarda bulunmuştu ve Buda’yı tazim etmek için ülke sathında 84.000 stupa inşa ettirdiği rivayet edildi. MÖ 249’da, Buda’nın hayatıyla alakalı yerlere yaptığı hac ziyaretinde, Lumbini köyünü Buda’nın doğum yeri olarak resmen ilan etti, oraya bir sütun dikti ve Budist fikir ve değerlerini teşvik etmek için meşhur Aşoka Fermanları’nın oluşturulmasını emretti. Aşoka’nın saltanatından önce, Budizm, taraftar kazanmak için mücadele eden küçük bir mezhepti. Ashoka’nın Budist vizyonunu taşıyan misyonerleri yabancı ülkelere göndermesinin ardından, bu küçük mezhep bugün olduğu gibi büyük bir dine dönüşmeye başladı.

Ashoka

Aşoka

Dharma (CC BY)

Maurya İmparatorluğu, Ashoka’nın vefatından sonra geriledi ve yıkıldı. Ülke, Orta Devir olarak adlandırılan çağda birçok küçük krallık ve imparatorluğa (Kuşan İmparatorluğu gibi) bölündü. Bu zamanda, Augustus Sezar’ın MÖ 30’da Mısır’ı yeni kurulan Roma İmparatorluğu’na dahil etmesinin ardından, Roma ile ticaret (yaklaşık MÖ 130’da başlamıştı) arttı. Romalılar Mezopotamya’nın büyük bir kısmını da ilhak ettiğinden, Roma artık Hindistan’ın başlıca ticaret ortağı haline geldi. Bu, çeşitli krallıklarda ferdi ve kültürel gelişimlerin yaşandığı bir çağdı ve sonunda Gupta İmparatorluğu’nun (320-550) hükümdarlığı altında Hindistan’ın Altın Çağı olarak kabul edilen zamanda gelişti.

Gupta İmparatorluğu’nun, muhtemelen 240-280 yılları arasında hüküm sürmüş olan Sri Gupta (`Sri’ `Lord’ anlamına gelir) tarafından kurulduğu düşünülmektedir. Sri Gupta’nın Vaişya (tüccar) sınıfından olduğu düşünüldüğünden, kast sistemine meydan okuyarak iktidara yükselişi eşi benzeri görülmemiş bir haldir. Hindistan’ı öylesine istikrara kavuşturacak bir hükümetin temellerini atmıştır ki, kültürün neredeyse her sahası Guptaların hükümdarlığı altında zirveye ulaşmıştır. Felsefe, edebiyat, bilim, matematik, mimarlık, astronomi, teknoloji, sanat, mühendislik, din ve astronomi gibi sahalar bu çağda gelişmiş ve insanlığın en büyük başarılarından bazılarına yol açmıştır.

Bodhisattva Head, Gandhara

Bodhisattva Başlığı, Gandhara

Mary Harrsch (Photographed at The Art Institute of Chicago) (CC BY-NC-SA)

Vyasa Puranaları bu devirde derlenmiş ve detaylı oymaları ile tonozlu odalarıyla ünlü Ajanta ve Ellora mağaralarının inşasına da başlanmıştır. Şair ve oyun yazarı Kalidasa, şaheseri Şakuntala‘yı yazmış ve Kamasutra da Vatsyayana tarafından yazılmış veya daha önceki eserlerden derlenmiştir. Varahamihira, matematikçi Aryabhatta ile aynı çağda astronomiyi araştırmış, bu sahada kendi keşiflerini yapmış ve aynı zamanda icat ettiği kabul edilen sıfır kavramının önemini fark etmiştir. Gupta İmparatorluğu’nun kurucusu Ortodoks Hindu düşüncesine meydan okuduğu için, Gupta idarecilerinin Budizm’i milli inanç olarak savunup yaymaları şaşırtıcı değildir ve bu, Ajanta ve Ellora gibi yerlerde Hinduizm’in aksine çok sayıda Budist sanat eserinin bulunmasının sebebidir.

İmparatorluğun Gerileyişi ve İslam’ın Gelişi

İmparatorluk, 550 civarında çökene değin bir dizi zayıf hükümdarın idaresi altında yavaş yavaş geriledi. Gupta İmparatorluğu’nun yerini, bölgeyi 42 yıl boyunca idare eden Harşavardhan (590-647) aldı. Önemli muvaffakiyetlere sahip bir edebiyatçı olan (diğer eserlerin yanı sıra üç oyun da yazmıştır) Harşa, sanatın hamisi ve dindar bir Budistti. Krallığında hayvanların öldürülmesini yasaklamış, ancak bazen savaşta insanların öldürülmesinin lüzumunu kabul etmişti.

Hayatında yalnızca bir kez savaş sahasında mağlubiyete uğramış, son derece kabiliyetli bir askeri taktikçiydi. Onun hükümdarlığı devrinde Hindistan’ın kuzeyi gelişti, ancak krallığı onun ölümünden sonra çöktü. Hun istilası, Guptalar ve ardından Harşavardhan tarafından defalarca püskürtülmüştü, lakin krallığının çöküşüyle birlikte Hindistan kaosa sürüklendi ve işgalci güçlerle savaşmak için elzem birlikten mahrum küçük krallıklara bölündü.

Ruins of Nalanda, Bihar

Nalanda Kalıntıları, Bihar

Tushar Dayal (CC BY-NC-SA)

712’de Müslüman general Muhammed bin Kasım, kuzey Hindistan’ı fethederek günümüz Pakistan bölgesine yerleşti. Müslüman akını, Hindistan’ın yerli imparatorluklarının sonunu getirdi ve o andan itibaren, bir şehrin kontrolündeki müstakil şehir devletleri veya cemaatleri, idare şeklinin standart modeli haline geldi. İslam Sultanlıkları, günümüz Pakistan bölgesinde yükselerek kuzeybatıya doğru yayıldı.

Bölgede kabul görmek için birbirleriyle yarışan dinlerin farklı dünya görüşleri ve konuşulan dillerin çeşitliliği, Guptalar devrinde görülen birlik ve kültürel ilerlemenin tekrar sağlanmasını zorlaştırdı. Netice olarak, bölge İslami Babür İmparatorluğu’nca kolayca fethedildi. Hindistan daha sonra, 1947’de istiklalini kazanana dek muhtelif dış tesirlere ve kuvvetlere (aralarında Portekizliler, Fransızlar ve İngilizler de var) maruz kaldı.


Kaynak

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklamların gösterimine izin veriniz. Bu siteyi ayakta tutabilmek için gereklidir. Please allow ads to be displayed. This is necessary to keep the site up and running.